Aşkın Nefesi: Sümer’den Modern İnsana Eros’un Dönüşü

İnsanın en eski sezgisi, bugün de olduğu gibi, yaşamın görünmeyen bir nefesle sürdüğünü fark etmesiydi.

Peki, o nefesi hissetmediğimizde mi, yoksa artık alamadığımızda mı ölürüz? Bu sorunun cevabı, okuyanın anlayışına göredir.

Bilinen ilk yazılı kaynaklarda-Sümerler’in Dumuzi’nin Rüyası ve İştar’ın İnişi destanlarında-Dumuzi’nin İnanna ile birleşmesiyle çiçekler açar, mahsuller çoğalır, başaklar baş verir, hayvanlar yavrular ya da yumurtlardı.

Dumuzi’nin yeraltından yeryüzüne çıkışı, baharın başlangıcı sayılmıştır. Bu olay, Anadolu kültüründe yüzyıllar sonra Hıdırellez olarak yaşamaya devam etmiştir.

Onlara göre her yeşeren dal, her doğan çocuk, her taşan ırmak bu kutsal kudretten pay alırdı.

Evrenin özü, görünmeyen ama her varlıkta hissedilen can verici özdü. Bu güç yalnızca yaratmaz, aynı zamanda bağlardı: göğü yere, suyu toprağa, ruhu bedene…

Zaman geçti, inanç biçimleri değişti.

Anadolu’nun dağlarında bu yaratıcı enerjiye Dionysos adı verildi. Artık o yalnız doğayı değil, insanı da sarhoş eden, coşturup çözülmeye götüren bir ilke olmuştu.

Dionysos, toprağın ve insanın aynı döngüye ait olduğunu hatırlatıyordu: Her şey ölür, ama yeniden doğar. Kırılan her kabuk, yeni bir yaşamın başlangıcıdır. Bu yüzden onun inancında sarhoşluk bir kaçış değil, varlığın derinliğine inişti.

Sonra Yunanlılar geldi; o eski “yaşama kudreti”ni yeniden adlandırdılar: Eros.

Başlangıçta Eros, evrenin yaratıcı çekimiydi-gökleri birbirine bağlayan ilk kıvılcım. Zamanla insana yöneldi: gözde, bedende, arzuda görünür oldu.

Platon ise onu yeniden düşünceye çevirdi.

Eros artık bir tanrı değil, ruhun Tanrı’ya yükselme isteğiydi.

İnsanın kendi eksikliğini fark etmesi, onu arayışa iten ışıktı. O ışık, “önce kendini tanı” sözüne eyleme geçerek varlığa ve varoluştaki işleyişin insanda tamamlanma ve bilinme olarak parladı.

Tasavvuf bu çizgiyi içe çevirdi. Varoluşu anlama çabası bireyin kendini aşkla varoluşa adamaya dönüşerek bu birlikle doğan yaşam tarzını doğurdu. Artık yaratılmış yaratan için hoş görülüyordu.

Artık Eros’un oku kalbe saplandı. “Ben seni sevdim ey Hak,” diyen derviş, Platon’un merdivenini iç dünyasında yeniden kurdu.

Her basamakta bir benliğini bıraktı, her adımda biraz daha yandı.

Tasavvufta aşk artık bir kavram değil, varoluşun özüdür.

Mecnun’un Leyla’da bulduğu, Yunus’un “Benim işim sevmektir” diye özetlediği şey; evrenin ilk nefesinden gelen o yaratıcı hayat enerjisinin insandaki yankısıdır.

Aşk, insanın kendini tanımasını ve varlıkla bağ kurmasını sağlayan yüce kudrette anlam kazandı.

Modern insan, dönüştüğü teknolojinin gürültüsünde; ışığın yerine ekranı koyan, ağaçtan, topraktan, bedenden ve kalpten uzak düşen bir varlık olarak aynı sorunun etrafında dönüyor: “Ne için yaşıyorum?”

Bu soru, Eros’un hâlâ içimizde olduğunun bir kanıtıdır. O, bireyi evrensel insana dönüştürerek varoluşu yeniden birleştirmek isteyen aynı kudrettir.

O nefes, doğada hep eser.

Sümer destanlarında yenilenmiş, kutsal kitaplarda Habil ve Kabil’in kurban öyküsünde sembolleşmiş, Anadolu’da Dionysos’un coşkusuna dönüşmüş, klasik çağın sanatını doğurmuş, Platon’un merdiveninde bilgiye, tasavvufta Mevlana ve Yunus’un dilinde ilahi aşka bürünmüştür.

Aşk, insanlık tarihinin en eski teması olarak edebiyatla ebedileşmiştir.

Şimdi, aşk her zamanki yeri olan seven gönüllerle varoluşun dağılmış hâli içinde varlığını sürdürürken yeniden ortaya çıkma arzusu yine seven kalplerde ışıldıyor.

Belki de aşk artık bir kişide değil, varlığın kendisinde aranmalı. Çünkü aşk, hiçbir zaman yalnızca iki kalp arasında değildi; o, evrenin kendini yeniden üretme arzusuydu.

Artık Eros’un okları göğsümüzü değil, bilincimizi deliyor: “Uyan,” diyor, “yaşamı hisset. Çünkü sen hâlâ o nefessin.”

Erkeğin Buğdayı Yediği Gün

Bir zamanlar insan, doğanın çocuğuydu.

Toprağın nabzını kalbinde duyar, rüzgârın sesini kendi nefesi sanardı.

Sonra bir gün, erkek buğdayı yedi.
O günden sonra doğa artık ona ana değil, tarlaydı.
Toprak, kutsal emanet olmaktan çıktı; mülke dönüştü.
Erkek toprağı işledi, ama aslında kendini işliyordu-
kendini doğanın üstüne, doğanın yerine koyuyordu.

Buğdayla birlikte insan yerleşti, sınır çizdi, sahip oldu. Lakin sahip oldukça eksildi.
Doğayla birlikte var olmaktan, doğayı kendine ait kılmaya geçti.
Ve böylelikle “sahip olmak” bilinci doğdu:
benim toprağım, benim kadınım, benim evim, benim Tanrım.

Oysa sahip olmak, varlığın bilincini değil, korkusunu besler.
İnsanın gerçek dönüşümü, sahip olmakta değil, sahip çıkmakta gizlidir.
Sahip olmak, bir şeyi kendine katmak ister;
sahip çıkmak ise kendini ona katmak.
Biri egemenliktir, diğeri tanıklıktır.

Buğdayı yiyen erkek, doğayı evirdi ama kendi benliğini zincirledi.
Doğayı düzenledi ama ruhunu daralttı.
Oysa sahip çıkmak, evrimin içsel yüzüdür-
doğanın düzenine, toprağın döngüsüne, varlığın kendi işleyişine tanıklık etmektir.

Gerçek sahiplik, eşyada değil, bilinçtedir.
Her şeye sahip çıkmak, her şeyin kendi hakikatine tanıklık etmektir.
Bu tanıklık, insanın varoluş bilincidir.

Belki de insanın kurtuluşu, buğdayı yeniden yemekte değil,
onu yeniden anlamak için toprağa dönmekte, sahip olmadan sahip çıkabilmekte.

Çünkü sahip olmak, varlığı daraltır, tüketir, öldürür.
Sahip çıkmak ise varlığa hayat bahşeder, sürdürür.
Ve insan, ancak sahip çıkabildiği şeye gerçekten aittir.

Doğa Bir Kitap, İnsan Onun Okuyucusu

Doğa dili her yerde aynı; dünya döngüsü dışarıda güneşi görünür kılarken içerde onu hissedecek varlıkları dönüştürür.

Rüzgâr eser, yağmur yağar, güneş doğar, tohum filiz vererek ormanları meydana getirir. Hayvanlar bunları yiyerek dönüştürür ve çeşitlendirir.

Bu dil, biçimsiz ama canlı bir kelâm, evrensel bir yankıdır.

İnsan ise bu yankıyı duyar, kendi bilinciyle çevirir ve toplum dilini yaratır. Toplum dili farklıdır; çünkü her kültür, bu evrensel sesi kendi tarihinden, coğrafyasından, değerlerinden geçirerek kültürleşir. Doğa sabittir, insan değişkendir; dil de bir yerde bu yaşantıyı sağlayan canlı organizma.

Her varlık bir harftir- kelimedir. Ağaç yapraklarıyla ses taşır, taş ağırlığıyla mana saklar, su akışıyla ses vererek ritm meydana getirir. İnsan bu akışın melodisini duyarak dans eder.

Evren, bu harflerden oluşan dev bir metindir. İnsan, bu metni okuyan bilinçtir. Rüzgârın hışırtısı, kuşun ötüşü, suyun akışı-bunlar insanda mayalanıp kelimelere dönüşmeyi bekleyen seslerdir.

İnsan, nefesi ve sesiyle bunları harflere çevirir; simgelerle anlam üretir. Böylece doğa dili, toplum dilinde yankı bulup şiir olur. Şiir sevenlerde şarkı olur türkü olur. Derken o insanda bedenleşir dans olur birleşir halay olur. Düğün olur.

Mana, ses ve bağlam bir araya geldiğinde dil, sadece iletişim aracı olmaktan çıkar; varlığın kendisi hâline gelir. Mana özü, seste tezahür eder, düşünce ve istekler bağlamı onu yönlendirir.

Bir kelimenin anlamı yalnızca sözlükte değildir; ritminde, tonunda, nefesinde gizlidir. Doğadaki her harf de aynı şekilde, varlığın kendi içsel titreşimiyle konuşur.

İnsan harf olarak doğanın varlıklarına karşılık gelir. Bizim dilimiz, doğanın yankısının simgesel çevirisidir. Bir ağacın hışırtısını, kelebeğin uçuşunu, yaprakta yansıyan güneşin parıltısı yaşamın kendisidir. Onu görüp duymak ve ona yönelip gönül vermek, insanın doğayla buluşma biçimidir.

Her harf, bir yaratımın yankısıdır; ses insanda titreşerek anlama dönüşür. Doğa kitabını okuyan insan, varlığın gizemini keşfederek anlamın ve bilincin köprüsünü kurar.

İşte bu yüzden doğa dili her yerde aynıdır, ama toplum dilleri farklıdır. İnsan, doğadaki harfleri okurken kendi bilincini de keşfeder. Ve bu birlikle her kelime, varlığın bir yankısıdır; her ses, bir mana, her bağlam ise insanın anlam yolculuğunda bir rehberdir.

Doğa bir alfabe, insan onun okuyucusu idrak edicisidir. İdrakten doğan ise hakikat güneşinin varoluş bilincidir.

Okuyabildiğimiz ölçüde, evrenin metnini anlayıp kendi varlığımızı kavramaya yaklaşırız. Okumak anlama, anlama yaşama dönüşerek dünyamızı kurar. Hayır söyleyelim, hayır duyalım, güzel bakalım, güzel görelim. Güzele güzelliklere erelim.

Bereketin Kırıntısı

Bir zamanlar, malı azalan bir adam varmış. Kazancı tutmaz, emeği sonuç vermez olmuş. Bilge bir komşusu ona demiş ki: “Çocuklarına kuru ekmek yedir; ama ekmeğin kırıntısı yere düşmesin.” Adam, çocuklarının boynuna önlük bağlamış. Kırıntılar dökülmesin, bereket yitmesin diye.

Derler ki o günden sonra, adamın rızkı yeniden artmış. Bu küçük hikâye, yalnızca bir ahlak öğüdü değil; insanla varlık arasındaki bağın en sade ifadesidir. Çünkü bereket, insanın evrenle kurduğu şükran ilişkisidir.

Bu hikâyeye nerden gelindi denilirse: Çöp kutularına ve bina çevre duvarlarına asılan ekmek poşetleri, atılan kıyafetler, kullan at ve tüketim endüstrisi… rüşvet ve komisyon ile alınan ihaleler ile ortaya savrulan milyonlar ve karşılığı enflasyon olarak toplumsal değer kaybı…

Netice elimizden binlerce lira gelip geçerken yine tükettiğimiz rızkımız ve gerisi hayatımızda bıraktığı atıklar, stres, hastalıklar… ve geçip giden ömürler…

Bereket, nicelik değil nitelik meselesidir. Bir lokmanın doyuruculuğu, bir tarlanın verimi, bir sözün etkisi-bunların tümü sayıyla değil, ruhla, verilen mana ile ölçülür. Bereket, varlığın akışkanlığıdır; bir şeyin kendi sınırını aşarak başka varlıkları da yaşatmasıdır. Üretip paylaşmanın adıdır bir yerde.

Bu yüzden bereket, insanın iç dünyasındaki dengeyle başlar.

İçinde hırs, nankörlük, israf olanın dışına bolluk doğmaz. Zira evren, verene vererek, tutana tutarak karşılık verir. O nedenle dinler vermeyi, paylaşmayı öğütler.

İsrafla salınan para ve eşyalar da bir berekete vesile olmaz.

İşte içinde bulunduğumuz toplum yaşamında etkisi… Bunu ancak emeksiz, bedelsiz elde edilen bir nesnenin nasıl bir etki bıraktığı ile yüzleşenler anlar.

İslam kültüründe bereket, Allah’ın “ziyade kılma” sıfatıyla ilgilidir. Azdan çok, eksikten tam, noksandan hayır yaratma kudretidir.

Sofrada besmeleyle (tanrı adına-tanrı adıyla) başlamak, gazdan tozdan devinerek gelen varoluş içinde verilen emek çekilen zahmetlerle nimet haline gelen varlığın, yenilen ekmeğin kırıntısını bile ziyan etmemek; üretici olan bireyin varlığa duyduğu saygının, varoluşu meydana getiren nimetlerin kendi şükrünü bilme ve bildirmesinin ifadesidir.

Bereketin bir yüzü toprakta, diğer yüzü insan kalbindedir. Kalp cimrileşirse toprak da kurur. Kalp şükrederse, çöl bile yeşerir.

Bugün her şey çoğalıyor-veri, üretim, seçenek, ses. Ama bereket azaldı. Çünkü çoğalmak başka şeydir, çoğaltmak başka. Bereket, tüketmenin değil çoğaltmanın bağlantı oluşturmanın sanatıdır. Bir paylaşımın, bir gülüşün tüm sıkıntıları yok ettiğinin ve insana hayat vererek yenilediğinin bilincidir.

Kırıntı, küçük olandır-ama bereket, her zaman küçük olandan filizlenir. Bir tohumdan, bir selamdan-dua’dan, bir farkındalıktan.

Kırıntıya hürmet eden, bütüne kapı açar. O yüzden, hikâyedeki adamın önlükleri yalnız çocuklarını değil, insanın kendini de korur aslında.

Kırıntı yere düşmesin diye eğilen insan, gururundan da eğilir; varlığın karşısında saygıyla durur. Ve belki o anda, bereket yeniden döner. çünkü insan, verenle arasındaki dengeyi hatırlamıştır.

Bereket, bir hâldir-azdan çok, çoktan huzur çıkarabilenlerin hâli. Kuru ekmeğin kırıntısında bile emekle örülerek doğan anlam görenlerin hâli. Zamanın bereketi, emeğin bereketi, dostluğun bereketi… Hepsi aynı kaynaktan akar: yaşamın kutsallığı, varoluşun, yaşamanın farkındalığındadır.

Asıl mucize, bir önlükle düşmesine mani olunan o kırıntıya verilen değerde saklıdır. Bu kadar israfa karşı İnsanın hâlâ hayata, emeğe, üretime, değer verip değer bilip paylaşmanın yüceliğine saygı duyabiliyor olmasındadır.

Din, Dinlemek ve Dinlenmek

Sözlükler din ve dünya kelimelerinin aynı kökten türediğini söyler. Din: yasa, düzen, ölçü, borç, karşılık, hüküm anlamında. Dünya; ednā (en yakın, en aşağı) anlamında düşüncenin uygulama sahası manasındadır.

Güzel Türkçemizde “tın” sesi var. Kulak vermek, dinlemek fiilinden evrilmiştir. Bu fiil nefes, soluk alma anlamını taşır. Bu bağlamda “tın” hem ses hem can, hem de ruhsal titreşim manasına gelir.

Din; dünya ve dinlemek her ne kadar Arapça ve Türkçe ayrı kök sözcükler olarak belirtilse de söylenen sözü-varlığı dinlemek- olana-söylenene kulak verip anlamak ve anlam katmak, varoluşla birleşmektir.

Yine sözlükler ‘din’ kelimesinin kökünün eski Zerdüşt inancının dili olan Avesta’ca ‘daenā’ anlamak, yargılamak sözcüğü ile eş kökenli olarak Elam dilinden alındığını belirtmektedir. ’Daena’ akıl daana ‘sözü akledip anlayan’ manasıyla kültür dünyamızda yer edinmiştir.

İnsanın kulağı, yalnız dış dünyanın seslerini değil, varoluşun en derin yankısını da duymak için yaratılmıştır Tını iç ses ve dışarıdaki varoluştan gelir.

Fakat insan, yalnız duyan bir varlık değildir. Duyduğuna uymayı da ister. İşte burada din doğar. Din, bir topluluk kuralı değil, ilahi varoluşun düzenini anlama ve katılma biçimidir.

Tın’ı-tin’in sesini duymak yetmez; o sesin ritmine girmek, onunla titreşmek gerekir. Bu yüzden “dinlemek”, aslında din’lenmektir. Kim varoluşun sesine gerçekten kulak verip dinlerse, din’lenip (ona dönüşüp) onunla uyum içinde yaşayarak susmayı da öğrenir.

Bin yıllardır kullanıla gelen din kelimesi bu kullanımdan ötürü kültürleşerek kirletilmiştir. Kök anlamıyla ilahi yasa, yani varoluş ile insan arasındaki uyumu sağlayan bağ olarak din, kulu yaratıcısına götüren maddi ve manevi eylemler-uygulamalar bütünü anlamındadır.

Bu manada din’lenmek yorgunluktan sonra yatıp uyumak olarak anlaşılsa da çıkılan bu yolun sonunda ortaya çıkan dindar insan anlamındadır.

Dinin zaman ve mekâna göre adı ve yöntemi değişse de gerçekliği insan var oldukça sürecek bir yöntemler bütünüdür.

Din, dünün mitolojisi, töresi, dogması kullanım sahasına ve gereksinime göre iken bugün bilimselliğe ve toplum yasalarına evrilmiştir.

İçinde bulunulan toplumla uyum içinde olmayı bilmek anlaşılsa da aslolan din’leyip din’lenerek evrensel varoluş yasaları ile balanslı (uyumlu) yaşamaktır.

Kök anlamıyla din herhangi bir ideolojinin veya kültürün ritüeli olmayıp varoluşun kendi yasası olup evrenin işleyişine uyumlu yaşamaktır. Yani din, insanın varoluşla uyum kurma biçimidir. Bu yönüyle yasa değil, uyumun yöntemidir.

İnsan zihin ve bedenin yasaya uyum sağlamasıyla huzur bulur. Bu huzur, dinin nihai hâli insanın dinginliğidir. Çünkü artık dışsal bir yasa değil, içsel bir uyum olarak yaşanır.

Başka deyişle tın: ruh, ses, can, titreşim.

Din: uyum yasa, yöntem.

Tının düzeni, işitme yolu.

Dünya da tının yoğunlaştığı düzey, yaşama alanı anlamındadır.

Yani dünya tının (tin’in) yankısını taşır. Bir yerde ilahi nefesin donmuş halidir. Bir başka deyişle insan hoparlör ve mikrofon olarak varlığı dinleyip dile getirendir. Yaşam ise bu tınılara uygun melodilerle uyum içinde yaşama becerisidir.

Ademin Çağlara Yayılmış Bilinci

Her şey düşüncedir, der içten bir ses. Madde, zaman ve mekân hepsi bir bilincin kendini sz biçimi… Eğer öyleyse, dünyaya yayılan bütün insanlar, bütün bilimler, bütün peygamberler aslında idrak eden tek bir varlığın farklı aynalarından yansıyan suretlerdir.

Bir “Adam” vardır; adı insandır, ama bu insan tekil değil, süreklidir. Çağlardan çağlara geçer, isim değiştirir, kıyafet değiştirir, dili ve inancı bile değişir, ama özü değişmez: o, bilincin kendini fark etme sürecidir.

Fen bilimlerinde o Adam, atomu çözen, ışığın kırılışını anlayan, evrenin düzenine akılla bakan yanını yaşar. Sosyal bilimlerde, o bilincin kendi iç örgüsünü, toplumun ve insan ruhunun örüntülerini çözmeye koyulur. Bir başka zamanda ise şiir olur, gönül olur, “kendini bilen” olur.

O Adam bazen peygamberdir, bazen filozof, bazen derviş.

Bazen Newton’dur, yerçekimini fark eder; bazen Yunus’tur, “ben gelmedim dava için” der.

Hepsi aynı bilincin farklı evreleridir-o tek Adam’ın, evren boyunca süren kendiyle konuşmasıdır.

Zaman, o bilincin genişlemesidir yalnızca; mekân, onun yankısı.

Bir çağda taşla konuşur, bir çağda yıldızla, bir çağda kalple.

Ama ne konuşursa konuşsun, hep aynı cevapla karşılaşır: “kendini bilmek, kendini tanımak, kendini yaşamak.”

Belki de Tanrı’nın insanda ol dediği şey “kendini fark eden bilinç”tir. Bu yüzden peygamberler farklı değildir birbirinden, bilginler de öyle. Hepsi aynı akışın, aynı Adam’ın yaşamalarıdır.

Ve şimdi biz, binbir isim resim ve düşüncedeki bu çağın insanları olarak kendimizi kendimiz sansak da hâlâ o Adam’ın saçılmış halleriyiz. Farklılığımız farkındalığımızın yansımaları olarak hayatı ziynetlendirmiştir. Mesele içimizdeki orijinal birliğe kavuşup olduğumuz yerde o adamın temsil ettiği noktada ışıldaya bilmek. Yani güneş gibi her varlığa eşit bakabilmede.

Belki de birey olup bir bilgisayar ekranına bakan, atomları parçalayan, ama hâlâ kendi içindeki sessizliğe yabancı olan aynı bilinç. Yol bitmedi. O Adam hâlâ yürüyor.

Her doğan insanla bir kez daha başlıyor, her düşünen zihinle yeniden şekilleniyor. Belki bir gün, dinlerin büyük kıyamet dediği olacak; o Adam kendi bütünlüğünü hatırladığında, zaman da bitecek, mekân da dağılacak-çünkü bilincin kendini bilmesi tamamlanacak. Ve o gün, “bir adam” değil, “bir olan” kalacak

Yüzleşmek

İnsan hayatı çoğu zaman bir kaçışın hikâyesidir. Kaçtığımız şey çoğu zaman dışarıda değil, içimizdedir. Bazen kendi hatamız, bazen eksikliğimiz veya bastırdığımız bir öfke, bazen de yüzüne bakmaya cesaret edemediğimiz hakikat. İşte bu noktada “yüzleşmek” kavramı ortaya çıkar. Kendinden kaçmamayı, gerçekle doğrudan temas etmeyi ve tümlenmeyi ifade eder.

Psikolojide yüzleşmek, iyileşmenin ilk kapısıdır. İnsan, geçmişinden, travmalarından, suçluluklarından ne kadar kaçarsa, iç dünyası o kadar daralır. Terapide ise kabullenme ve sebep sonuç bağlamında varoluş içinde çözümleyerek bilincine erme, açığa çıkarma, iyileşmenin temelidir.

Kaçtığımız her ne ise onu kabullenip içselleştirdiğimizde o olumlu bir etkiye dönüşür. Onu fark etmedikçe veya reddetmekle daha da büyür. Huzursuzluk kaynağı olmaya devam eder ve bu kanıksanarak karaktere dönüşür.

Felsefe açısından yüzleşmek, hakikate açılan sorgulamanın adıdır. Sokrates’in “sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez” sözü, aslında insanın kendi varlığıyla yüzleşmesinin zorunluluğuna işaret eder.

Heidegger insan ölüm gerçeğiyle yüzleşmeden özgün yaşayamaz der. Dinde de ölümün bir zevk ediniş olduğu belirtilerek “ölmeden evvel ölünüüz” buyurulmuştur. Ölüm, en büyük aynadır: insan kendi sonluluğunu gördüğünde hayatın anlamını da kavrar.

Burada ölümün aynı zamanda akışkanlığa aykırı anlayışlarla yüzleşilerek düşüncenin aslı olan varoluşla kaynaşmasına dikkat çekilmiştir.

Tasavvufta ise yüzleşmek, nefsin derinliklerinde saklı duran benlik perdeleriyle hesaplaşmaktır. İnsan, kibir, öfke, hırs ve tamah ile yüzleşmeden Hakk’a yaklaşamaz. Hz. Peygamberin“Nefsini bilen Rabbini bilir” sözü bu hakikati dile getirir. Kendi iç karanlığını ortadan kaldırmadan ışığa varamaz.

İnsan değer yargılarının ve yaptıklarının sahibi olarak kendi eylemine gerekçe üretme kapasitesinde olduğundan ve bu eylem ve yargıları parçalar halinde olduğundan hep karşıda görür ve benliği kendi kendisiyle yüzleşmeye razı olmaz. O nedenle “kişi kendinden bilir işi” denilerek yargıların altında yargılatanın bulunduğuna dikkat çekilmiştir.

Bu nedenle bireyi gösterecek bir boy aynasına, yani varlıkla ve kendisiyle barışık bir model olmalıdır.

Bireyin bireysel, toplumsal yargılarını doğa ve ilahi sistem ile yüzleştirip kişinin kendi kendi ile yüzleşmesini sağlar.

Sonuçta yüzleşmek bir yok’a çıkma, cesaret işidir. Kişiyi, hakikatin arındırıcı yüzüyle buluşturur. Bunun acısının derecesi bireyin egosu ile doğru orantılıdır. Kaçış belki konfor sağlar, ama geçicidir; yüzleşmek ise acı verebilir ama kalıcıdır.

İnsan hem kendisiyle hem de varoluş ile barışmak istiyorsa, önce aynaya bakmayı öğrenmelidir.

O ayna her ne kadar akıl ve bilim ile parlasa da iç arıcalık olmadan aydınlanmaz.

O nedenle yaptıklarımızla yüzleşmek halleşmek, hatalarımıza kusurlarımıza sahip çıkarak gazilik madalyası gibi göğsümüzde taşımak, her şeyi ihata eden ve dengeleyen sevgi duygusunun ortaya çıkmasıyla yepyeni bir hayatın kapısı açılacaktır.

Yok’a Doğru İnsan

İnsanın yolculuğu bedende başlar. İlk dürtü hayvansaldır: açlık, korku, üreme, barınma. Bu temel itkiler, yaşamı korumak için zorunludur.

Fakat yalnızca hayvansal dürtülerle yaşayan varlık, sadece hayatta kalır; varoluşunun anlamını bilmez.
Bir sonraki basamak duygudur.

İnsan hissetmeye başlar: sevinç, hüzün, kıskançlık, şefkat… Duygu, hayvansal dürtüleri aşar, içsel bir renk katar. Duygu sayesinde ben ve öteki arasındaki mesafe kısalır. Yine de duygunun tek başına rehberliği çoğu zaman yanıltıcıdır; sevgi bağlar, ama nefret de esir eder.

Zihin ve kavrayış, insanın kendine bakma yetisini açar. Zihin, duyularla gelen veriyi işler; düzen, neden, sonuç arar. İnsan artık yalnızca hisseden değil, düşünen bir varlıktır. Ancak çıplak düşünce, çoğu kez kuru bir mekanizmadır; kalbin sıcaklığı olmadan, gerçek insanlık eksiktir.

Akıl, zihinsel kavrayışı ilkeye bağlayan güçtür. Akıl, “neyin doğru, neyin yanlış olduğunu” ölçer. İnsan aklıyla doğayı, toplumu, hatta kendini düzenlemeye çalışır. Ama akıl, duygudan koparsa, soğuk bir hesap makinesine dönüşür.

O yüzden insan, duygu ile aklı birleştirmek zorundadır. Empati bu birleşimin ilk adımıdır. Empati, başkasının gözünden bakabilmektir. Sadece kendi hazlarını ve çıkarlarını değil, ötekinin acısını da hesaba katmaktır. Bu noktada insan, yalnızca “ben” olmaktan çıkar, “biz”e yaklaşır.

Bilme ise deneyimle derinleşir. Kitaplardan öğrenmek yetmez; yaşamak, yanılmak, acı çekmek gerekir. Deneyim, bilgiyi ete kemiğe büründürür. İnsan, bildiğini hissetmeye, hissettiğini yaşamaya başladığında gerçek anlamda dönüşür.

Sonunda inandığına dönüşür. Çünkü insan, zihninin ve kalbin bütün ürünlerini kendi varlığında gerçekleştirirse, inanç artık soyut bir fikir değil, yaşanan bir hakikat olur. İnanmak, varoluşun özüne dönüşür.

Ve bütün bu yolculuğun sonunda, insan “yok”a ulaşır. “Yok”, hiçlik değil; tüm varlık iddiasından arınmaktır. “Ben” dediği kabuğun çözülmesi, sınırların silinmesidir. Bu noktada insan, artık sadece kendisi değil, bütündür. Yok’a çıkmak, varlığın en saf hâline dönüşmektir: Ne hayvansal dürtü ne yalnız duygu, ne kuru akıl… sadece bütünlük.

İnsanın serüveni, işte bu basamaklarda yükselip sonunda kendi benliğini aşarak yokluğa kanatlanmasıdır

Yerli ve Milli’den Evrensele

“Yerli ve milli” denildiğinde çoğu zaman sınırları kesin çizilmiş, kendi içine kapanan bir üretim ve değer dünyası anlaşılır.

Oysa bu kavram, aslında coğrafyanın sunduğu imkânlarla ve insanın doğasıyla başlayan; zamanla bilime, sanayiye ve teknolojiye doğru gelişen bir üretim serüvenini anlatır.

İnsan bulunduğu yerde üretir; çünkü doğa ona hammaddesini, çevresi ise ihtiyaçlarını verir. İşte bu noktada “yerli” olan doğar.

Üretim kendi teknolojisini doğurabildiğinde, elde edilen gelir yeniden üretime dönerek daha güçlü bir döngü yaratır. Aksi hâlde üretim, teknolojik ürünlerin bedelini karşılamakta zorlanır.

Çünkü doğal üretim yılın döngüsüne bağlıyken, teknolojik üretim günler içinde gerçekleşebilir. Yani aklın ve el emeğinin örgüsü, doğa ve zamanın örgüsünden daha hızlıdır.

İnsanın doğası yalnızca üretmek değil, aynı zamanda paylaşmak, dönüştürmek ve geliştirmektir.

Bu nedenle üretilen şey yalnızca üretene ait kalmaz. Başka coğrafyalarda talep gördüğünde “milli” olan, sınırları aşarak evrensel dolaşıma girer.

Yerli ve milli olan, kendi kabuğuna kapanmaz; aksine evrenselin kapısını aralar. Ancak bu döngü arz ve talep dengesini aşarak gösterişe ve lükse yöneldiğinde, insanı evrensel düzlemden uzaklaştırır; üretim doğal ve insani değerlerden koparak yüzeysel bir tüketim düzeyine iner.

Her buluş, her teknoloji ve her kültürel ürün insanlığın ortak mirasına eklenir. Fakat bu mirasa katkı yapabilmek için üretim teknolojisinin sağlıklı bir döngüye oturması gerekir.

Eğer bir ülke kendi teknolojisini geliştiremiyor ve verimli kullanamıyorsa, dışarıdan alınan en küçük bir parçanın bile karşılığında büyük bedeller ödemek zorunda kalır.

İnsanın zihni bireysel gibi görünse de kolektif bir kaynağa bağlıdır. Ateşi bulan da tekerleği icat eden de kendi coğrafyasından hareket etmiş ama insanlığın tamamına seslenmiştir.

Bugün de “yerli ve milli” diye adlandırılan her üretim, aslında evrenselin bir halkasıdır. Ne var ki arz ve talep dengesi bozulduğunda, üretim yalnızca paraya odaklanır; değerler erozyona uğrar, toplumun iç dengeleri bozulur ve ülke sömürülmeye açık hâle gelir.

Bu nedenle “yerli ve milli” kapalı bir savunma hattı değil; tarımsal ve hayvansal üretimden başlayarak teknolojik gelişmelere ve evrenselin ufkuna uzanan bir merdivendir.

O merdiveni adım adım çıkan insan, kendi özünden beslenerek insanlığın ortak sofrasına katkı sunar. Belki de asıl yerli ve milli olan, bu katkıyı sunabilme iradesidir

Düşünce, Duygu ve Virüs

İnsan, biyolojik bir varlık olmanın ötesinde, düşünce ve duygu aracılığıyla evreni yorumlayan bir bilinç taşıyıcısıdır. Virüsler hem biyolojik hem kültürel evrimde rol oynayan temel parçalar olarak insan yaşamına etkide bulunmuşlardır. İnsan düşüncesi ve duyguları ile virüsler arasında metaforik ve işlevsel bir bağ kurmak mümkündür; bu bağ, birey ve toplum üzerindeki etkilerini anlamamıza ışık tutar.

Virüsler, hücre dışında cansız gibi görünür; ancak bir hücreye girdiklerinde çoğalır ve evrimleşirler. Mutasyon yoluyla yeni türlere dönüşebilirler. Bu yönüyle varoluşun etkin bir parçası oldukları, hayatın olmazsa olmazı oldukları anlaşılır.

İnsan duyguları ve düşünceleri de benzer bir etkiye sahiptir. Olumlu duygular-sevgi, güven, şefkat – toplumsal bağları güçlendirici “iyi virüs” gibi yayılır. Olumsuz duygular-öfke, korku, kıskançlık-ise yıkıcı etkiler bırakır. Etki düzeyi, kişisel bağışıklık, çevre ve tekrar sayısına bağlı olarak değişir; aynı fikir veya duygu farklı bireylerde farklı sonuçlar doğurabilir.

Bilinçli zihin, eleştirel düşünce ve bilgi birikimi sayesinde yanlış veya yıkıcı fikirlerin kök salmasını engelleyebilir. Önceden edinilmiş bilgi ve deneyim, zihinsel “virüs”lere karşı direnç kazandırır. İnanma ve güven de bu savunma mekanizmasını güçlendirir.

Biyolojik virüsler yaşamın çeşitliliğini artırırken, insan düşünce ve duyguları kültürel evrimi yönlendirir. Virüsler ve düşünceler, bulaşıcılık, mutasyon ve çoğalma özellikleriyle metaforik olarak birbirine benzer. Bir bireyin ağzından çıkan canlı bir düşünce veya bir kitaptan okunan bilgi, karşısındaki insan üzerinde etkili olabilir; bu etki, bireyin aktif katılımıyla güçlenir.

Sonuç olarak, insan hem virüslerin hem de düşünce ve duyguların ekosisteminde merkezi bir rol oynar. Bilinç ve kültür, yaşamı yeniden üreten güçlü bir bağ hâline gelir. Günümüz dünyası da bu etkileşim ağına açık bir örnek teşkil etmektedir.