ölmeden ölmek

Talebe: *ölmeden evvel ölmek” nedir usta

Usta: “Ölmek nedir” ne olarak biliyorsun?

Talebe: “Ölmek ruhun tanrıya bedenin doğaya toprağa karışmsıdır”.

Usta:”Şimdi ölü müsün yoksa diri misin” ?

Talebe: “Aklım ermez usta”

Usta: “O zaman aklını öldür. Aklın ölsün ki ilim ile hayat bulsun”

Talebe: “İlm le hayat bulmak nedir”?

“Usta: Allah’ta, varoluşta dirilmektir”.

Talebe: ” Zaten öyle değil miyiz usta” ?

” Zaten öylesin mesele yok. Bu sorunun cevabını senden sana sen vereceksin, öyleysen de öyle değilsen de varoluşa layık ol – tadını çıkart zira elden çıkan ele gşrmez” dedi usta

İslam: İlke, İşleyiş ve Birlik Üzerine

İnsanlık tarihi boyunca bir yaratıcının varlığı fikri, farklı ad ve biçimlerde karşılık bulmuştur. Günümüzde tek tanrıcılık, çok tanrıcılık gibi kavramlarla yapılan sınıflandırmalar büyük ölçüde modern Dinler Tarihi ve Antropoloji disiplinleri içinde, özellikle Batı düşüncesinin analiz geleneğiyle sistemleştirilmiştir.

Kurumsallaşmasıyla tanımlanan Yahudilikte Tanrı (Yahve), tamamen aşkın, mutlak ve ulaşılmaz bir varlık olarak ortaya konmuştur. Hâlbuki “O-olan”, var olanın ve varoluşun idrak edeniydi. İnsanın, bireysel aklıyla kendini bütünden ayrı konumlandırması, onu yaşamın dışına düşürdü. Bu durum, Adem’in (kimliksiz olan insanın) cennetten kovulması ve ayrı bir ad alması olarak sembolize edilmiştir. Artık insan, eksi sonsuz ile artı sonsuz arasındaki değerleri var eden; bin bir ad, renk ve şekil ile kendi aleyhine çalışarak yaşayan bir varlık hâline gelmiştir. Bu ayrılığın acısı ancak aslına erip cennetini kazanmakla son bulacaktır.

Cennetin yolunu gösterme amacıyla ortaya çıkan peygamberler ve öğretileri, ulaşılması gereken ereği tenzih anlayışıyla insan anlayışının ötesine taşıyarak, yaşanması gereken cenneti zamanla bir ütopyaya dönüştürmüştür. Bunun yan etkisi olarak ortaya çıkan ruhban sınıfı ise o dönem insanının felaketini derinleştirmiştir. Aradan binlerce yıl, binlerce uyarıcı gelip geçmiş; medeniyetlerin felaket nedenlerini açıklasalar da seslerini duyuramamış, sonuçta kendileri gibi düşünenlerle içsel dünyalarını kurup orada yaşayarak “model insan” olma çabasını sürdürmüşlerdir.

Bu anlayışın son kurucularından Hz. Muhammed, bireyin bu gerçeğe kendi aklıyla ulaşabileceği düşüncesiyle ilke ve işleyişi tanıtmıştır. Hz. Ali’nin çift uçlu kılıcıyla sembolize edilen “kılı kırk yaran akılın birliği” anlayışı, farklı kitabî dinlerin ve inançların içindeki erekleri üst ilkede-birlik ve barış içinde-yaşamanın yolunu gösteren bir anlayışı var etmiştir.

İslam peygamberi olarak tanımlanan Hz. Muhammed, kendini dinin, yasanın ve güzel ahlakın tamamlayıcısı olarak tanımlamış; Allah’ın (yaratan, yaşatan, var eden ve varoluşun kaynağı olan) güzel olduğunu ve güzeli sevdiğini ifade etmiştir. Bu yaklaşım, insanı doğrudan varoluşla ilişki kurmaya çağırarak (Ikra’ bi-ismi Rabbike’llezi halak) aracı sınıflarını ortadan kaldırmıştır.

Ancak bu anlayış, onu ortaya çıkaran liderin vefatının ardından tarihsel süreçte kültürel bir inanca dönüşmüş; “Müslümanlık” adı altında maddi ve manevi monarşik yönetim anlayışıyla insanı dünya ve ahiret cennetine ulaştırma iddiasıyla hüküm sürmeye başlamıştır.

Bu doğrultuda yürüyenler, var olan inanç ve dini söylemleri vahdet-i vücut felsefesi ile işlemiş, varoluşu ilmi esaslara oturtarak ereği göstermeye çalışmışlardır. Ancak söylem ve tarifle bir yere varılamayacağı gibi, insanın aklıyla bağlı olması ve aklın da menfaati icabı menfaatine ters geleni reddetmesi nedeniyle varoluşla bütünleşmek zorlaşmaktadır.

Günümüzde ulaşılan bilimsel keşifler, varoluşun ve insan psikolojisinin yapı taşlarını çözmüş; laiklik anlayışıyla herkesin kendi inancı etrafında oluşmuş kültürel ve siyasi birliktelik içinde yaşamasının yolunu açmıştır.

Bugün, üç ila beş bin bireysel akıllı mühendisin ürettiği aletler hayatımızı kolaylaştırırken, bazı bireyler son modelini almak için emeğini ve ereğini ona katarak var olmaya çalışmaktadır. Aynı akıllı mühendislerin ürettiği silahlarla, kendilerini çalıştıran delinin eline değnek vermektedirler. Gidilecek yol ise varoluştur-bireyin kendinden kendinedir. Var olmak, konumlanmak, geleceğini kurmak bireyin kendine kalmıştır

Medeniyetin Işığı Akıl

Geceleyin gökyüzüne baktığımızda görülen en parlak yıldız Sirius’tur. Sirius, Eski Mısırlılar için Sadece bir yıldız değil; zamanın, hayatın ve ritüelin merkezindeydi. Sirius’un kendisi de ilginçtir: aslında bir çift yıldızdır.

Sirius A, gözle görülen parlak yıldız, Sirius B ise görünmeyen beyaz cüce. Gözüken ve gözükmeyen… Görünenin altında yatan ve insan tarafından aranan görünmeyen… İnsan da varoluşun çalışma düzeni ile uyumlu çalıştığında varoluşun farkındalığına gelmektedir. Gece–gündüz, madde–mana, beden–ruh…

İnsan tarafından temsil edilerek tanımlanan ve ayrı gibi görünse de aslında aynı bütünün iki kutbu olan düşünce. Taoizm’in yin-yang öğretisinde dediği gibi: karşıtlık değil, tamamlayıcılık; bir olmadan diğeri yoktur. İkilik, birliğin görünür hâle gelmiş biçimidir.

Niyâzî-i Mısrî.”Kahr’u lütfu şey’-i vahid bilmeyen çeker azab Ol azâbdan kurtulup sultân olan anlar bizi” diyerek | insanın konumunu tarif eder.

İnsanoğlu gökyüzünü araştırdığında aslında kendi içindeki kapıyı araladı. Dışarıdaki ışığı anlamlandırırken, içindeki ışığın yansımasını, kendi karanlığını fark etti. Platon’un “idea”ları ya da Aristoteles’in “nous”u gibi, akıl karanlığı dağıtan bir ışık olarak görülmeye başlandı. Ama bu ışık yalnızca bilgi değildir; ayırt etme, anlam verme ve hakikati seçme kudretidir.

Kur’an bu ışığı çok net tarif eder: “Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nuru, içerisinde kandil bulunan bir nişan gibidir. O kandil, cam bir kavanoz içindedir; kavanoz, sanki parlayan yıldız gibidir; ne doğuya aittir ne batıya… Allah dilediğini nuruna yöneltir. Nur üzerine nurdur. Allah, kullarını dilediği gibi hidayet eder” buyurulmuştur.

Buradaki mesaj: Bilgi-ışık, yönlere veya taraflara ait değildir. Müminin, emin kişinin yitiğidir. Gece–gündüz, doğru yanlış, iyi kötü, madde–mana, dışarısı–içerisi… Bunlar davasını güdecek çatıştırılacak şeyler değildir. Yol gösterici mana ve idrak üretmek için var olan ayetlerdir. Yunus Emre: “Bir çeşmeden akan su acı tatlu olmaya, Edebdür bana yirmek bir lüleden sızaram” diyerek bu birlikteliğin kaynağına dikkat çeker diyerek konuyu günceller.

İslam inancında akıl mead olarak tanımlanan, aklın ferah, olgun, tatlı veya yoğunlaşmış hali olarak tanımlanan akıl burada devreye girer. Taraf seçmez; ilişki kurar. Parçaları birbirine bağlar, zıtlıkları anlamlandırır, ölçü kurar. Ama işlenmemiş akıl aklı maaş yalnızca hesap yapar; yön vermez.

Kur’an’ın zeytin ağacı ve yağıyla kurduğu sembol de aynı mesajı verir: Ağaç, yağ ve ışık insandan ayrı olmayıp o ışığın ortaya çıkış yolunu göstermektedir.

O yağ kendiliğinden çıkmaz. Sıkılmadan, ayrışmadan, yüzleşmeden ortaya gelmez. İnsan da öyledir: kendi içinden öz çıkarmadan ışık üretemez. “Yağı, neredeyse ateş değmese bile ışık verir.” Potansiyel hazırdır; mesele onu yakacak kıvama gelmektir.

Medeniyet de işte burada kurulur. Gökteki işareti görüp, varlığın ikili yapısını anlayıp, aklıyla bunu bağlayıp, kendi özünü ışığa çevirebilen insanın ortaya koyduğu düzendir. Evrensel varoluşu kapsayan Göktengri inancı da bu içeriklidir. Netice inancını eyleme dönüştürerek ışık üretmeyen toplum medeniyet kuramaz. Sadece yön tartışan, sadece taraf seçen, sadece bilgi yığan yapılar-adı ne olursa olsun-karanlığı organize eder. Medeniyetin ışığı, dışarıyı gören, içeriği işleyen ve ikisini akılla birleştiren insanla yanar.

Arz-ı Mevûd

İnsanın yolculuğu, varoluşun kendisinde başlar: bir çölde, kendi iç dünyasında. Her birey için pusula işlevi gören, (arz edilen, istenilen) ve (mevud, vaat edilmiş hedef) istenilen ve vaad edilmiş hedef Arz ı Mevûd’dur. Arapça kökeniyle kavram, “vaat edilmiş, söz verilmiş” anlamına gelir. Yani kendi varoluşunun idrakine gelme; Tanrıya kavuşma, tevhid – birlik olma ereği.

Bu kavram ilk bakışta coğrafi bir hedefi çağrıştırsa da derinlerde bir benzetme yatar: insanın kendi varoluşunda ulaşmayı arzuladığı, beden ve düşünce potansiyeli olarak hakikati, Tanrıyı, yaratıcıyı arayanın kendi iç sesine, kendine ulaşmasıdır.

Tevrat’ta geçen “İşit, ey İsrail! Yehova bizim Tanrımızdır, Yehova birdir.” ayeti yukarıda ki tanımla anlam kazanır. “Yehova”, var olan O’dur. Ulaşılması istenilen ile arayanın birliği, içsel yolculuğun özü anlamındadır. Daha güncel olan Kur’an’da ise “Allah arzın ve semavatın nurudur” ifadesiyle insanda ortaya çıkan düşüncenin tanrının nuru olduğu ile benzer bir gerçeklik vurgulanır.

Arzı mevudun felsefi bağlamda karşılığı Promessadır. Latince kökeniyle “ileriye yönelmiş vaat”, sözü edilene ulaşma, düşüncesi doğrultusunda gitme anlamına gelir. Bu insana dışarıdan sunulan bir vaat değil, ezelde verdiği söz doğrultusunda kişinin kendi geleceğine doğru attığı adımdır. Yani varlığın bireyde ortaya çıkması – tezahürüdür.

Arzı mevud kavramı tarih boyunca anlam kaymasına uğramıştır. Varoluşsal hedefi simgeleyen bir iç yolculuktan sıyrılıp, coğrafi bir yaşam alanı anlamına dönüşmüştür.

İki nehir arası olarak tanımlanan ve vaat edilmiş topraktan kasıt, beden toprağından doğan, iyi ve kötü olarak tasnif edilen düşüncede insanın orta yolu tutarak dengeli yaşaması, kendi içsel erdemini ve bilincini geliştirmesidir.

Hz. İbrahim ile başlayan, batıl otorite ve kaideleri tanımayarak çölde manayı -kendini arayıp bulma serüveni, zamanla katı dini kurallarla şekillenen bir yaşam biçimine dönüşmüştür.

Birey, kendi içsel Arz‑ı Mevûd’unu bulmakta zorlanırken, toplumsal yaşamda putlar edinmiş, bilgiye, sanata, siyasete ve ekonomiye hâkim olmuş, tanrıya, kendi özüne değil, paranın ve gücün egemenliğine tabi olarak tanrının sözlerini de bu bağlamda değiştirip dünya egemenliğine yönelmiştir. Halbuki bu değerler varlığın anlaşılması ve varoluşa uyumlu yaşam için gereken icatlar olarak insanlığa sunulması gerekirken zamanla öldürme ve tahakküm aracına dönüştürülmüştür.

Bu yönelişin siyasal bir forma bürünerek tehlikeli sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Arz‑ı Mevûd, vaadedilmiş coğrafi bölge olarak kabul ettirildiğinde o bölgede diğer inançta olanları ayrıştırır.

Diğer insanları “goyim” (Yahudi ve hayvan arası, Yahudiler için yaratılmış bir form) öteki olarak görmek; onlara hayat hakkı tanımayarak, öldürmeyi veya sindirmeyi hak saymak gerçek bir sapkınlıktır. Oysa bireyden istenilen gerçek vaat, kendi hayvansallığını aşarak olgun, bilinçli ve insani bir varoluşa erişmesidir. Nitekim Hz. Muhammed, (kendinden öncekiler ayrı bir din olarak de) “yeryüzü bana mescit kılındı” diyerek yeryüzünde evrensel birlik içinde sevgiyle yaşamın yolunu göstermiştir.

Bugün Yahudiler dünyanın dört bir yanında özgürce yaşarken, İsrail’de kendilerinden başkasına hayat hakkı tanımayan uygulamaları ve İslam’ın siyasallaştırılması kutsal din duygusunun yaşanmaması nedeniyle arzı mevzuda ulaşamamanın yarattığı açmazın güncel dışa vurumudur. Sorunun özü açıktır: evrensel varoluşsala ulaşılması hedeflenen vaat içsel bir yolculuktur ve başkalarının yaşam hakkını çiğnemek bu yolculuğun özüyle çelişir.

Sonuç olarak Arz‑ı Mevûd ve Promessa, insanlığın yürüyüşünde hem içsel hem dışsal pusula işlevi görür. Çölde başlayan arayış yeryüzünde görünür olur; ancak gerçek başarı, insanın kendi içsel toprağına, kendi vaat edilmiş potansiyeline ulaşmasıyla mümkündür. Bu toprak, başkasının üzerinde değil, insanın kendi bilincinin derinliğinde kurulur.

Tepkiden Güce

Herkes konuşuyor. Siyaset, din, düzen hakkında konuşuyor… Ama bir noktada kendimize dönüp sormak zorundayız: Ben ne yapıyorum? Çünkü sadece konuşmak, tanı koymak yetmiyor. Eleştirmek kolay.
Ö
Tepki vermek kolay. Hüküm vermek kolay. Zor olan, söylediğinin yaptığının arkasında durarak bütünlüğü sağlayıp yaşamda etkili olmasını sağlamaktır.

İnsanoğlu gördüğü, duyduğu, karşı çıktığı her şeyle bağ kuruyor. Eleştirirken de bağ kuruyor. Reddederken de desteklerken de bağ kuruyor. Her temas gerek içte gerek dışta müspet-menfi bir hareket başlatıyor. Ama her hareket yapıcı değil. Asıl olan tepkili değil etkili olmaktır.

Düşünmekten konuşmaktan maksat değer üretmek, yaşamak ve yaşatmaktır. Buna hizmet etmiyorsa o bir yerde bakteri -virüs mesabesindedir. Kişinin söylediği ile yaşadığı arasındaki mesafe sözün etkisinde, hareketin yönünde, eylemde etkili olmaktadır. Yoksa gürültü ve duman üretmekten öteye geçmiyor.

Bazen şöyle düşünüyoruz. Bir düzen var, böyle gelmiş böyle gider. Ben ne yapabilirim ki? Yapsam ne olur? Kurulan her şey bir gün bozulmuyor mu?” Evet, bozuluyor. Evet, güç çoğu zaman yön değiştiriyor. Evet, kurulan şeyler elden kayabilir.

Ama hiçbir şey yapmadığımızda, zaten baştan teslim olmuş oluyoruz. Hayvan dahi varoluşa katılmak için sayısız mücadele ile hayatta kalırken insana bu yakışır mı? Yaşam, mücadeleden/kıyastan doğan değer yargılarında var olan idrak seviyesi, engelli bayrak yarışı değil mi?

Bireyselliğin farkı burada başlamaktadır. Sadece tepki veren biri olursak yön verdiğimizi sanır, içeride stres sahibi, dışarıda; itiraz eden, konuşması zorunlu dinlenilen biri oluruz. Eleştiri, eyleme dönüşmüyorsa tepki, etkili bir dönüşüme gitmiyorsa gürültüdür. Konuşuyor ama yapmıyorsak, görüyor ama değiştirmiyorsak, biliyor ama yaşamıyorsak biz neyiz kimiz?

Söylediğimizin bir karşılığı var mı? Eleştirdiğimiz konuda yaptığımız somut bir şey var mı? Reddettiğimizin yerine koyduğumuz bir alternatif var mı?

Bugün neyi eleştirdim? Ve o eleştirinin karşılığında ne yaptım? Cevap veremiyorsak, sorun dışarıda değil bizde. Artık kaçacak yer kalmıyor; olay ne ise bize sirayet etmek üzeredir.

Bir yanlış görüyorsak, doğrusunu kurmaya başlayacağız. Bir eksik varsa, başkasından beklemeyerek tamamlayan olacağız. Bir hareket varsa ve beğenmiyorsak ya yönünü değiştireceğiz ya da boşuna konuşmayacağız. Böylece etkili tepkiler birbirini tetikleyerek, yapıcı bir güç yaratır.

O güç hem varlık sahası yaratır hem de karşı güç yaratır. Toplumsal ve siyasi birliktelikler içinde yaşıyor ve hepimiz de insan isek bu bilinçle bulunduğumuz yerden insanlığa hizmet edecek olumlu erdemli davranışlarla geleceğimizi kurmakla mükellef olduğumuzu düşünüyorum.

Ergenekon’dan çıkış

Ergenekon yalnızca dağlarla çevrili bir vadi değildir. Ergenekon, yaşam enerjisinin ergene (genç, dinç, atıl duran) konduğu haldir. Yenilgi sonrası kalanlar, bu dar alana sığınır; uzun yıllar çoğalır, güç toplar. Ama bu çoğalış yalnızca sayıca artmak değildir: Durgun görünen enerji, vadinin derinliğinde birikir. Ergenekon, varlığın kendini topladığı, kış uykusundaki tohum gibi beklediği zamandır.
Sayıları arttığında artık esaret gibi dar vadiden çıkmak isterler. Çıkışı sağlamak için bir demirci, mucize yaratan usta demiri eriterek geçit açar.

Demir, serttir; ama aynı zamanda potansiyeldir. Eritilmeyi bekleyen, ateşle form değiştirecek olan cevherdir. Demir, benliğin sertliğidir. Ateş ise sınav, sevgi, arzu, acı… Bedenden lav gibi akan enerji, kan, tohum… Bunlar varedici güçlerdir. Dağ erir, yol açılır. Katı olan akışkanlaşır, sıkışmış olan boşalır.
Yolun ucunda bir bozkurt belirir. Bozkurt, ulaşılacak sevgilidir, rehberdir. Onları yeni yurtlarına götürür. Vadiden çıkış, sınırların ötesine açılıştır. Artık dar alan bitmiştir; ulus yeniden kurulur, yeni topraklarda yaşam örgütlenir. Ama bu anlatı yalnızca bir kavmin değil, her bir benliğin içsel yolculuğudur.
Gök yeleli bozkurt ulur.

Asena (Gök Tengrinin vatanı lacivertten turkuaz geçen derin mavilik içinden doğan sarı saçlı yeşil gözlü genç kız, Köpek Takım Yıldızı içindeki Göktengri inancının yol gösterici ışığı Sirius parıldar) boyunun ruhu içimde uyanır.

Bu uyanış, soya işlemiş bilincin dirilmesidir.
Sen yaşama doğmalısın.
Dağlarla çevrili yurdun içinde, demir gibi benlik serttir.

Ama ateşle, sevgiyle eritilir; yol açılır.
Bedenden lav gibi akan enerji, kan, tohum…
Beden erir, ruh uyanır, varoluş akmaya başlar.
Bedenin erimesi, varlığın maddeye takılı kalmaktan kurtulmasıdır.

Ruhun uyanması, unutulmuş olanın hatırlanmasıdır.
Varoluşun akması ise, durmanın değil, sürecin asıl olduğunu gösterir.

Ergende, Ergenekon’da biriken yaşam enerjisi, işte bu akışla harekete geçer.
Her adım bir ritimdir; her nefes bir doğum. Sığınak, artık çıkışın kapısıdır.

Bozkurt, ulaşılacak sevgilidir, rehberdir.
Rehber ile sevgili aynıdır çünkü insan ancak kendini aşana kendine aşinaya erişir ve sen çoğalır, güçlenir, yeniden doğar. Tıpkı Nevruz’un ateşinde dövülüp yeniden şekillenen, anlam katılan demir gibi…
Önce vadi vardır: tohum gibi durgun, bekleyen enerji.

Sonra ateş / sevgi vardır: eriten, dönüştüren, acıtan ve sevdiren.

Sonra aşk-aşkınlık, akış vardır: sınırları aşan, yeni yurda açılan.
Sonra ses vardır: çağrı. Bir Bozkurt ses verir huuu diye.

Her dağdan bir ses gelir illa huuu diye.

Çünkü her varlık, kendi Ergenekon’undan çıkarken bu çağrıyı duyar ve uyar. Ancak çağrıya cevap verenler bunun bilincinde olanlardır. Her şeyin vakti merhunu vardır ve sırasını bekler sabırla.

Deccal, Mehdi ve İnsan: Tarihin Hikâyesi mi, Nefsin Hikâyesi mi?

İnsanlık tarihi yalnızca savaşların, devletlerin ve imparatorlukların tarihi değil, aynı zamanda korkuların, umutların ve kurtuluş beklentilerinin de tarihidir. İşte Deccal (aldatıcı) ve Mehdi (doğru yolu gösterici) anlatıları bu uzun insan hikâyesinin hem tarihsel hem de psikolojik katmanlarını içinde taşıyan sembollerdir.

Tarihe baktığımızda Ortadoğu coğrafyasının sürekli büyük güçlerin çatışma alanı olduğunu görürüz. Antik çağdan itibaren bölge, dev imparatorlukların mücadele sahasıydı. Bir tarafta Roma İmparatorluğu, diğer tarafta Sasani İmparatorluğu gibi güçler yüzyıllarca bu topraklarda hâkimiyet mücadelesi verdi. Bu savaşlar halk için yıkım, işgal, kıtlık ve zulüm anlamına geliyordu. Böylesi dönemlerde toplumların zihninde iki güçlü figür ortaya çıkar: kurtarıcı ve büyük zalim.

Yahudi geleneğinde bu düşüncenin güçlenmesinde büyük kırılma noktalarından biri, milattan sonra 70 yılında gerçekleşen İkinci Mabedin yıkılması olayıdır. Kudüs’teki mabedin yıkılması yalnızca siyasi bir yenilgi değil, aynı zamanda büyük bir dini travmaydı. Bu travmanın ardından metinlerde “gelecek kurtarıcı” beklentisi güçlenirken, aynı zamanda “büyük kötülük lideri” figürü de ortaya çıktı. O dönemde bu Roma idi.

Bu düşünce daha sonra Hristiyanlıkta farklı bir dil kazandı. Hristiyan inancında dünyanın sonunda gerçekleşeceği anlatılan büyük savaş, yani Armageddon (kıyamet savaşı) fikri bu tarihsel korkuların sembolik anlatımıdır. Aynı anlatıda kötülüğün lideri olarak görülen Mesih (Hıristiyanlık) karşıtı figürü de yer alır. Bu da Roma’dır.

İslam ortaya çıktığında ise Ortadoğu yine büyük savaşların içindeydi. Doğu Roma olarak bilinen Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu ile Sasani İmparatorluğu arasında yıkıcı savaşlar yaşanıyordu. Bu atmosferde Müslüman toplumun sözlü ve yazılı kültüründe de Mehdi ve Deccal anlatıları şekillenmeye başladı. İlginç olan nokta, Kur’an’da bu figürlerin doğrudan yer almamasıdır. “İslam’ın doğrudan kaynaklarında geçmese de hadis literatüründe yer alır.

Bu anlatı, maalesef bölgeyi ateşe veren 19. YYdeccalı İngiltere’nin propagandisti tarafından bölgemizde İslam’ın kurtarıcısı, diğer bölgelere rehber, Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e adapte edilmiştir. Onun takipçisi de Amerika adına aynı yolu takip ederek layığına ermiştir. Tarih kimin deccal kimin Mehdi olduğunu aynasında göstermiştir. Elbette yine gösterecektir.

Bugünün Roma’sı Amerikan Evanjalistleri, Yahudisi İsrail Siyonistleri ve Sasanisi İran emperyalistleri Ortadoğu’yu barış sahası yapmak için çalışıyor…Gariban rolündeki kuzular da dünkü ihanet ettikleri kurtarıcılarını bekliyor.

Din tarihçileri bu anlatıların Roma dönemindeki korkularla bağlantılı olduğunu söyler. Özellikle Roma İmparatorlupu döneminde bölgede yapılan zulümlere ait hikâyeler ve “geri dönecek zalim hükümdar” söylentileri, sonraki Yahudi ve Hristiyanlar dini metinlerinde kötülük tasvirlerine ilham verdiği, bu ilhamdan Müslümanlığın da etkilendiği anlaşılıyor. Dünün fitnecileri Bugünün delileri yine iş başında Ortadoğu’yu yakmaktalar. Belki de bu mücadele kutsal olanın – Kudüs’ün korunması ve yaşatılması adına yapılıyor. Halbuki kutsal olan da kutsal diyen de kutsalı öldüren de insan.

Bu anlatıların bir de insanın iç dünyasına bakan tarafı vardır.

Tasavvuf geleneğinde Deccal ve Mehdi anlatılarını dış dünyadaki kişilerden ziyade insanın içindeki mücadele olarak yorumlamıştır. Bu yorumlara göre Deccal, insanın gerçeği görmesini engelleyen nefsin aldatıcı yönüdür. Kur’an’da işaret edilen Nafsi Emmare yani kötülüğü emreden nefis, insanı bencilliğe, güç tutkusuna ve yanılsamalara sürükleyen tarafı temsil eder.

Buna karşılık insanın içinde hakikati arayan bir yön de vardır. Kur’an’ın sıkça vurguladığı Hidayet yani ilahi rehberlik veya doğru yolu bulma kavramı, insanın gerçeği fark etmesi ve yönünü bulması anlamına gelir. Tasavvuf düşüncesinde bu içsel aydınlanma hali bazen sembolik olarak Mehdi’nin ortaya çıkışı şeklinde yorumlanır.

Böyle bakıldığında ahir zaman anlatısı aslında insanın iç dünyasında her gün yaşanan bir mücadeleye dönüşür. Bir tarafta insanı yanılsamalara sürükleyen nefs, diğer tarafta hakikate yönelen bilinç… Deccal ile Mehdi arasındaki süre gelen savaş, belki de insanın kendi içindeki hakikat arayışının sembolik dili ve dışa yansımasıdır.

Bugün dünya siyasetinde bu kavramların zaman zaman propaganda aracı olarak kullanıldığını görüyoruz. Fakat bu sembollerin asıl gücü siyasetten değil, insanın iç dünyasındaki karşılıklarından gelir.

Çünkü insanın en büyük savaşı çoğu zaman dışarıda değil, kendi içinde gerçekleşir. Deccal’i dışarıda arayan çoktur; fakat insanın kendi nefsindeki aldatmayı fark etmesi belki de asıl kıyamettir.

Ve belki de gerçek kurtuluş, insanın kendi içindeki karanlığa karşı hidayetin ışığını bulduğu andır.

Cemreler ve Nevruz: Hayatın Uyanışı

Kış, doğanın içine çekildiği ölüm dönemidir. Toprak donar, ağaçlar gövdesinin içine sığınır. Tohumlar ve bazı hayvanlar toprağa çekilir, su ağırlaşır, hava sertleşir. Hayat sanki yavaşlar. Fakat bu durum aslında bir yeniden dirilişin habercisidir. Sonra güneşin ilk ışıklarıyla birlikte cemreler düşmeye başlar ve doğa yavaş yavaş uyanır.

Cemre sıcaklıktır; ancak bu, yalnızca havanın ısınması demek değildir. Geleneksel öğretide cemre, doğadaki en küçük tohumdan başlayıp insanın iç dünyasına kadar ulaşan bir uyanışın adıdır. Üç cemrenin sıralanışı rastlantısal değildir: Hava, toprak, su… Bu üç unsur, aynı zamanda insan varoluşunun katmanlarına-ruh, beden, bilinç-karşılık gelir. Her bir cemre, bu katmanlardan birini uyandırır.

İlk cemre havaya düşer. Bu, doğada olduğu kadar insanın iç dünyasında da bir kıpırtı oluşturur. İnanç yeniden canlanır, umut filizlenir. Henüz bahar gelmemiştir ama insanın içinde baharın kokusu dolaşmaya başlar. Havaya düşen cemre, ontolojik olarak insanın ruhsal boyutuna işaret eder.

İkinci cemre toprağa düşer. Toprak nasıl çözülüp bağrındaki tohumlara yaşam alanı açıyorsa, insanın bedeni de aynı canlılığı hisseder. Bunun insana yansıması sevgidir. Dışarı taşan sevgi çevreyle irtibat kurarak çoğalır, yaşam enerjisi artar, durgunluk yerini harekete bırakır. İnsan doğanın ritmiyle yeniden uyumlanmaya başlar. Bu aşama, varlığın bedensel ve duyumsal boyutunun uyanışıdır.

Son cemre suya düşer. Su hayatın kaynağıdır; aynı zamanda can suyudur. Nasıl ki kuruyan bir dalı yeşerten, tomurcuğu uyandıran suysa, insanın iç dünyasını ve bilincini dirilten de odur. Bu yüzden kadim düşüncede su yalnız hayatın değil, bilginin ve hikmetin de sembolü sayılmıştır. Su ısındığında akış hızlanır, hayat yeniden hareket kazanır. Buhar/bahar olur.

İnsan da bu akışın içinde yalnız yaşayan bir varlık olmaktan çıkar; fark eden, anlayan ve bilinçle varoluşa katılan, üreten bir varlığa dönüşür. Pisagorcular’dan İbn Sînâ’ya kadar uzanan bir düşünce geleneğinde su, hem hayatın hem de ilmin kaynağı olarak görülmüştür. Suya düşen cemre bu bakımdan yalnız doğayı değil, insanın bilincini ve idrakini de uyandırır. Sevgi cemrenin diğer adıdır.

Cemrelerin her biri varoluşun farklı bir yönünü uyandırır: inancı (ruh), bedeni (duyum, sevgi) ve akışı (bilinç). İnsan iç dünyasında uyanırken doğa da aynı dirilişi yaşar. Ağaçlar tomurcuklanır, çiçekler açar, dallar meyveye hazırlanır. Böylece insan ile doğa arasındaki görünmez bağ bir kez daha kendini gösterir. Bu anlayış, âlem-i kebir (büyük âlem) ile âlem-i sagir (küçük âlem, insan) arasındaki koşutluğu hatırlatan kadim bir ontolojiye dayanır.

Bu diriliş yalnız bireyin değil, toplumun da uyanışıdır. Cemrelerin ardından gelen Nevruz, doğanın bu yenilenmesini toplumsal bir şenliğe dönüştürür. İnsanlar bir araya gelir, ateşler yakılır, sofralar kurulur. Çünkü bahar yalnız doğanın değil, insanın ve toplumun da yeniden nefes almasıdır.

Cemrelerin düşüşü ve Nevruz’un gelişi bize aynı hakikati hatırlatır. Peygamberin uyarısını: “Nas uykudadır. Ölünce dirilir.” “Ölmeden önce ölünüz.”

Hayat, her şartta, her zaman bir şekilde uyarıcılarla yeniden uyanır.

Bazen ölümle, bazen doğumla; bazen zulümle, bazen havaya düşen cemre gibi nefesle; insanın içindeki inanç, sevgi ve bilinç aracılığıyla bedenleşen kelamla…

Doğa, insan ve toplum birlikte dirilir; hayat yeniden bilince gelip akmaya başlar. Ne mutlu bu akışın farkında olanlara. Selam ve sevgi esenlik onlara.

Bayrama Ermek-Bir Uyanışın Sohbeti

Baharın ilk aylarındayız. Güneş artık gökyüzünde biraz daha uzun kalıyor, biraz daha sıcak dokunuyor toprağa. Ağaçların dallarında tomurcuklar beliriyor, toprak kabarıyor, tohum çatlıyor.
Birisi soruyor:

-Bu sadece mevsim değişimi mi?

Bir başkası gülümseyerek cevap veriyor:

-Eğer sadece mevsim olsaydı, insanın içi neden ferahlardı?

Üçüncü bir ses düşünerek ekliyor:

-Çünkü doğa dirildiğinde insan da içten içe dirilir. İnsan doğadan ayrı değil ki…

Bir an duruluyor.

Sonra biri yeniden soruyor:

-O halde bayram dediğimiz şey nedir? Sadece takvimde yazılı bir gün mü?

Bir cevap geliyor:

-Hayır. Bayram, bir uyanışın adıdır.

-Nasıl yani?

-Doğa baharda uyanır. İnsan bunu görür ve içi ferahlar. Bu, varoluşun insana dokunuşudur.

Bir başkası söze karışıyor:

-Peki dinî bayramlar?

-Onlar kalbin uyanışıdır. İnsan affettiğinde, paylaştığında, merhamet ettiğinde iç dünyasında bir bahar başlar.

Sohbet yavaşça Ramazan’a yönelir.

Birisi sorar:

-Gün boyu tuttuğumuz oruç gerçekten sadece aç kalmak mı?

Cevap gecikmez:

-Aç kalan aslında beden değildir. Konuşmayı bırakan nefis, susmayı öğrenen arzular…

-Peki akşam iftarında ne olur?

-İnsan sadece ekmek ve suyla doymaz. Paylaşmanın, birlikte olmanın ve yönelmenin verdiği bir aydınlık doğar.

Bir süre sessizlik olur.

Sonra başka bir soru gelir:

-Millî bayramlar neyi anlatır?

Bir ses cevap verir:

-Millî bayramlar bir toplumun hafızasının dirilişidir. Bir millet o günlerde geçmişini hatırlar, nasıl ayakta kaldığını anlar ve yeniden birlik olur. Bu da toplumun baharıdır.

Artık sohbet derinleşmiştir.

Birisi yavaşça sorar:

-O halde gerçek bayram ne zaman başlar?

Cevap hemen verilmez.
Biraz düşünülür.

Sonra içten gelen bir ses konuşur:

-Baharın güneşi yeryüzünü aydınlatırken, Ramazan’ın manası insanın gönlünü aydınlatır. İnsan geçmişini hatırladığında da toplumun hafızası dirilir. İşte o an, varoluştan bir kapı aralanır.

-Yani bayram takvimde mi başlar?

-Hayır.

-O zaman nerede başlar?

Ses bu kez daha derinden gelir:

-Hakikatin ışığı gönle düştüğünde.

Ve sohbet şu düşüncede birleşir:

Doğa baharda dirilir, insan inançla içten dirilir,
toplum hafızasıyla yeniden ayağa kalkar.

Bütün bunların anlamını kavrayan insanın içinde bir ışık doğar.

İşte o ışıkla aydınlanan gönül zaten bayrama ermiştir.

Bayramımız kutlu olsun.

Ahlak, Toplum ve Yönetim

Ahlak bir erdemler listesi değildir. Ahlak, insanın güç, çıkar, korku ve arzu karşısında kendine sınır koyma biçimidir. Bu sınırın adı bazen töre olur, bazen yasa, bazen din, bazen felsefe. Ama özünde mesele şudur: İnsan her istediğini yapabilecek potansiyele sahipken neyi yapmamayı seçer?
İnsan doğuştan ahlaklı değildir. İçgüdüleri vardır. Hayatta kalma dürtüsü vardır. Sahip olma isteği vardır. Ahlak, bu dürtülerin üzerine inşa edilen bilinçli bir denge mekanizmasıdır. Bilinç geliştikçe “Ben” ortaya çıkar. Bu “Ben” yalnızca isteyen değil, kendini yargılayabilen bir varlığa dönüşür. İşte vicdan burada devreye girer. Vicdan, ahlakın iç denetim sistemidir. Yanlış yaptığında iç huzurun bozuluyorsa, sistem çalışıyordur.

Toplum dediğimiz şey, bu bireysel denetimlerin toplamıdır. Ahlak bireysel yaşanır ama etkisi toplumsaldır. Güven dediğimiz soyut şey, milyonlarca küçük doğru davranışın birikimidir. Aynı şekilde çürüme de milyonlarca küçük meşrulaştırmanın sonucudur.

Ahlak sadece “iyi davranış” değildir. Ahlak, iyi ile kötüyü birlikte tanımlayan sistemdir. Toplumda hırsızlık, yalan, ihanet varsa bu ahlakın yokluğunu değil, sınırın varlığını gösterir. Sapma varsa norm vardır. İnsan melek değildir; o yüzden ahlak idealle gerçeğin gerilim alanında doğar.

“Ar” dediğimiz şey ise bu sistemin duygusal refleksidir. Ar, utanma eşiğidir. Yüz kızarmasıdır. Kişinin kendi gözünde düşmemek için gösterdiği dirençtir. Töre dış sınırdır; ar iç sınırdır. Ahlak ise bu sınırların ilkesel çerçevesidir. Ar kaybolursa, ahlak kağıtta kalır. Töre katılaşıp ahlaktan koparsa zulüm üretir.

Devlet soyut bir makine değil, insanlardan oluşan bir organizasyondur. Yasama, yürütme, yargı erklerini kullananlar toplumun içinden çıkar.

Eğer bireysel erdem zayıfsa, yönetim de zayıf olur. Çünkü yukarıdaki yapı, aşağıdaki kültürden beslenir. İç denetim zayıfladığında dış denetim artar. Ama korku ahlak üretmez; sadece itaat üretir.

Ahlaksız insan yoktur. Her insan bir değer sistemine göre hareket eder. Fakat o sistem evrensel adaletle uyumlu mu, yoksa yalnızca güç ve çıkar merkezli mi, asıl mesele budur. Güce dayalı bir ahlak da vardır.

Kabile ahlakı da vardır. Evrensel insan onuruna dayalı ahlak da vardır. Hangisini seçtiğin medeniyetin yönünü belirler.

Ahlak bir ütopya değil, sürekli bir mücadeledir. İnsan doğası hem yıkıcı hem yapıcı potansiyel taşır. Ahlak bu potansiyeller arasındaki denge arayışıdır. Ar o dengenin iç alarmıdır. Toplum bu bireysel alarmların toplamıdır. Yönetim ise o toplamın kurumsallaşmış halidir.

İç ses canlıysa toplum ayakta kalır. İç ses sustuğunda en mükemmel anayasa bile kâğıt parçasına dönüşür.

Medeniyet, insanın kendi sınırını bilme cesaretidir. Ve bu cesaret kaybolduğunda çürüme yukarıdan değil, içeriden başlar.