Sevgiyi Çoğaltan Erdemler

Sevgi, kendiliğinden büyüyen bir bitki değildir. Onu romantik duygularla sulayıp kendi hâline bırakırsanız bir süre yeşil kalır, sonra solar.

Sevgi ancak erdemle beslenirse kök salar. Aksi hâlde ya alışkanlığa dönüşür ya da hatıra olur.

Bugün sevginin tükendiğinden şikâyet ediyoruz ama aslında tükenen sevgi değil; onu taşıyacak karakter. Çünkü sevgi, duygudan çok bir ahlaki süreklilik meselesidir.

Sevgiyi ayakta tutan ilk erdem sadakattir. Sadakat çoğu zaman yanlış anlaşılır; yalnızca bedensel ya da biçimsel bir bağlılık sanılır. Oysa sadakat, anlamda tutarlılıktır. Bugün savunduğunu yarın çıkarına göre terk etmemektir.

İnsan sevdiğine, onu her şartta haklı çıkararak değil; onu kolayca terk etmeyerek sadık kalır. Güven buradan doğar. Güven yoksa sevgi uzun süre barınmaz.

Sadakatin hemen ardından ahde vefa gelir. Bu, yalnızca söylenmiş sözlere değil; birlikte yaşanarak kurulmuş sessiz anlaşmalara sahip çıkmaktır. “Buradayım” demenin sorumluluğunu taşımaktır. Ahde vefa, sevgiyi derinleştirir; çünkü sevgi süreklilik hissi olmadan kök salamaz.

Sorumluluk ise sevginin omurgasıdır. Duygu inişli çıkışlıdır; ama sorumluluk, sevginin ayakta kalmasını sağlar. “İçimden gelmiyor” noktasında biten şey sevgi değildir; hevestir. Sevgi, tam da o noktada başlar. Sorumluluk almaktan kaçan insanın elinde sevgi, romantik bir mazerete dönüşür.

Sabır, sevginin zamana yayılmış hâlidir. Sabır pasif bir katlanma değildir; aceleci yargıyı askıya alabilme becerisidir. İnsan sevdiğini hemen tüketmek ister; sabır buna direnebilmektir. Derinlik zaman ister, zaman da sabır.

Merhamet, sevgiyi yumuşatır ama zayıflatmaz. Merhamet, karşıdakini mazur görmek değil; onu bütünüyle görmektir. Kusuruyla, zaafıyla, karanlığıyla. Merhametten yoksun sevgi, ilk hayal kırıklığında cezaya dönüşür.

Adalet ise sevginin gizli denge unsurudur. Sevgi, adalet olmadığında ya tahakküm üretir ya da bağımlılık.

Kayırmayan, ölçüyü kaçırmayan, sevgiyi borç hâline getirmeyen bir adalet duygusu, ilişkiyi ayakta tutar.

Bütün bunların üzerinde ise benliği terbiye etmek vardır. Sevginin önündeki en büyük engel, benliğin merkezde putlaşmasıdır. Her şeyi kendine göre ölçen insan sevemez; sadece sahip olur. Sevgi, benlik merkezden çekildiğinde nefes alır.

Sonuç açık: Sevgi bir duygu olarak doğar ama erdemle yaşar. Erdem yoksa sevgi uzun sürmez. Kalan şey ya alışkanlık olur ya da anlatılan bir geçmiş.

Sevginin kaderini belirleyen şey, hissin yoğunluğu değil; onu taşıyan insanın karakteridir.

Sevginin Yolculuğu: Bebekten Evrensel Sevgiye

Sevgi çoğu zaman romantik bir sisin içinde anlatılır. Oysa sevginin hikâyesi, sandığımızdan daha somut, daha sert ve daha öğreticidir. İnsanın dünyaya gelişi bile bir sevgi hâlinin sonucudur. Anne babanın birbirine yönelmiş arzusu, yakınlığı ve bağı; sevginin ilk tezahürüdür. Bu bağın vücut bulmuş hâli ise çocuktur.

Bebek bu yüzden sevilir. Herkes tarafından, ayrım yapılmadan. Çünkü bebek henüz kişilik değildir. Talep etmez, itiraz etmez, sınır çizmez. Bebek sevgisi, saf gibi görünür; ama aslında büyük ölçüde yansıtmalı bir sevgidir. İnsan, onda kendini görür. Tehdit yoktur, çatışma yoktur, karşılıklılık yoktur.

Ne zaman ki kişilik oluşmaya başlar, işte o zaman sevgi sınanmaya başlar. Çocuk büyür, bir karaktere dönüşür. Tercihleri vardır artık; itirazları, sınırları, çatışmaları vardır. Bu noktada sevgi ayrışır. Sevenler azalmaz belki ama elenir. Çünkü sevgi artık zahmet ister. Uyum, sabır, kabul ve emek ister.

Burada genellikle suçlanan şey bireyselleşmedir. Oysa sorun bireyselleşme değildir. Sorun, benliğin merkeze oturmasıdır. Benliğin ölçü, hakikat ve değer hâline gelmesidir. İnsan bu noktada insanı değil, kendine benzeyeni sevmeye başlar. Sevgi bir kişiye değil; bir renge, bir şekle, bir kimliğe indirgenir. Evrensel olan boğulur.

Evrensel sevgi ise yanlış anlaşılan bir kavramdır. Herkesi sevmek değildir. Bu, ne mümkün ne de samimidir. Evrensel sevgi, insanı insan olduğu için yok saymamayı başarabilmektir. Bağlanmak zorunda değilsin, yakın olmak zorunda değilsin; ama değersizleştirmemek zorundasın.

Burada devreye erdem girer. Sadakat, ahde vefa, sorumluluk… Sevgi bir duygu olmaktan çıkıp bir duruşa dönüşür. His azalabilir, hatta kaybolabilir; ama erdemle taşınan sevgi biçim değiştirerek varlığını sürdürür.

Saf sevgi dediğimiz şey, benliğin silinmesi değildir. Benliğin terbiye edilmesidir. Kişiliğin yok edilmesi değil, merkezin dışına alınmasıdır. İnsan kendini askıya alabildiği ölçüde evrensel olana yaklaşır.

Bebeklikteki sevgi masumdur ama bilinçsizdir. Kişilikle birlikte sevgi daralır ve sınanır. Evrensel sevgi ise ancak bilinçle, iradeyle ve erdemle mümkündür.

Bu yüzden evrensel sevgi nadirdir. Ve nadir olan her şey gibi, çok konuşulur ama az yaşanır.

Kandiller: Türk Toplumunun Sessiz Eğitim Takvimi

Türk toplumunda kandiller çoğu zaman “bir gece” olarak görülür; oysa gerçekte bir zaman pedagojisidir. Ne farz hükmündedir ne de dinin asli şartları arasında yer alır. Buna rağmen yüzyıllardır yaşatılır. Bu durum basit bir alışkanlıkla açıklanamaz.

Kandiller, bu toplumun dinle kurduğu ilişkinin en berrak göstergelerinden biridir.

Türk-İslam geleneği, dini yalnızca bir hukuk metni olarak değil, yaşanan bir bilinç hâli olarak kavramıştır.

Kandiller bu anlayışın kültürel tezahürüdür. Camilerde minareler aydınlatılır, evlerde sohbetler edilir, helallikler alınır, hayır ve hasenatlarla ikramlaşılır.

Buradaki fark ibadet yoğunluğu değil; farkındalığın, var olmanın bilincinde olmanın yoğunluğudur.

Regaib Kandili bu zincirin başlangıç halkasıdır. “Arzu edilen, kıymetli olan’olana yaklaşmak” anlamına gelen regaib, Türk toplumunda doğrudan insanın varoluşuyla ilişkilendirilmiştir.

Âlemlere rahmet olan Muhammed’in sevgi ve bilincinin, anne karnına—insanın özüne—düştüğü an; yani onun temsil ettiği dünyada yaşama düşüncesinin başladığı eşik olarak simgelenmiştir.

Hayatın kendisinin bir bağış olduğu fikri, soyut bir teolojik önerme değil; kuşaktan kuşağa aktarılan kültürel bir sezgi olarak yaşatılmıştır. Bu nedenle kandiller yalnızca ahireti hatırlatan geceler değil, aynı zamanda hayat bilincini tazeleyen duraklardır.
Türk toplumunda kandillerin en önemli işlevlerinden biri, zamanı ahlaki olarak işaretlemesidir.

Modern hayat zamanı parçalara ayırır; ama çoğu zaman anlamdan yoksun bırakır. Kandiller ise cuma günleri gibi “her gün aynı değildir” diyerek zamana değer yükler. Bu, özellikle çocuklar ve gençler için güçlü bir eğitimdir. Yazılı müfredattan değil, yaşanan örnekten öğrenilir.

Bir diğer boyut, toplumsal hafızadır. Kandiller bireysel bir dindarlık gösterisi değil, kolektif bir hatırlamadır; ortak inanç ve hedefler etrafında yaşama dair bir ahit yenilemesidir. Aynı akşamda aynı kelimeler dolaşıma girer: rahmet, bağışlanma, umut, iyiye ve güzele yöneliş. Bu kelimeler toplumun ahlaki sözlüğünü canlı tutar. Kimse zorlanmaz, kimse dışlanmaz; ama herkes davet edilir. Bu yönüyle kandiller, yumuşak ama kalıcı bir kültürel aktarım aracıdır.

Elbette eleştiriler vardır: “Dinde yok”, “sonradan uydurma” denir. Doğrudur; kandiller farz değildir. Ancak farz olan ritüellerden farklı olarak, kandiller insanların zorunlulukla değil özgür iradeleriyle katıldıkları bir gelenek olarak kültürde yer edinmiştir. Toplumlar yalnızca kurallarla değil, sembollerle de yaşar. Kandilleri dinin özü sanmak hatadır; onları bütünüyle değersiz görmek de öyle.

Türk toplumunda kandiller, dinin sert sınırlarını yumuşatan, insanı merkeze alan bir anlayışın izlerini taşır. Ne sadece bir ritüeldir ne de basit bir gelenek. Kandiller, bu topraklarda dinin öğretilmekten çok yaşandığını gösteren sessiz işaretlerdir.

Kandiller bu yüzden hâlâ hayatın içindedirler. Emretmezler; sevgiye, birliğe, paylaşmaya, birlikte yaşamaya çağırırlar. Ve bu çağrı insanlığın kurtuluşu ve amacı olarak rehberliğini devam ettirmektedir.

Regaib Kandilimiz kutlu olsun; milletimizin varlığı daim olsun.

Okuyanın Değiştiği Yerde Varlık da Değişir mi?

Bir kitabı ikinci kez okuduğunda, aynı kitabı değil, başka birini okursun. Çünkü artık sen de başka birisin,” der bir düşünür.

Eğer aynı kitabı defalarca okuyorsan ve hiçbir şey değişmiyorsa, aslında o kitabı hiç okumamışsın demektir.

Çünkü okumak, değişmeye açık olmaktır; alışkanlıkların kalıbında donup kalmak değil.

Bin bir emekle edindiğimiz eşyaları, büyük heyecanlarla kurduğumuz ilişkileri düşünelim. Zamanla onları birer “kullanımlık nesneye” dönüştürür, hayatımızdaki derin anlamları araştırıp varoluşla bağlantı kurmadan yüzeydeki toplumsal gösterişe feda ederiz.

Belki de okumayı da aynı şekilde tüketiyoruz: kelimeleri giyip çıkardığımız birer vitrin süsü gibi, menfaat amaçlı birer gösteriş aracına, toplumsal bir role dönüştürüyoruz.

Oysa okuma, yalnızca gözle yapılan bir eylem değildir. Her okuma, insanın kendi geçmişiyle, inançlarıyla, korkularıyla ve arzularıyla, varoluşla arasına çektiği perdelerde kurguladığı bir karşılaşmadır.

Bu yüzden okuyanın niteliği, ölçütü ve bakış açısı değiştiğinde, okunan şeyin anlamı da değişir. Çünkü anlam, metnin içinde gizlenmiş bir cevher değil; okurla metnin birlikte dokuduğu bir kumaştır.

Bu kumaş, her defasında yeni motifler kazanarak insanlığı ve varoluşu yansıtan bir anlam taşır. Aksi hâlde, kırk yamalı bir bohçaya döner: içinde değerli şeyleri gizler ama onlara hayat veremez, varlık elbisesine dönüşemez. Peki, neyi okumalıyız, neden okumalıyız?

Bugün eğitim kurumları, bireyin topluma katkı sağlaması amacıyla bilgi ve mesleki beceriler kazandıran müfredatlar uygular. Kültür kurumları da dinî ve millî mirası yaşatmak için tamamlayıcı çalışmalar yürütür. Ancak bu iki alan çoğu zaman birbirinden kopuktur. Kültürel temelden yoksun verilen bilimsel bilgi, insanlığın faydasını değil, çıkarını gözeten bir araç hâline gelir. Bilim ve kültür arasında köprü kurulmadığında, doğa da toplum da parçalanır.

İnsan bu farkındalığa kolay ulaşamaz; çünkü okumanın anlamını genellikle yalnızca “öğrenmek”le sınırlandırırız.

Bir çocuk “Küçük Prens”i okurken, gezegenler arasında dolaşan küçük bir varlığın masum serüvenini görür. Aynı kişi yıllar sonra o sayfalarda yalnızlığı, kaybolan masumiyeti ve yetişkinliğin sessiz hüznünü bulur. Metin aynıdır, ama okur değişmiştir. Artık her cümle, eski bir hatırayı, bir iç sızısını ya da unutulmuş bir umudu çağırır. Peki insan, bir ömrün mevsimleri tükenmeden, yaşam elden çıkmadan bu derin okumayı yapmayı neden başaramaz?

Okuma bir aynadır; ama bu ayna her defasında başka bir yüzü gösterir. Metin, her okuyucuda yeniden doğar. Okuma bir yönüyle “enfüs” (iç dünya) ile “afak”ın (dış dünya) buluşmasıdır; yani bireyin varoluşuyla evrenin döngüsünün kesiştiği yerdir. Bunun için insanın kendinden taşması, bireyselliğini aşması gerekir.

Bu aşmayı başarabilmek için, insanın “yokluk kıyafeti” giymesi; yani arınması, benliğini aradan çekerek varoluşun kendine elbise olmasına izin vermesi gerekir. İşte o zaman, metnin ufku ile okuyanın ufku birleşir ve yeni bir görüş alanı doğar. Tıpkı mevsimlerin, doğanın döngüsüyle değişmesi gibi, her okuma da okuyanda bir dönüşüm yaratmalıdır ki o metin gerçekten “okunmuş” sayılsın.

Fakat burada bir tehlike de vardır: Eğer okur yalnızca kendi ölçüsünü merkeze alırsa, metni dinlemek yerine ona konuşur.

Bu durumda, geçmişine takılı kalmış, yeni kuşakla bağ kuramayan bir “mızmız ihtiyar”a dönüşür. Oysa okumanın erdemi, metni kendi önyargılarımızla boğmak değil, onunla bir diyalog kurabilmektir. Gerçek okuma, kendi sesimizi değil, varoluşun bize fısıldadıklarını duymayı gerektirir. Ve o fısıltının tonu bile, bizim kim olduğumuza bağlı olarak değişir.

Okuyup da anlamak bir zorunluluk değildir. Asıl olan, anladığını yaşamaktır;
yaşadığını anlamlandırmaktır. Belki de bu yüzden hiçbir “nihai” okuma yoktur. Her okuma bir yorumdur; her yorum, bir yeniden yazmadır.

Ve belki de bütün bu okumalar, kendi sevap ve günahlarımız içinde sürüp giden hayatın, içsel bir kıyametle — kendi yargımızla, kendi gerçeğimizle-yüzleştiğimiz ana kadar devam eden bir süreçtir.

Neden Yazıyorum?

Yazıyorum, çünkü içimde söze sığmayan bir şey var. Ne susabiliyor ne de tam olarak konuşabiliyor.

O şey-belki bir çağrı, belki bir yankı, belki de kendini bilmek isteyen varlığın sesi.

Yazdığım her kelime, o sesin kendini görünür kılma çabası.
Yazmak, bir eylem değil; bir oluş hâli.

Kalem sadece bir araç-asıl yazan, derinlerde saklı olan öz.

Yazarken, o varlığa çıkıyor aslında.

Sadece izliyorum, hayret ve hayranlıkla…

Yazılıyor, çünkü sessizlik bazen fazla dolu.

Düşünceler, duygular, imgeler içte birikiyor;

ve yazıyla nefes alıyorlar.

Her cümle bir boşalma, bir arınma, bir doğum gibi.

Yazmak, görünmeyeni libas giydirmektir manaya-belki de bilinmezlik elbiseleriyle örtmek.

Yazıyorum çünkü bilmek ve bilinmek istiyorum-kendime.

Tıpkı “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi diledim” diyen o ses gibi.

O dilek, varlığın kıvılcımıdır, ışığıdır, aşığıdır.

Ve ben her yazıda, o ışığa yeniden temas eden bir âşık.

Yazmak, o hazineye dokunmak, o aşkı yaşamak;
kendi derinliğimde parlayan kudreti görünür kılmaktır.

Yazdıkça anlıyorum ki, kelimeler benim için soyunmaktır.
Her satırda biraz daha soyunuyorum.

Ve her soyunuşta yeni libaslar giyinerek
yeniden varlığımı hissediyorum bilincimde.

Ve sonunda yalnızca öz kalıyor-sözün ötesindeki sessizlik.

Yazıyorum, çünkü varlık kendi bilincinde yankılanmak istiyor.

Yazıyorum, çünkü yazmak içerdeki hazinenin vergisi.
Yazıyorum,

Çünkü yazmak-varlığın kendini hatırlama biçimi.

Nasılsın, Ne Asılsın–Aslı (n) Ne⁸

Televizyonda “Nasıl Yapılır” adlı bir program var. Kullandığımız aletlerin nasıl yapıldığını anlatıyor.

Yapılan her nesnenin anası temeli Latince materia “madde, öz, yapı malzemesi. İngilizce matter hem “madde” hem mesele, konu, sorun, hem de anne / kaynak anlamındadır.

Meta ise bunun ötesi. Yani maddenin aşkınlığı. Bu bağlamda maddeyi ortaya çıkartan, maddenin amacı, maddenin manası, yüklendiği anlam manasınadır. Bu da bize nasıl – ne asıl, aslı ne sorusunu sorduruyor.

Günümüz bilim dünyası maddenin aslının atomda düğümlendiğini tek atomlu helyum gazının değişik şartlarda değişim ve dönüşümü ile diğer elementlerin oluştuğunu, elementlerin birleşerek molekül olduğunu, moleküllerin bir araya gelerek makroskobik maddeyi meydana getirmektedir.

Bilim katı, sıvı ve gaz hâllerindeki tüm fiziksel cisimlerin maddenin temel özünden (atomdan) başlayarak, moleküller aracılığıyla gözlemlenebilir maddeler halinde ortaya çıktığını ifade etmektedir. Peki bu ilk madde nasıl oldu?

Bilim buna serbest dolaşan atom altı parçacıkların bir patlama sonrası bir araya gelmesi ile başlayan süreç olarak tanımlamaktadır. Yeni keşfedilen kuantum fiziği de titreşimlerin yarattığı enerji dalgalanması olarak tanımlamaktadır.

Serbest; başı bozuk anlamında kullanılır. Ama başı bağlı, kendi kendine yeterli, kararlı anlamı da taşır.

İnsanoğlu maddenin en küçük parçası olan atom altına ve en büyük parçası olan galaksilere değin inceleme yapıp tanımlamada bulunuyor. Ama bu tanım arayan kim, amacı ne sorusunu aramanın içine katmıyor. Dışarıda bir yapan arıyor ama kendinin maddeye dışarıdan baktığını ve düşüncesi ile onu şekillendirdiğinin farkına varamıyor.

Yaptığı işi gözlemci olarak, tarafsız olarak bilim adına yaptığını söylüyor ama araştırıp ad koyan olduğunun kendi olduğunu, kendi kendine ad koyduğunu göz ardı ediyor gibi geliyor bana.

Nasıl/asıl olan ne sorusu insanın merak duygusundan kaynaklanan bilme, tanıma, olma isteği olarak karşılık bulmaktadır.

Asıl nedir sorusunu soran insana karşı soru sorulmalıdır. Bilip, tanıyıp, olup ne yapacaksın? Kullanma, hakimiyet sağlama, gücünü ortaya koyma, tatmin duygusu, kendini tanıma duygusu cevap olarak karşılık bula bilir. Peki bu senin kendini tanımana neden ola bilir mi? Evet yaptıklarına göre farklı adlarla tanımlamana neden olur. Ama tanımlayanı tanıman için ne yapman gerekir?

Burada madde içindeki anlam olan ana ile ene (ben) kelimesi arasında dönüşümsel bir anlam doğmaktadır. Eşya nasıl doğa anadan-matter’den doğup geldi ise insan da bir anadan/eneden (ben’den) doğmaktadır.

Galaksinin oluşumunda dünya nasıl güneş çevresinde varoluşunu sürdürüyorsa insan da mana varlığı olarak söyleyen düşünce olarak varoluşla birlikte yapılanmaktadır.

Dinlerin ifade ettiği tur, tevhid ve vahdeti vücut inancı bugün inanç olmaktan çıkıp bilimsel bir gerçeğe dönüşmüştür. “Enel hak, hak bende tahakkuk eder, hak ben ile ölçülür” sözü her şeyin merkezinde düşünce olduğunu, yaratıcı düşüncenin de her şeyi var eden düşünce olarak gerçeğini ortaya koymaktadır.

Ben’in oluşumu ona inanç ve iman bağı ile bağlı olan bireyin varoluşla olan bağlamıyla anlam kazanmaktadır. Yunus Emre “bir ben var bende ben’den içeri derken bireyin anlam bağlamında varoluş kazandığını vurgulamaktadır.

Burada “ben” sözünün anlamı ile “nasıl” sözünün açılımı olan tanıma, bilme ve olma eylemi sürecindeki varoluşa ait tanım ve adlar her varlığın ayrı bir “ben” olarak var olduğunu ve diğer benlerle birleşerek “büyük beni” insanı ve düşünce noktasını oluşturduğu anlaşılmaktadır.

Birey sorduğu “nasıl” sorusu ile bir merakını dile getirip ya inanıp kalmada ya da eyleme sokmaktadır. İnsan oğlu farkında olsun veya olmasın gözlem ve deneyimleriyle bilmek istediği ile ilgili akıl yürütme ve inancını kaplara aktararak maddeye dönüştürüp maddenin değişip dönüşümüyle kalıplaşmasına-ona kalıp-kalp olmasına neden olmaktadır.

Meta, madde ötesi demektir. Yani fizik kök olarak “psike” kavramından doğmakta ve içinde hem maddeyi hem de ruhu-manayı barındırmaktadır.

Metafizik, fizik ötesi madde ve ruh ötesi anlamıyla manada-anlamda kök bulmaktadır. Mana da düşünce olarak tanımlanmaktadır. Düşünce de meraktan, deşelemekten çıkan insan tarafından algılanan manadır.

Soyut veya somut kavramlarla bu kavramların maddede ve işleyişinde karşılığını bularak yaşamak da insanın varoluş anlamı olarak anlam kazanmaktadır.

Buradan çıkan anlam da varoluşu sevip tadını almaktır. Bu da ancak varoluştaki yaratıcı güce ulaşa bilmekle olabilir.

Nafile

Arapça bir sözcük olan nafile “fazladan olan, eklenen, bağış, karşılıksız verilen şey” anlamındadır.

Dini söylemde “farz-zorunlu” olmayan, ama sevap için gönüllü yapılan ibadet anlamında kullanılır. Akin kelime olarak kültür dünyamıza “boşuna, faydasız, boşa giden karşılıksız” anlamıyla yer almıştır.

Fail, infial ve nafile üçü de Arapça kökenli, ama kök anlamları birbirine ters yönlerde akan kelimelerdir. Biri içte taşma (etkilenme), diğeri dışa taşma (fazlalık) anlamındadır.

İnfial: Bir şeyden etkilenme, bir eylemin sonucu olarak içte doğan hareket ve duygusal tepki anlamındadır. Yani “infial” aslında nafile eylemlerin karşılığı iç eylem, tepkiyle oluşan iç hareket, yani bir şeyin seni etkilemesiyle senden doğan eylemdir.

İnfial Türkçede öfke, galeyan, duygusal patlama anlamı kazansa da aslı nafile; bir karşılık beklemeden yapılan ibadetlerin karşılığı olarak içte olan etkisi anlamınadır.

Ne oluyor da karşılıksız yaptığımız eylemler olumsuz tepkiye infial doğuruyor? Bence yapılan eylemin karşılıksız değil de gizli bir karşılık beklentisiyle yapıldığından öfke ve galeyan duygusunu tetikliyor.

Hz. Ali’ye, falanca kişi senin için kötü sözler söylüyor demişler. Hayret etmiş, oysa ben ona hiçbir iyilikte bulunmadım ki demiş.

Yani yapılanları iyilik olsun veya kötülük olsun diye değil içten gelerek, maddi veya manevi bir karşılık beklemeden kendi veya birisinin adına bir iyilik olarak değil işin-yaşamın, şartların varoluşun gereği insan olarak katkıda bulunmaktır.

İbadet, çoğu zaman Tanrı’ya varmanın yolu olarak anlatılır. Oysa köküne bakıldığında, ibadet yalnızca yöneliş değil, dönüştürücü bir akış olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir başka ifade ile insanın edilgenliğinden etkinliğe, infialden faile geçişinin biçimidir.

Biri “ben”e yöneliktir (alma, etkilenme), diğeri “öteki”ne yöneliktir. Yani infial aşkınlığın diğer adıdır.. İşte bu hareket, bu etkileşim birliği sağlayarak tüm varlığın düşünce ve can birliği ile birbirine bağlamaktadır

Hadis-i Kudsîde: “kulum, bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder. Nihayet ben onu severim. Onu sevdiğimde artık ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benimle işitir, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür” buyurulmuştur.

Bu ifadelerden bireyin inancının gereği yaptığı nafile eylemler onun içinde infiale neden olarak dışarı fail olarak taşar. Bu durum da bireyin idrak etmesiyle evrensel bilincin uyanması ve varlığın vücut bulduğu anlaşılmaktadır.

Tanrı’ya ermek, bir noktaya ulaşmak değildir. Erme, varoluşun içinde yankılanan bir uyum halidir. İnsan önce duyar, sonra etkilenir. infial hâlini alır.

İnsan sadece nafile ibadetlerle infial halini almaz. Duyduklarından da etkilenir. Bu da dinlemenin bir yerde varlığı içe alarak bir olmak, dinlenmek demektir. Burada insan, kendisinde yankılanan bir sesi, varlığın sesini duyar.

Fakat dinlemek tek başına yeterli değildir. Çünkü Tanrı sadece işitilen değil, eylemde görünen yani zahirdir.

İşte bu noktada “efelâ tezekkerün” yankılanır. “Hadi, neden yapmıyorsun?” Bu, Tanrı’nın insanı infial hâlinden failliğe, etkilenmeden etkilemeye çağıran sesidir. İbadet, bu çağrıya verilen cevaptır.

İbadet, insanın Tanrı’ya yaklaşması değil, inancın insanda eyleme dönüşmesidir.

Namazda ellerin açılışı, secdede toprağa değen alın-bunlar simgeye dönüşmüş eylemin kendisidir.

Nafile ibadet, bu bağlamda insanın içinden taşan sevginin tezahürüdür. Çünkü sevgi, kendi karşılığını kendinde taşır, karşılık aramaz, yalnızca verir. Verirken eksilmez, çoğalır. Tıpkı Tanrı’nın varlığı gibi.

Bu bağlamda ibadet, Tanrı’ya ulaşmanın aracı değil, Tanrı’nın yaratıcının insanda tezahürü bir sevgi eylemidir. Karşılıksız, sessiz, doğal bir taşma. Ne gösteriş ne korku ne beklenti barındırır. Sadece varlığın bekasının kendi akışıdır.

Vermekle tükenmeyen, her verişte artan bir öz. Ne mutlu sevip sevilmenin erdeminde olanlara…

İnsanlığı Sevgiye Ulaştıran Yol: Muhammedin Dini,

İnsanoğlunun en derin arzusu, sevgiyi bulmak ve onunla bütünleşmektir.

Fakat bu sevgi, bir kişiye, bir inanca ya da bir gruba yönelen sınırlı bir sevgi değil varlığın her zerresini kucaklayan, yargısız, koşulsuz bir sevgi olmalıdır.

İnsanlık, çağlar boyunca bu evrensel sevgiye nasıl ulaşılacağını aradı ve bu arayışın en güçlü cevaplarından biri, İslam’ın özünde olduğu ve onu yaşayanlarda ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.

İslam kelimesinin kökü “silm” ve “selam” sözcükleri olup barış, huzur ve teslimiyet anlamındadır. Bu teslimiyet korkudan değil, insan duygularının özü olan sevgi, muhabbet ve varlığı kapsayıcı olmasındandır.

İnsanın kalbinde Allah’a (varoluşa ve varolana, yaşama) duyulan sevgi kök saldığında, o sevgi tüm varlığa yayılır. O noktadan sonra insan artık sadece kendini değil, her şeyi Allah’ın bir yansıması olarak görür. Böylece barış, bir toplumsal sözleşme değil, kalbin (kalıbın-varlığın) doğal haliyle işleyişi olur.

Hz. Muhammed (s.a.v.) doğmuş dondurulmuş ve öldürülmüş bir kimlik değil bu yaşamın- sevginin temsilidir.

O, sevgiyi yalnızca öğütlememiş; yaşamının her anında uygulayarak göstermiştir. Bir düşmanını affederken, bir yetimi okşarken, bir kediyi incitmemek için elbisesini keserken, sevginin Allah’a giden yoldaki en büyük ibadet olduğunu öğretmiştir.

Kur’an’da onun “âlemlere rahmet olarak gönderildiği” söylenir. Rahmet, sevginin merhamete dönüşmüş halidir.

Bu yüzden İslam, sadece inanç ilkeleri değil, sevgiyle yaşanan bir bilinç hâlidir. Allah sevgisi, insan sevgisine dönüşmeden eksik kalır. Çünkü her insan, her canlı, her nefs, O’nun bir nefesidir.

Mevlânâ “Sevgi, bütün dinlerin dinidir” diyerek tüm toplumsal katmanları yaşamanın ve anlamanın varacağı yeri sevgi olarak odaklarken Yunus Emre bunu Türkçenin kalbinden “Yaratılanı severim, Yaradan’dan ötürü” diyerek sevginin yaratıcı ruh olduğunu dilin önemi ile birlikte vurgular.

Sevgi, kişiye göre farklı katmanlarda tezahür etse de bunun nihayeti insanın kendi benliğini aşarak bütün varlıkla bir olduğunu fark etmesi, ona dönüşmesidir.

Bu farkındalık, Kur’an’ın “Kim kendini arındırırsa, kurtuluşa erer.” (Şems, 9) ayetinde ifadesini bulur.

Arınmanın yolu da sevgidir. Çünkü sevgiyle meydana gelen bedenimiz dünya hayatına dönüşerek var olabilmektedir. Sevgi, savunmasız ve yalın halde olduğundan onu koruması gereken değer ve duygular gerekmektedir.

Bu değer ve duygular bir yerde sevgiyi koruyup ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu nedenle nefret, kibir ve kıskançlık, egoistlik gibi duygular ancak sevginin ortaya çıkması ve vücut bulmasıyla erir. O nedenle sevgi daima korunup beslenmesi gereken kafeste nazik bir kuş olarak remzedilmiştir.

İslam’ın kalbine dönüldüğünde, Peygamber’in öğretisinin özünde şu hakikat yatar! “iman, sevgisiz tamam olmaz “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız” der. Demek ki sevgi, dinin süsü değil, temeli, barış da bu sevginin meyvesidir.

Bugün dünya yeniden bu ilahi muhabbeti hatırlamaya muhtaç yaşamaktadır. Bu nedenle sevgi artık sadece bir duygu değil, insanın varoluş amacı ve yaşam biçimi olmalıdır.

İslam’ın özüne uygun, farklı yaşayan her topluluğa evrensel birliği amaçlayan eğitim programı ve üretim dolaşım ve tüketim planlaması ile insanlığın bu ruha kavuşacağı düşünülmektedir.

Bu ruhtan doğan bilinç tüm varlığı varoluşun kutsal emaneti olarak göstererek birlikte yaşamın yolunu açmıştır. Sevgi muhabbet dolu yaşamlarımızla ve işimizi en güzel şekilde yapmakla bunu gelecek kuşaklara aktarmak amacımız olmalıdır.

KENDİNDEN KENDİNE: BİLİNÇ OLMAK

İnsanın kendisiyle ilişkisi, çoğu zaman hazır verilmiş bir haritanın içinde (kader çizgisi) başlar. Ailesinin sesi, toplumun görgüsü, inandığı dinin öğrettiği değerler, okuduğu kitapların dili…

Bütün bu katmanlar, insanın iç dünyasında yavaş yavaş bir “ben” biçimi örer. Kişi, o biçimle görür, o biçimle düşünür, o biçimle değerlendirir. Ama bir zaman gelir o biçim artık dar gelir.

O vakit insan sorar: iyi ve kötü yargılar kendimi oluşturduğuna göre tüm varoluşu yaratanın da tanrı olduğuna göre onun yarattığını iyi ve kötü diye tasnif kişiye göre ve kişiye göre de değişken ise eşyanın ve kendi hakikatime nasıl ereceğim?

Beni ben yapan değerler olmasa, neyi nasıl anlayacağım? Bu bağlamda ya benliğine sarılarak nefsini rab edinir ya da sevdiği değer verdiği bir kapıya.

Kendini kendinden nasıl arıtmak, boşaltmak. Bu birey için bir kırılmadır. Kendini kendi yargılarından çözmek, insanın ilk büyük içsel cesaretidir. Artık inandığı şeyleri sadece inanmak için değil, anlamak ve yeniden doğurmak için taşır kalbinde.

Kendinden kendini arındırmak… işte bu, benliğin kabuğunu çatlatan ilk sancıdır. Tıpkı bir tohumun toprağı yararak ışığa yönelmesi gibi.

Fakat boşluk korkutur. İnsan, kendi değerlerinden soyunduğunda bir anlığına anlamın da elinden kaydığını hisseder. İşte o an, dış katmanlardan iç çekirdeğe doğru yürüyüş başlar: kültürün kalıplarından geçerek sezgiye, inancın biçiminden geçerek öz inanca, bilginin yükünden geçerek bilincin kendisine varmak…

Bu yürüyüşte her şey yeniden anlam kazanır. Artık dışsal olanla içsel olan arasında bir sınır kalmaz; insan hem çağının bilgisiyle yoğrulur hem kendi öz sesiyle konuşur. İnancı da bilgisi de eylemi de dışarıdan alınmış değil, kendinden doğmuş bir varoluşa dönüşür.

Kendinden doğmak; bu, artık sadece bireysel olgunlaşma değil, varoluşun bireyde yeniden var olmasıdır.

Evrenin sürekliliği, tarihin birikimi, kültürün sesi hep birlikte bireyin iç alanında yankı bulur. Orijinallik, işte bu yankının özgün titreşimidir: hiçbir şeyden kopmadan, her şeyi kendinde yeniden kurmak.

Ve sonunda insan şunu kavrar: Kendini boşaltmak, hiçliğe varmak değil; kendinden doğmak, yalnızca yeni bir ben değil, varoluşun bilinci olmaktır.

Tıpkı mevsimlerin döngüsünden doğan değişim ve dönüşümle kadim hayat gibi dışsal katmanlar, içsel derinliğe eridikçe, birey artık bir kişi değil, bir tanıklık hâline gelerek bilincin kendisine dönüşür.

Bu durum Enbiya suresi 104. Ayette belirtilmiştir. “O gün göğü, yazı tomarını dürer gibi düreriz. Yaratılışı ilk defa nasıl başlattıysak, onu yine biz iade ederiz. Bu, üzerimize aldığımız bir vaaddir; şüphesiz biz bunu yaparız.”

Mag’dan Magog’a: Batı’nın Çaldığı Ateş, Unutamadığı Kelime

Eski Farsça “maguš” kelimesi dikkat çekici. Anlamı basit değil: bilen, ayini yöneten, ateşi koruyan. Ne kral ne köylü. Arada ve tehlikeli. Mag, doğayı zorlayan değil, onunla pazarlık eden kişidir. Ateşi yakar ama sahiplenmez. Bilgisi yazılı değildir; aktarılır. Bu yüzden denetlenemez. İşte ilk korku burada doğar.

Bu kelime Yunan’a geçtiğinde magos olur. Anlam kayar. Ritüel bilgisi “garip”, “yabancı”, “şüpheli” bir hâl anlamını alır. Roma’da magia olur: artık bilgi değil, kuşkulu güçtür. Batı’nın ilk refleksi burada görülür: Anlamı dönüştür, ama kaynağı kullanır. Mag’dan kork, ama ateşini söndürme.

Sonra kelime Avrupa dillerinde magic olur. Bugün eğlenceye, illüzyona, numaraya indirgenen şeyin kökünde, toprağın içinden metali çıkaran, ona anlam yükleyen, şekil veren gerçek bir bilgi vardır. Magic’in itibarsızlaştırılması tesadüf değildir. Çünkü magic ciddiye alınırsa, meşruiyet sorusu doğar: “Bu bilgi kimden geldi?”

Aynı kökten majeste çıkar. Latince maiestas. Yücelik, dokunulmazlık, üstünlük. Burada Mag’ın bilgisi bedene taşınır. Artık ateşi bilen, ona hükmeden rahip değil, ateşi temsil eden kral vardır. Ritüel saraya alınır, kontrol altına sokulur. Magic bastırılır, majeste yüceltilir. Ama kök aynıdır: magh- — güç.

Doğu hattında kelime başka bir yol izler. Arapça mucize ortaya çıkar. “Acze düşüren şey.” Yani insan bilgisini askıya alan olay. Magic ile mucize arasında teknik bir fark vardır ama işlev aynıdır: Düzenin arkasında daha büyük bir düzen olduğunu hissettirmek. Biri ritüelle, diğeri ilahi müdahaleyle yapar. İkisi de insanın haddini hatırlatır.
Korkunun Adı: Magog Şimdi korkunun kelimesine geliyoruz: Magog.

Go ve Magog, Ye’cüc / Me’cüc etnik bir tanım gibi algılansa da soyut bir bir anlam üretimidir denebilir. Tevrat’ta (Hezekiel, 38-39), İncil’de (Vahiy, 20:8), İslam yorum geleneğinde Magog, sınırın ötesinde tutulan kaostur. Magog’un net bir dili, kültürü, sanatı yoktur. Çünkü Magog, tanımlanmamış bilgidir. Bu halkların o dönemde yaşayan Türkler olarak yorumlanmıştır. Aslında korkulan ulaşılamayan – kontrol edilemeyen Mag’dır.

Kim Mag’dan korktuysa, Magog’u o üretti. Varoluşu yöneten bilgiden korkan, onu kıyamete erteledi.
“Şimdi değil, sonra gelecek.” “Burada değil, orada.” Bu yüzden Mag geçmiştedir, Magog hep gelecekte.
Bu hattın dönemsel maddi karşılığı İskit / Luristan bronzlarıdır. Toprağın içindeki metalin ruhunu çıkaran bve ona şekil veren bilgi. Tamamen teknik ve tamamen mit’e dönüşen. Günümüzde ise teknik olarak sıradanlaşan bir teknik. Mana olarak da insanın özünün ne olduğunun ve neye evrile bileceğinin eylemselliği. Hasan Sabbah örneği.

Bugün Batı’nın yaşadığı kriz de kelimeseldir. Magic’i oyuncak yaptı, mucizeyi reddetti, majesteyi sembole indirdi. Elinde güç kaldı ama anlam dağıldı. Bu yüzden sürekli yeni Magoglar üretmek zorunda. Yeni tehditler, yeni barbarlar, yeni kıyametler.

Ama etimoloji affetmez. Kelime geri çağırır. Mag hâlâ magic’in içinde durur. Magic hâlâ majestenin gölgesindedir. Magog ise korkunun dildeki izidir.
Tarihsel serüven şunu söylüyor: Bilgiyi çalabilirsin. Tekniği alabilirsin. Ama kelimenin hafızasını susturamazsın.

Saygılarımla,18.12.2025, Gaziantep, Ahmet Beyazlar