Bu okuma, varoluşu maddeden değil anlamdan başlatır. Başlangıç noktası şudur: Önce düşünce vardır. Ama bu, insanın zihninde dolaşan düşünce değildir; zamanı, mekânı ve maddeyi mümkün kılan ilksel düşüncedir. Bilici, kapsayıcı, yapıcı ve yaratıcı bir ilke. Çokluğun ortaya çıkmadan önceki birlik hâli; her oluşu ve bilişi kapsayan, hiçbir söze ve akla sığmayan bir birlik.
Bu düşünce, içinde tüm maddeleri ve tüm olanakları barındıran, daha fazla indirgenemeyen tekil bir temel yapı gibidir. “Bir atom” denmesi semboliktir; fiziksel değil, ontolojik bir atomdur bu. Bölünemez, çoğalmaz; ama her çoğalmanın imkânını taşır. Olan ve olacak olan her şey, bu düşüncenin tek tek yazılmış sonuçları değil, onun açtığı mümkünlük alanlarıdır.
Madde, bu ilksel düşüncenin yoğunlaşmış hâlidir. Donanım dediğimiz beden ve beyin, bu yoğunlaşmanın belirli bir biçimidir. Donanım bilinci üretmez; bilincin ortaya çıkmasına izin verir. Toprak gibidir: Tohum olmadan meyve vermez, ama tohum da topraksız meyveye dönüşmez.
Tohum ise sonradan atılmış bir yabancı değildir. Başlangıçtan beri vardır; fakat potansiyel hâlindedir. Donanım belirli bir eşiği aştığında bu potansiyel aktifleşir. Bilinç böyle doğar. Bu yüzden bilinç ne tamamen maddeden türemiş bir yan üründür ne de bedenden bağımsız, gökten düşmüş bir şeydir. Bilinç, ilişkide beliren bir hâldir.
Zihin, bu ilişkinin içindeki çalışma alanıdır. Düşünce, bu alanda yapılan seri üretimdir. Zekâ, üretimi hızlandıran ve optimize eden yetenektir. Nefis, sistemi dürten arayüzdür. Bilinç ise bunların üzerinde doğrudan bir şey yapmaz; olanı görünür kılar. Ancak fark edip müdahale edebildiği ölçüde özgürlük başlar.
Bu çerçevede Allah; yaratıcıdır ama bilincin kendisi değildir, bilinci üreten bir makine de değildir. Allah, bilinçli olmayı mümkün kılan varlık düzeninin ilkesidir. Kudrettir, enerjidir. İlksel düşünceyle kastedilen de budur: Her şeyi baştan belirleyen bir yazgı değil; bir şeyden doğan, iki şey arasındaki gerilimden beslenen ve bu bağlamda mümkün olanı açan bir anlam zemini.
Sonuçta insan, çalışan bir mekanizma değil; varoluşun kendini fark edebilen bir düğüm noktasıdır.
Evren, anlamsız bir kazalar zinciri değil; anlamın maddeye açılmış hâlidir. Bu okuma bir ispat iddiası taşımaz ama güçlü bir yük bindirir: İnsanı pasif bir sonuç olmaktan çıkarır, sorumlu bir katılımcı hâline getirir.
Çünkü eğer varlık düşünceden geliyorsa, insanın düşüncesi de önemsiz bir gürültü değildir. Bilinçli bireysellik, ilksel bütünselliğin kendisi değil; onun fark edilebilir, bilinir ve görünür hâle geldiği düğüm noktasıdır. Diğer bireysellikler ise bu anlamı ya çoğaltarak anlaşılır ve paylaşılabilir kılar ya da onu kapatarak parçalı, unsurlaşmış biçimlerde görünür hâle getirir. Varoluş, tam da bu ayrımın içinde anlam kazanır.
