Fedakârlık ve Feragat

Fedakârlık” kelimesi Arapça fedā (feda etmek, vazgeçmek, uğruna bırakmak) kökünden kârlık” eki ile Türkçede bir nitelik, bir eylem biçimi “kendi menfaatinden vazgeçip başkasının yararını gözetme eylemi” anlamı kazanarak kültür dünyamızda yer almıştır.

“Feragat” ise yine Arapça farāga (boş bırakmak, terk etmek) fiilinden türetilmiştir. Türkçeye geçtiğinde “haklarından, menfaatinden veya bir paydan vazgeçme” anlamı taşır.

İki sözcük arasında ince bir fark vardır: fedakârlık aktif bir verme, feragat ise bilinçli bir geri çekilmedir. Birinde başkası için kendi payından sunma, diğerinde hakkını kullanmaktan vazgeçme vardır. Bu hakkını kullanmaktan vaz geçmenin amacı birlik ve beraberlik ruhunun teessüsü ve yaşamı idame etmek olagelmiştir.

Aile, fedakârlık ve feragat kavramlarının en saf biçimde yaşandığı kurumdur. Anne, uykusundan, gençliğinden, hatta kimi zaman sağlığından feragat eder; baba, kazandığı rızkı kendi keyfine değil ailesine feda eder. Çocuk büyüdükçe kardeşi için paylaşmayı öğrenir, kendi isteğini geri plana atarak dayanışmayı kavrar.

Bu noktada fedakârlık, aileyi bir arada tutan görünmez bağdır; feragat ise çatışmaların yumuşamasını sağlayan sessiz erdem. Bu ortamda yetişen ise olgunlaşma, paylaşım, hoşgörüdür, gelecektir.

Toplum, bireylerin kendi menfaatlerinden bir nebze feragat etmesiyle düzen bulur. Vergi ödemek, kamu yararı için bazı özgürlükleri sınırlamak ya da ortak sorumlulukları paylaşmak hep bu kavramların somut tezahürleridir.

Fedakârlık ise dayanışma ve yardımlaşma kurumlarında görülür: Komşunun yükünü hafifletmek, yoksula yardım eli uzatmak, vatan için canını ortaya koymak.

Toplum, bireylerin çıkar yarışının değil, ortak iyilik için yapılan fedakârlıkların üzerine kurulduğunda huzur bulur.

Devlet, vatandaşlarından feragat talep eden en geniş organizmadır. Yasalar, özgürlükleri sınırlandırır; vergi sistemi, kazancın bir kısmını toplum yararına aktarır. Ancak devletin adil işleyişi, bu feragatlerin geri dönüşünü de sağlar. Vatandaş eğitim, sağlık, güvenlik gibi hizmetlerle feragatinin karşılığını alır.

Fedakârlık ise devletin en kritik anlarında sahneye çıkar: savaş zamanlarında, doğal afetlerde ya da toplumsal krizlerde. Hem yöneticiler hem de halk, gerektiğinde kendi menfaatinden vazgeçerek ortak geleceği koruma sorumluluğunu üstlenir.

Fedakârlık ve feragat tek yönlü değildir. Doğru bir zeminde yaşandığında karşılıklılık ilkesini doğurur. Anne babanın fedakârlığı, çocukların ileride gösterdiği vefa ile geri döner. Toplumda yapılan iyilik, güven ve huzur ortamı olarak bireye yansır. Devlet bağlamında ise vatandaşın feragatleri, sosyal adalet mekanizmasıyla telafi edilmelidir.

Ama eğer fedakârlık tek taraflı, karşılıksız ve sömürüye açık hale gelirse, bireyde yorgunluk ve kırgınlık doğurur. Bu nedenle sağlıklı bir denge gerekir: Fedakârlık ve feragat, adalet ve karşılıklılık içinde anlam kazanır.

Bu duyguları, bu işleyiş kullanılarak bireysel menfaat ve ikbal sağlanabilir. Bu durumda fedakârlık ve feragat bunu kullananın üzerine biner ve döngüyü bozduğu için meşruluğunu kaybetmiş olacağından o toplum için bir yıkım, yok oluş sürecini doğurur.

Bu durumda topluma gereğini yerine getirme görevi düşer. Ya daha çok fedakârlık ve feragatle ya yeniden kurulur ya da bireysel ikbale dönüşerek toplumsallık ve birliğini yitirip daha büyük bir halkanın parçası olarak köle konumuna düşer.

Bu kavramlar bin yıllardır Türk toplumunun tarihsel hafızasında derin izler bırakmıştır. Ailede sevgi, toplumda dayanışma, devlette adalet, hep bu iki erdemin omuzlarında yükselir. Fedakârlık, insanın “öteki” için var olma cesaretidir; feragat ise “ben”i geri çekip “biz”e yer açma olgunluğudur.

Türk toplumundan, atalarının kutsal emaneti olan damarlarındaki asil kanın binlerce yıldır süregelen özgürce yaşama arzusunun kendilerine yol göstererek tarihsel misyonunu yerine getireceği umulmaktadır.

Düğün: Birlikten Yüke Doğru

Düğün, kelime anlamıyla “toplanmak, bir araya gelmek” demek. Eskiden düğünler sadece iki kişinin evlenmesini kutlamak için yapılmazdı; köyün, mahallenin dayanışmasını gösterir, imeceyle hazırlanırdı.

Yemekler ortak pişer, masraflar paylaşılır, komşular birbirine destek olurdu. Kısacası düğün, toplumun gücünün ve birliğinin en somut yansımasıydı.

Bugün durum farklı. Sosyal yardımlaşma artık devlet kurumları üzerinden yürütülüyor; eğitim, sağlık, güvenlik gibi işler yasalarla düzenleniyor. Düğün ise artık toplumsal bir zorunluluk değil, bireysel bir organizasyon hâline geldi.

Kapitalist sistem de bu boşluğu fırsata çevirdi. Salonlar, gelinlikler, fotoğrafçılar, takılar, konvoylar… Her biri ekonomik bir yük, her biri bir gösteriş alanı. Gençler evlenmekten çekinir oldu; aileler düğünün yükünü sırtlamak zorunda kalıyor. Bir zamanlar dayanışmayı simgeleyen düğün, bugün borç ve tüketimle başlayan bir süreç hâline geldi.

Elbette düğün hâlâ aile ve komşuluk bağlarını güçlendiriyor, hâlâ paylaşmanın ve sevincin vesilesi oluyor. Ama bu sevinç artık çok pahalıya mal oluyor.

Belki de çözüm, düğünü yeniden özüne döndürmek: Gösterişten uzak, yük değil, dayanışma ve birliktelik sunan bir toplanma hâline getirmek. Çünkü düğün, bir kültürün, bir toplumun gücünü göstermek için vardır; borç ve tüketim için değil.

Çoktanrılılıktan Tek Tanrılığa Evrilme

İnsanlık tarihinin en önemli zihinsel dönüşümlerinden biri, çoktanrılı inançlardan tek tanrılı inanca geçiştir. Bu dönüşüm yalnızca dinler tarihi meselesi değil, aynı zamanda insanın kendi varlığını ve evrenle ilişkisini nasıl anlamlandırdığının göstergesidir.

Çoktanrıcılık, doğadaki farklı güçlerin tanınarak kişileştirilmesiyle oluşur. İnsan, yağmur, yıldırım, savaş ve ölüm gibi doğa olaylarını bağımsız güçler olarak algılayarak onlara ad verir, kimlik ve hikâye yükler.

Her tanrı, varoluşun güçlü bir yönünü temsil eder. Böylece tanrıların varlığı, insanın doğayı ve varoluşu anlamlandırma çabasının simgesel ifadesi hâline gelir.

Zamanla bilinçlenen insan, doğadaki farklılıkların aslında tek bir bütünün parçaları olduğunu fark etti. Bu farkındalık, çokluğu birleştiren bir ilkenin düşünülmesine yol açtı: tek Tanrı anlayışı doğdu. Tek Tanrı inancı, yalnızca dışsal bir inanç değil, insan bilincinde birliğe tanıklık etme biçimidir.

Kur’an’da Hz. İbrahim’in bilme ve tanıma arzusu, gözlem ve akıl yürütme ile kendi Tanrısına erişmesi olarak anlatılır.

Tek tanrılı düşünce biçimi, bireyin yeryüzünde üretip paylaşmasını, yaratana saygı göstermesini ve evrensel bir düzeni gözetmesini esas alır. Birey, burada hanif konumunda; yani içinden Tanrı’nın, doğanın aktığı bir bilinç kapısıdır. Bu, parçalı doğa algısını birliğe dönüştürme çabasıdır.

İslam tasavvufundaki Vahdet-i Vücûd anlayışı, bu hakikati metafizik düzlemde ifade eder: Varlık birdir; çokluk bu birliğin tecellisidir. İnsan, çokluğu birliğin aynasında görebildiğinde Tanrı’yı tanır. Bu açıdan tek Tanrı’ya inanmak, dışarıda ayrı bir varlığa yönelmek değil, varlığın birliğini bilinçte idrak etmektir.

Benzer bir yaklaşım, Antik Yunan felsefesinin geç döneminde Plotinos’ta görülür. Plotinos’un “Bir”i ile tasavvuftaki Vahdet-i Vücûd arasında paralellik vardır: Her ikisinde de çokluk, birliğin tecellisidir ve insan bilinci bu birliği idrak ederek hakikate ulaşır.

Özetle, çoktanrıcılık insanın doğayı çoğaltarak anlamlandırmasıdır. Dinde bunun karşılığı masivadır; varlığı isme ve resme dökmek anlamına gelir. Tek tanrıcılık ise çokluğun birleştirilmesi ve insan bilincinde “bir” olarak kavranmasıdır. Tek Tanrı’ya inanmak, yalnızca teolojik bir inanç değil, insanın varlıkla birleşerek tanıklık etmesidir.

İnsanın Tanrı’yı tanıması, aslında kendisini ve varlığı tanımasıdır. Çünkü tek Tanrı’ya tanıklık, insanın kendi bilincinde doğan birlik tecrübesidir. Bu nedenle, “Kendini tanı; kendini bilen Rabbini bilir” sözü, insanın bilinç yoluyla birliğe ulaşmasını ifade eder.

Çile Üzerine

Çile, kültürümüzde içsel yolculuğunun, sabrın ve nefsi terbiye etmenin; aşkın, acının ve özlemin adıdır. Ayrıca ip yumağının ölçülü düzeni, diğer yanda bülbülün aşkına kavuşmanın neşesinin adıdır.

Tasavvufta çile, hak yolcusunun kendisiyle baş başa kaldığı kırk günlük bir inzivadır. Çilehane, külliyelerde yer alan dar, karanlık bir oda, bu odada zamanın ortadan kalktığı uzun sessizlikle ve sabırla geçen günler…

Her dini öğretide bir şekilde olan çile Mısır Hermetizm’indeki ehramlardaki insiye eğitimini andırmaktadır.

Amaç, bireyin içine dönerek kendisi ile yüzleşip nefsin arzularını törpülemek, kalbi temizlemek, toplumsal bağları yeniden oluşturarak hakikat’e yaklaşmak, varoluşa paralel olmaktır. Bu çile, sadece bedenin değil, ruhun da sınavıdır; insanın kendi kendine yeterek barış içinde özgürce yaşamasını amaçlar.

40 gün olarak belirlenmesinin nedeni olarak birçok kültürde, 40 sayısı sabır, deneme ve olgunlaşma süreci ile ilişkilendirilir:

Kur’an’da Hz. Musa’nın 40 gün boyunca Sina Dağı’nda ibadet etmesi (Bakara 2:51). Hz. Muhammed’in peygamberlik öncesi 40 yaşında vahiy alması model alınarak insan yaşamında 40 günün değişim ve dönüşüm için simgesel bir süre olarak alındığı düşünülebilir.

Günlük dilde çile dert, sıkıntı ve hayatın yükü anlamına da gelir. “Çile bülbülüm çile” derken, bülbül ile benzeştirilerek insan çektiği acıyı anlatır.

Ama çilenin sonu geldiğinde bülbül şen şakrak öter. Sıkıntının ardından neşe gelir. İşte çile burada, yaşamın kontrastı, acının gölgesinde sevincin doğmasının adı olur.

Edebiyat ve şiirde çile, insanın varoluş sancısı, aşkın ateşi ve içsel arayışı olarak kendini gösterir. Yunus Emre’de, Fuzûlî’de, Âşık Veysel’de çile, bir sabır sınavı, bir arınma yolu, bazen de aşkın ve sevginin yüküdür.

Çile çekmek, insanı sadece olgunlaştırmaz; onu hayata ve diğer insanlara karşı daha duyarlı hâle getirir.

Çilenin Türkçede bir de ip yumağı anlamı vardır. Bu çile, ölçülü, düzenli ve elle tutulur bir gerçekliği ifade eder. İplik eğrilip yumağa sarıldığında, ona çile denir ve onunla istenilen kumaş örülüp giyinilir.

İşte çile, hem bir dert ve sınav, hem bir özlem ve aşk, hem de bir ölçü ve düzendir.

İnsan, çilenin tüm boyutlarını yaşadığında, hem kendini hem dünyayı hem de öte dünyayı keşfeder. Çile, yaşamın dokusunu oluşturan, acıyı ve sabrı anlamlı kılan bir öğretmendir.

Ve en nihayetinde çile, insanın hem kendisiyle hem de evrenle kurduğu kıymetli bir diyaloğun adıdır.

Bilimlerin Aynasında İnsan

İnsanın varlık sahnesine çıkışı jeoloji ile başlar. Yeryüzünün tabakaları, toprak ve taşın tarihi, insanın üzerinde yaşayacağı zemini tanıtır.

Bunun üzerine paleontoloji, bitki dünyasını; zooloji, hayvanlar âlemini; antropoloji ise insanın kemik yapısını, evrimsel geçmişini ortaya koyar.

Sonra arkeoloji devreye girer. İnsanlığın geride bıraktığı eşya, araç ve ilkelerden hareketle, onların çeşitlenmesini ve yayılışını inceler. Ardından tarih bilimi, her bulgunun çıktığı kaynağı ve kaybolduğu kanalları araştırarak toplumların yaşam armonilerini işler.

Bunu sosyoloji ve psikoloji takip eder: inancı, yaşayış biçimini, toplumsal örgütlenmeyi ve bireyin iç dünyasını sorgular. Sanat tarihi ise inancın ve düşüncenin sanata nasıl yansıdığını okur.

Doğa bilimleri-fizik, kimya, biyoloji-varlığı anlamaya, doğayı kavramaya ve teknoloji üretmeye yarar; onlarca alt dalıyla yaşamı kolaylaştırır. Edebiyat ise kelimelerle mana iklimi kurar.

Bunca bilime rağmen insan, hâlâ tam anlamıyla tanımlanamamıştır. Çünkü insan, her bilimin yalnızca bir yönünü kavradığı; fakat hiçbir bilimin bütünüyle kuşatamadığı bir varlıktır.

Ve belki de insan, tanımlanamadığı kadar tanınmak istenen varlığın özündendir.

İnsanlığın Öğrenme Arayışı

İnsanlık tarihi, bilmenin peşinden giden bir yolculukla örülmüştür. Bilmek, yalnızca gözle görmek veya tecrübe etmek değil, aynı zamanda hakimiyet, sorumluluk ve seçimle birlikte gelen bir güçtür.

Bu bağlamda, İbranicede Adem’in yasak ağacı, Latince’de “malum” kelimesi ve Türk mitolojisinde Yada Taşı ele alınacaktır.

Tevratta “Kadın, ağacın yemeye, göz alıcı ve bilgelik kazandırmaya elverişli olduğunu gördü; meyvesinden aldı ve yedi. Yanındaki kocasına da verdi, o da yedi.” denmektedir. Kadının dişil olan değil de işleyici- yaratıcı anlamıyla beden-nefs anlamında olduğu anlaşılmaktadır.

Kuranı Kerimde Araf suresi 19. Ayette ise Adem ve eşine, Havva’ya “cennette istediğinizi yiyin ama şu ağaca (secere) yaklaşmayın sonra zalimlerden olursunuz” denmiştir. (Zalim: Haksızlık yapan adil olmayan anlamındadır) uyarısında bulunulmaktadır.

İbrahim Suresi 24 -26 Ayette: “Güzel bir sözün durumu, kökü sağlam, dalları göğe uzanan güzel bir ağacın durumuna benzer” denmiştir. Kötü söz de kökü yerden koparılmış kararı olmayan bir ağaca benzetilir

Beden ve can birbiri ile evlidir. Yani can bedeni beden de canı yaratır. Bunun dışa vurumu kadın ve erkek bedenidir. İkisinin birliği de insanlık ağacının meyvesi olan yeni bir insanın varoluşudur.

Bu insanın haksızlık yapıp kan dökeceği uyarısı ise hayırda şer şerde hayır olabilir uyarısı ile sonuçlandırılarak yaşamsal devamlılığın birbirine dönüştüğü; varoluş ile bağlantılı bilginin farkındalık ve idrak uyandıracağı bu bağlamdan kopuk sözün ise kötülük (olumsuzluk-karanlık) getireceği belirtilmektedir.

Tevratta Ademin iki evladı Ademin Kabil (Cain) ve Habil (Abel) olarak geçer. Yetenek ve sevgi-boşlukta olan. Kuranda ise iki Adem evladı zaman ve mekan bağlamından kopartılarak her dünyaya gelenin aynı serüvenden sorumlu olunduğu anlatılır

Bakara Suresi 30. Ayette: … Melekler yeryüzünde bozgunculuk yapıp kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler. Allah: Şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim dedi.” Buyurmuştur.

Tevrat ve Kuranı kerimdeki ayetlerden insanın varoluşu itibariyle sembol olarak ağaca benzetildiği ürettiğinin de bilme- bilgi olduğu, bilmenin de insana sorumluluk ve bela getirdiği anlatılmaktadır.

Sokrat: Bilgi güçtür. Ama bazan güç, sorumluluk ve belayı beraberinde getirir diyerek aynı düşünceyi dile getirmiştir.

Âdem de varoluşunda nasıl nefes üfürülerek dirildi ise aynı nefes ile ile kendi özündeki nefesin sahibi olanın farkındalığına gelerek kendini örttü. Hem Adem (yokluk) hem de beden kıyafeti ile örtülerek bireyselliğe dönüşmüştür.

İnsan bir yandan geri cennete dönmek için çalışırken bir yandan da bilgi ile ölümsüzlüğü aramaktadır.

Yasak bilgi, insanın hem kudret hem de sorumlulukla karşılaştığı yani sorumluluk alarak yaptığını yaşamasını gerektiren bir metafor olarak karşımıza çıkmaktadır.

Latince’de “malum” kelimesi hem elma hem de kötülük anlamına gelir. Bu dilsel çakışma, Batı geleneğinde Adem’in yasak meyvesinin elma olarak yorumlanmasına yol açmıştır. İslam geleneğinde bu meyve buğday, incir nar ile simgelenir. Bilgi, bilinenler her zaman masum değildir. Kullanımı, kişinin kaderini belirler.

Türk mitolojisinde ya da Taşı, doğayı yönlendirebilen kutsal bir nesnedir. Sadece özel bilgiye sahip kamlar ve kağanlar taşın gücünden yararlanabilir. Yanlış ellerde taş felaket doğurur.

Ya da Taşı, bilginin uygulanabilirliği ve doğrudan etkisini simgeler. Dilimizdeki “ya da” seçenek, olasılık bildirici bir bağlaçtır. Bilinenin, kabul edilenin dışında bilinebilir hakikatler olduğunu anlatır.

İbranice “ya da” “bilmek, tanımak” anlamına gelir. “Bilmeyi nasıl biliyorum?” sorusu, insanın bilgi kapasitesinin değil bilen olduğunun farkına varmasıyla sonuçlanan bir süreci başlatır.

Bu süreci işleten insan bilginin, bildiklerinin hapisliğinden kurtularak iyi ve kötünün sınırlarını test edip nerde ne zaman ne kadar ve niçin kullanacağını farkına gelerek bilginin uygulanabilirliğine şahitlik edip aslına erer.

Bengi Ben

Yunus Emre: “Bir siz dahi bulun benim bende bulduğunu” diyerek kendini yok’a çıkartıp bireysel benlik olan ben’den öte ebedi benliğe ermemizi salık verir.

İnsan, hem zamana bağlı hem de zamandan bağımsız iki boyutta incelenebilir. Birey, hem değişen hem de değişmeyen yönleriyle karmaşık bir varlıktır.

Günlük yaşamda deneyimlediğimiz “ben” geçici ve değişkendir; Buna karşılık bazı felsefî ve tasavvufî gelenekler, insanın değişmeyen bir özü olduğunu, yani “bengi ben”i vurgular. Bu ayrım, bireysel bilinç ve ruhsal bütünlüğü anlamak açısından kritik öneme sahiptir.

Psikanalizin bilinç ve bilinç altı, felsefenin tikel ve tümel zeka, dinin kul ve Allah olarak tanımladığı hep bu benlik durumudur.

Birey doğduğunda bebektir ve zamansız ve bireysel benliksiz, her benliğe açık doğal bir canlıdır. Aynı zamanda toplumsal bir birikimin içine doğmasıyla tüm varoluşun ucudur.

Bedenin benliği biyolojik, psikolojik ve sosyal etmenlerin etkisiyle şekillenir. Bu yönü ile herkes onda kendini görür ve onun sevgisine sığar.

Bireyin bir de temsil ettiği varoluşun benliği var ve o ruh olarak tanımlanır. Bedeni ve onu oluşturan toplumsal bağları aşıp da ona erilemediği için inanç dünyası, maneviyat gibi kavramlarla temasa geçilip ibadet vb eylemlerle ondan beslenildiği alan mevcuttur. Bireyin ona hizmeti o kanalın açık olmasını sağlar.

Maneviyat, yani mana alemi madde aleminin amaç ve anlamının idrakinde olunması, yaşamın düzenli ilemesi için oluşturulan bir alem olarak vardır.

Bireyin genetik yapısı, yani varoluş kanalının bedelli kazanımı olan bilinç durumu, çocukluk deneyimleri ve öğrenilmiş davranışlar bireysel benliği oluşturur.

Aile, arkadaş çevresi, toplum ve kültürel normlar bireyin benlik algısını biçimlendirir. Dil, iletişim ve sanat aracılığıyla kişi kendini ifade eder ve benliği gelişir. Yaşam deneyimleri ve zamanın etkisiyle geçici ben sürekli evrilir. Bu nedenle geçici ben, dinamik, değişken yapıdır; zaman ve mekâna bağlı olduğundan da bütünden kopuktur.

Bengi ben, geçici benin ötesinde, değişmeyen ve ebedî özü, orijinalliği temsil eder. Zaman ve mekân onunla başlar. Bir atom çekirdeği veya bilinç merkezi veya olabilme kapasitesinde olan her şart içinde olabilme durumunda olan değişmez ve sabit dene bilir. Yani her şeyin başlangıcı ve her şeyin ona dönüp onda tamamlandığı düşünce.

Düşüncede durula bilinir mi? Tüm hayat, zaman ve mekân buradan yani düşünmeden, ben’den başlar. Varoluştaki tüm varlıkların bunu temsil ederek yaşamı oluşturduğu dinsel tabir ile Allah’ın yarattığı ve O’nu sürekli zikrederek – ibadet ederek (işleyerek -boyutlandırarak varlığı gündemde tutmaktadır.

Bengi benlik, yani ebedi olan öz su olarak kendi varlığını göstermek, tanımak ve sevmek için varlığa dönüşmüştür.

Yani insan, kendini ve varoluşu tanımak ve sevmekle mükellef olan özdür. Kutsal hadiste “ben gizli bir hazine idim ve tanınmayı murat edip alemi- mahlukatı yarattım, Adem’i de kendi rahman sıfatım üzere yarattım” buyurulmuştur.

Her insan, günlük yaşamda geçici benliği deneyimler; karar verir, sosyal ilişkiler kurar ve kişisel gelişimini sürdürür. Sanır ki kendim yaşıyorum.

Halbuki yaşamı deneyimleyen bengi olan ben’dir. Bireysel ben onu kendince algılayıp bedelini ve bedenini yüklenendir. Toplumu yönetenler bu benliği kendi amaçları uğruna kullanmak için kendilerini oluşturan sınırın bunun dışına çıkılmasına izin vermezler. O nedenle İslam la ilahe illallah diyerek o sınırın dışına çıkılarak rabbil alemine erilmesini ister.

Geçici ben, bireyin günlük yaşamını ve sosyal etkileşimlerini yönlendirirken, bengi ben insanın değişmeyen özü ve ruhsal hakikatini, yaşamı temsil eder.

Geçici ben ile bengi ben arasındaki farkı anlamak, bireysel bilinç, felsefî düşünce ve kültürel değerler açısından derin bir farkındalık sağlar. Bu ayrım, insanın kendi özünü ve varoluşu keşfetmesi ve yaşamını daha anlamlı kılması açısından önemlidir.

Ben’den geçilip bengi bene ulaşmak sevdiğini de sevmediğini de kendin için değil Allah için yaşamakla işe koyulup sevgiyi, güzeli, güzellikleri, hoş görüyü öne alıp bölüşüp paylaşarak yaşamakla başlanılabilinir.

Tek Tanrılı Dinler ve Merkeziyetçi Yönetim Anlayışı

Tarih boyunca din ile siyaset arasındaki ilişki, toplumsal düzenlerin şekillenmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. Çok tanrılı inanç sistemlerinde farklı tanrıların ve kültlerin bir arada varlığı, çoğulcu bir toplumsal ve siyasal yapıya imkân tanırken; tek tanrılı dinler bireysel iman eksenli bir anlayışla birlikte merkeziyetçi bir yönetim modelinin önünü açmıştır.

Tek tanrılı dinlerde Tanrı mutlak ve tek otorite olarak kabul edilir. Bu otoritenin buyruğu, toplumsal ve siyasal düzenin temel referansı haline gelir.

Böylece ilahi irade, insan dünyasında tek merkezli bir yönetim biçimini meşrulaştırır. Bireysel bakışa dayalı bu sistem, inanan bireyin tek Tanrı’ya bağlanması üzerinden işler. Toplumsal düzeyde bu bağ, “tek yönetici” fikrine dönüşüp yerleşmiştir.

Ulu önder Atatürk, bu otoritelik yerine ‘hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir diyerek’ Cumhuriyet rejimimi getirmiştir. Böylelikle aynı yönetim içindeki kişilere seçme seçilme ve varlığı temsil hakkı getirmiş ve çağdaş uygarlık gereksinimine göre varoluşlarının devamını sağlamıştır.

Tek tanrılı dinlerin örgütlenme biçimi, siyasi örgütlenmeyle benzerlik taşır:

Peygamber / dinî lider → Tanrı’nın iradesini topluma aktaran otorite Cemaat → Tanrı’nın buyruğuna boyun eğen topluluk olarak örgütlü olup bireysellik yoktur.

Bu yapı, siyasal düzende imparator, kral ya da halife gibi tek merkezli yönetim biçimine dönüşmüştür. Bu durumda meşruiyeti doğurmuştur. Dolayısıyla tek tanrılı din, sadece bireysel iman gerçeğini örtmüştür.

Böylelikle merkeziyetçi siyasal sistemlerin de ideolojik zemine hazır hale getirmiştir.

Tek tanrılı dinler, bireysel iman temelinde yükselmekle birlikte, örgütlenme biçimleri itibarıyla merkeziyetçi yönetim anlayışını beslemiş ve imparatorluk fikrinin ideolojik altyapısını oluşturmuştur.

Bu bağlamda tek tanrılı din, bireyin vicdanıyla Tanrı arasındaki ilişkiyi esas alsa da, toplumsal ve siyasal planda aynı düşünce formatında örgütlenmiş yönetim sistemini doğurmuştur.

Roma İmparatorluğu Hristiyanlığı resmî ve tek din din haline getirmesiyle kendi varlığının devamını sağladığı gibi inançsal alt yapı bağlamında imparatorluğun otoritesini kutsallaştırmıştır.

İslam’da ise hilafet, Tanrı’nın birliğini siyasette “tek otorite” olarak yansıtmıştır.

Yahudilikte de krallık kurumunun Tanrı’nın iradesiyle doğrudan bağlantılı olduğu görülmektedir

Bu bağlamda, farklı kültürler halinde örgütlü yaşayan toplumsal yapılar bir üst kimlikte birleşir konum almaktadır. Bu toplumsal alt yapının da bitki, hayvan ve insanlardan oluşan yaşam formları olduğu ve bu yasa ve şartlar çerçevesinde varlıklarını devam ettirdikleri manasına gelmektedir. Bu da varlıktaki farklı güçleri birleyip tek’e indiren düşünce demektedir.

Taassup, Asabiyet ve inanç Bağı

İslâm, doğuşundan itibaren kendisini yalnızca belli bir topluma ait değil, tüm insanlığa hitap eden evrensel bir din olarak tanıtmıştır. Kur’an’da insanlara sesleniş, belirli bir kavme değil, “ey insanlar” hitabıyladır.

Lakin tarih boyunca Arap kültürü, İslâm’ın doğduğu coğrafyanın dili ve gelenekleri yapılan propagandalarla inançlı halk kitlelerince kutsiyet kazanmıştır.

Taassup Arapça aṣaba kökünden gelir; “bağlanmak, sıkı sıkıya tutunmak” anlamındadır. Zamanla bu kelime, dönemin siyasi iradesinin elinde bir fikre veya kimliğe anlamını kavramadan körü körüne bağlanmanın, dar görüşlülüğün ve hoşgörüsüzlüğü adı anlamını kazanmıştır.

Dolayısıyla taassup, evrenselliğe ve mana katmaya kapalı olan ve çoğulluğu reddeden şekilciliği esas alan her türlü tavrı tanımlar.

İslam peygamberinin, siyasi bağlamda varoluşunu yaya bilmesi için asabiyeti aşarak ümmet oluşturma fikri kendinden sonra o ümmeti oluşturan asabiyetin kurduğu sistemce ilahi din Arap imparatorluğu dinine dönüşmüştür.

Öyle ki dönemindeki siyasi irade başka dil ve asabiyetten olanları dahi cizye alma amaçlı İslam hukukuna dahil etmemiş, din olarak kabul edenleri de Arap kabul etmeyerek mevali (veliye tabi, köle) tanımışlardır.

Halbuki İslâm, kökenini ne dile ne de kavmiyete değil doğrudan Hz. İbrahim’e, bireye dayandırır. İbrahim’in kendi bizzat baba dinin ve kavmini reddetmekle var olmuştur.

Bu durum İslam’ın siyasi bir hareket olmadığının göstergesidir. Bu bağlamda din, Arap vb. kimliğe değil, tevhid (çoklu birlik) inancına yaslanır. Yani barış içinde yaşama iradesidir.

Kuran’da, “Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır” buyurulmuştur. Takva: kendisini tehlikelerden, zararlardan, hoş olmayan şeylerden korumak, sakınmak anlamındadır.

Hz. Peygamber’in Veda Hutbesi’nde “Arap’ın Arap olmayana üstünlüğü yoktur” sözü bu evrensel mesajın en açık ifadesidir.

İslâm’ın temel amacı, insanları ortak bir iman ve ahlak zemininde buluşturmak, kültürel ve ırkî sınırları aşmaktır.

Bu ortak iman, inancı büyük ölçüde imana dönüştüren ilim sayesinde olmuştur. Aynı imanın milletleri ortak ülkü bağlamında hareket ettirdiği görülmektedir.

Kuranı kerim ‘içinizden uyarıcı göndeririz ve kendi dilinizce konuşur’ der.

Allah, peygamberimizden önceki toplumlara uyarıcıyı kendi dilleri ile göndermiştir. Vahiy sonsuz ilham ise ve arıya dahi ilham ediliyorsa insanın da o vahyi duyup hissetmesi ve ona göre davranması kaçınılmazdır. Bu durum üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.

Evrensel olan, vahiy yani birliğin, varoluşun sesidir. O da İslam selim olan, (sevgi ve barış ehli olan tarafından duyulup hissedilen ilahi vahiydir)

Evrensele ulaşmak isteyen her insan bunu hissederek kendi kültürel yapısınca yaşayarak ifade eder.

Zaten Allah’ın herkesin yaptığı ibadeti kabul etmesi bunu göstermektedir. Bu da her kültürel yapıdaki ilahi talebin Allah indinde kabul edildiğinin göstergesidir. Kuran’da her şey Allah’ı kendi dilince zikreder buyurulmuştur.

Dinimiz İslam, harfte mana arama dini değildir. Kelimede, İsimde esmada, sem’i de (işittiğinde) semavatta (gökyüzünde değil isimlerde) kavramlarda mana aramadır. Yeni manalar katarak, mananın gösterdiği ayetlerin (Allah tabiattaki her şeyin ayrı bir ayet olduğunu buyurmuş ve ilk emir de bunu oku) aklınla, hafızandaki kelimelerin karşılığı olan eşyalarla ile bağlantı kurup kâinatı, varoluşu anlamamızı bu bağlamda yaşamımızı salık vermiştir.

Tarihte siyasi egemenlik kurma amaçlı farklı kültürlerdeki alimlerini devlete yerleştirilip bu kültürel hegomanya egemenliğinde akıl ve bilmeden kopuk geçen son 400 yılda Devleti Aliye düşmana değil, cehalete yenilmiştir. Onlar akıl ve bilimle hareket ederken bizimkiler akıldan kopuk inançla karşı koyarak kanlarını akıtmışlardır.

Döneminde taassuplarca kâfir padişah diye tanımlanan idarece yenileşme bilim akıl Ordu’da hakim kılınmaya başlanmış, ama yine engel olunmaya çalışılmıştır.

Neticede vatanın işgali ile millet uyanıp üstündeki ölü toprağını atmıştır. Bu taassup Gazi Mustafa Kemal’in önderliğinde silkelenip atılarak Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Bu cumhuriyet çağdaş uygarlık yasalarıyla yaşamasını sağlamıştır.

Dün 2. Mahmut’a devlette sarığı çıkartıp fes getirdi diye kâfir ilan edenler aynı Yunan fesini devletten kaldıran Atatürk’e kâfir demekteler. Bu durumdan dahi ibret alıp utanç duymadan hala Hz. Padişah, kâfir Atatürk denmektedir.

Bugün o ölü toprağı tekrar gözlere atılmasıyla milletin kutsal inancı istismar edilmektedir. Akıl ve bilim yerine taassup egemen kılınmaya çalışılmaktadır.

Tarih boyunca mezhepçilik, kavmiyetçilik ve kültürel üstünlük iddiaları Müslüman toplumları bölmüştür.

İslâm’ın kökeni Hz. İbrahim’in tevhid mirasına dayandığı için İslâm doğası gereği tek millet kavramıyla olamaz. İslâm’ın Arap dili ve alfabesi ile yazılmış olması başka dil ve kültürlere kapalı olması demek değildir. Bu durum İslam dininin kendisine de aykırıdır. Neticede İslam’ı Arap kültürüne indirgenerek yaşam tarzı haline getirmek taassuplaşmadır.

Tanrıya erme aracı olan dini evrensel olan Tanrının evrensel özünden koparıp bir kültürün tekeline almak o dine yapılan en büyük zulümdür.

Bu nedenle bireylerin kendi dinlerini kaynağından alıp içseslerini dinleyerek akıl ve bilimin rehberliğinde yeniden keşfederek yaşamaları umulur.

Salma ve Salât Kavramı Üzerine

Salmak, salât ve musallat Türkçedeki kavramların kesişim ve Dillerin kökleri yalnızca seslerin birleşimi değil, toplumların dünya görüşünün, inançlarının ve kültürel miraslarının da izlerini taşır.

Türkçedeki “salma atmak,” eylemi ile Arapçadaki “salât” kavramı ve ondan türeyen “musallat” sözcüğü, bu bağlamda dikkat çekici bir ortaklık sergiler. Zira her üçü de hareket, yönlendirme ve ilişkilendirme üzerinden anlam katmanları kurar.

Türkçe kökenli “salmak”, “bir şeyi serbest bırakmak, dışarıya çıkarmak, özgür kılmak, göndermek” anlamlarıyla kullanılır.

Salma atma ise imece usulü yapılacak bir eylemde bulunacak bireyin kapasitesince ihtiyar heyeti tarafından belirlenen katkının yerine getirilmesinin istenmesi demektir. Bu katkı maddi veya manevi olduğu gibi bedensel de olabilir.

Bir deyişte bu manevi katkı şu şekilde dile getirilmiştir.

Muhammed’i candan sev ki
Aliye salman olasın
Ehl-i Beyte gönül ver ki
Aliye salman olasın

Muhammed’i hazır bil ki
Can Hakka nazır bil ki
Her gördüğün hızır bil ki
Aliye salman olasın

Muhammed’e gönül kat ki
Cehfeyleyip rehbere yet ki
Bir gerçekten etek tut ki
Aliye salman olasın

Arapça salât; kökü itibarıyla dini ibadet açısından “dua, yakarış,” anlamlı olsa da toplumsal bazda yöneliş, yardımlaşma, destek olma” anlamı taşır ve Farsça namaz anlamı ile inanç dünyasında yerini almıştır.

Kur’an’da salât (Salli-musalli) hem yaratıcının rahmeti hem de bireyin yönelişi bağlamında yer bulur.

Bu nedenle salât, sadece ibadetin biçimsel adı değil, yönelmek, bağ kurmak, desteklemek gibi anlam katmanları da içerir. Bu, aynı amaç doğrultusundaki toplumsal birliğin yani evrenselin açığa çıkma aracı olarak anlamlandırmaktadır.

Salat, günümüzde ideolojik bir araç olarak görülse de İslam medeniyetinin doğmasını ve yaşamasını sağlayan ana güç olarak değerlendirilmektedir.

Salât’ın kökünde bireyin yüzünü yaratıcıya çevirmesi ve onun rahmetini talep etmesi, yani yöneltme vardır. Türkçedeki “salmak” gibi burada da bir hareketin açığa çıkışı söz konusudur.

Arapça kökenli “musallat”, “bir şeyin veya bir kimsenin üzerine bırakılmış, yönlendirilmiş, baskı kuran” anlamına gelir. Bu durum bireyin gelişip evrensel Çin’de var olmasını sağlar. Olumsuz çağrışımı baskın olsa da özünde yine bir şeyin başka bir şeyin üzerine yönlendirilmesi söz konusudur.

Musallat olma, evrensel anlamda Türkçedeki “salmak” ile doğrudan bir paralellik kurar: “birini birinin üzerine salmak”, “musallat etmek.” Burada ortak kavram, yönlendirilmiş hareketin bir başkasının alanına müdahale etmesi durumudur. Bu hareket bireyden topluma toplumdan da evrensele yöneltilmesi varoluşun ve evrenselliğin gereği olarak tüm inananlara dinlerinin zorunluluğu-farzıdır

Dolayısıyla bu üç sözcük, dilsel kökleri farklı olsa da yöneltme-bırakma-ilişkilendirme üçgeninde varoluşla birleşir. Döneminde salat bunu başarmış olup günümüzde şekilsel ritüele, namaza indirgenerek bağlamından kopartılmış, altı doldurulmayıp huşu oluşturulmasına engel olunmuştur.

Türkçedeki “salmak” ile Arapçadaki “salât” ve “musallat”, hem tarihsel hem de anlamsal düzlemde dikkate değer bir ortaklığı göstermektedir.

Bu kelimeler, bireyin asıl varoluş amacını ortaya çıkartarak kendinin varoluş içindeki konumunu ve varoluşu tanımasını sağlayan bir niyet, yöneliş ve eylem birliği olduğu anlaşılmaktadır.