Bugün neredeyse herkes aynı cümleyi kuruyor: Sistem bozuk. Ekonomi adaletsiz, siyaset yoz, doğa talan edilmiş, insan yorgun. Teşhis bu. Ama bu teşhis doğru olsa bile asıl hastalığı ıskalıyor. Çünkü sorun, sistemden önce zihniyet.
Sistem dediğimiz şey, doğadan insana, insandan yönetime uzanan işleyiştir. Kurumlar, kurallar, mekanizmalar… Yani bir düzen kurma biçimi. Kendi başına ne iyi ne kötüdür. Bir nehir yatağı gibidir; içine akan su temizse hayat verir, zehirliyse öldürür. Bugün nehir yatağına kızıyoruz ama kaynağa bakmıyoruz.
Modern çağda sistemler aslında gayet iyi çalışıyor. Bankalar saniyeler içinde işlem yapıyor, algoritmalar davranışlarımızı bizden iyi biliyor, devletler toplumu ayrıntılı biçimde yönetiyor, üretim rekor kırıyor. Ama bütün bu “başarıya” rağmen insan mutsuz, toplum gergin, doğa bitkin.
Demek ki mesele sistemin işlememesi değil; ne adına işlediği.
Burada “Allah fikri” devreye giriyor. Bu kavram çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Allah fikri, sadece “Allah vardır” diyen bireysel bir inanç cümlesi değildir. Bir slogan hiç değildir. Allah fikri, varlıkla ve güçle kurulan ilişkinin çerçevesidir.
Şunu söyler: İnsan nihai otorite değildir. Güç, kendi başına haklılık üretmez. Bilgi, sınırsız tasarruf yetkisi vermez. Yapan da yapılan da hesap altındadır.
Yani Allah fikri, metafizik bir sınır koyma ilkesidir.
Modern çağ, bu fikri kamusal alandan çekti. Gerekçe özgürlüktü. İnsan artık kendi kaderinin efendisi olacaktı. Otorite gökten yere indirilecekti. Fakat kimse şunu sormadı: Boşalan yere ne oturacak?
Çünkü insan mutlak fikrinden vazgeçemez. Bir şey mutlaka merkeze yerleşir.
Allah fikri çekilince merkeze ne geldi? Güç. Kâr. Ulus. İlerleme miti. “İnsanlık adına” konuşan ama insanı ezen sistemler.
Ve böylece emperyalizm doğdu. Sadece askerî işgal olarak değil; ekonomiyle, kültürle, kavramlarla, normlarla işleyen bir tahakküm biçimi olarak.
Burada önemli bir nokta var: Emperyalizm bir sistem değildir. Bir zihniyettir. “Yapabiliyorsam yaparım” diyen zihniyet.
Bu zihniyetle kurulan her sistem, ne kadar rasyonel, ne kadar bilimsel, ne kadar modern olursa olsun, sonunda insanı araç hâline getirir. Doğa kaynak olur, insan veri olur, ahlak faydaya indirgenir. Zulüm “operasyon”, sömürü “piyasa gerçeği”, açlık “uyum süreci” diye adlandırılır.
Allah fikrinin tarihsel işlevi tam da burada ortaya çıkıyordu. Bu fikir, sistemi kutsallaştırmıyordu; sınırlıyordu. Devlete “sen mutlak değilsin”, zengine “her şey senin değil”, bilime “her yapılabilen yapılmamalı” diyordu. İhlaller elbette vardı ama ihlalin adı da vardı: zulüm, günah, haksızlık.
Bugün ise ihlalin adı yok. Çünkü ölçü yok.
Bu yüzden “sistem bozuk” demek kolay ama eksik. Asıl sorun, emanet bilincini kaybetmiş bir zihniyetle kurulan kusursuz sistemlerdir. Sistemler insan için değil, insan sistem için çalışıyor.
Çözüm, yeni bir sistem icat etmek değil. Tarih bunun denendiği ve her seferinde zulmün el değiştirdiği örneklerle dolu. Monarşi gitti, ideoloji geldi; imparatorluk gitti, şirket geldi. Zihniyet değişmeyince sonuç değişmedi.
Gerçek çözüm, insanın kendini merkeze koymaktan vazgeçmesidir. Bu, zorunlu olarak sloganik bir dindarlık anlamına gelmez ama sahici bir metafizik tevazu gerektirir. “Her şeyi yapabilirim” değil, “her şeyi yapmaya hakkım yok” diyebilmek.
Ahlak faydadan, hukuk güçten, bilim kontrolden ayrılmadıkça; dil temizlenmedikçe; zulmün adı doğru konmadıkça bu düzen değişmez.
Özetle: Sistem araçtır. Zihniyet pusuladır. Allah fikri ise pusulayı sabitleyen kuzeydir.
Kuzey kaybolduğunda, en modern gemiler bile aynı kayalıklara çarpar.
Bugün insanlık, kusursuz sistemlerle kurulmuş kusurlu bir dünya yaşıyor. Kurtuluş sistemi yıkmakta değil; sistemi işleten zihniyeti sorgulamakta. İnsanı ne tanrı ne de hiçlik olarak görmekte.
Sorumlu. Sınırlı. Hesap verebilir. Yani yerine yerleştirmekte.
