Tur ve Tevhid: İnancın Evrimi

İnsanlık tarihi boyunca inanç sistemleri, doğa gözlemlerinden kozmik birliğe doğru bir evrim izlemiştir. Eski Türklerde görülen Tur inancı, varlığın döngüsünü ve sürekliliğini vurgularken; İslam’daki Tevhid inancı, bu döngünün ardındaki mutlak yaratıcıya, yani vahyi yaşayan ve içselleştiren insana işaret eder. Bu iki yaklaşım, farklı dönemlerin ürünü olmakla birlikte birbirini tamamlar.

“Tur, tür, türemek” kelimeleri, var olmayı, nesilden nesile aktarılmayı ve insanın temel yapıdan bugünkü organizmasına dönüşümünü ifade eder. Din ilminde buna ruhun tekamülü denir; aynı zamanda canlılığın amacını ve yaratanın yaratılan üzerindeki tecellisini gösterir.

İlk dönem insan algısında gece-gündüz, yaz-kış, doğum-ölüm gibi evrensel dönüşümler kutsal bir döngü olarak algılanırdı. İnsan, bu döngünün ayrılmaz bir parçasıydı; görevi, bu ahenge uygun yaşamaktı. Animizm evresi, varlıktaki güçlü karakterlerin fark edilmesiyle paganizm evresine evrilmiş; Nevruz, doğum ve ölüm ritüelleri gibi kutlamalar, bu döngüyü ve bilgiyi nesillere aktarmak için geliştirilmiştir.

Tur inancı, insanın kendi varoluşunu gözlemleyip içselleştirmesiyle, varlığın kendi bilincinde tur ettiğini anlaması sürecini başlatmıştır. Birey, kendiliğinin farkına vararak yaşamı düzenleme ve süreklilik ilkesini uygulama yetisi kazanmıştır. Bu, insanın kendini tanıma ve evreni anlamlandırma çabasının ilk basamağıdır.

İslam peygamberleri, bu bilinç evrimini tamamlayan semboller olmuştur. Hz. İbrahim’in akıl ve gözleme dayalı tespitleri, bireyselden evrensele geçişi temsil eder. Hz. Musa, varlıktaki her nesnenin bir “ben” ve kimlik taşıdığını öğütlemiş; Hz. İsa ise bu farkındalığı sevgiyle taçlandırmıştır.

Hz. Muhammed ile ortaya çıkan Tevhid inancı, Tanrı’nın birliği ve eşsizliğini kabul ederek insanın kozmik döngüdeki yerini aşkın bir boyuta taşımıştır. Birey, tüm ilahları reddederek kendi özüne, yani “ben olan ben’e” yönelir. Böylece varoluş, insanda yaşam bulmuş ve amacına ulaşmıştır.

Bu düşünce, tüm varlıkların ardındaki kudretin tek olduğunu ve bu kudretin döngüsel olarak varlığını sürdürdüğünü ifade eder. Dinsel açıdan kozmik düzenin sahibi olan doğa döngüleri, Tanrı’nın hikmetinin tecellisi olarak görülür. İnsan, bu birlik bilinciyle doğa ve toplum karşısında ahlaki bir özneye dönüşür.

Özetle: Tur, varlığı döngüsel çoklukta kavrarken; Tevhid, bu çokluğu tek kaynağa bağlar. Tur, insanı ve doğayı eşit görürken, Tevhid Tanrı’yı ve dolayısıyla insanı aşkın ve mutlak kılar. Türk kültüründe bu anlayış, Bektaşilik felsefesi ile somutlaşmış; hümanizm, hoşgörü ve evrensel etik değerler bu kültürün temelini oluşturmuştur.

Tur ve Tevhid, birbirine karşıt değil, birbirini tamamlayan iki evredir. İlki insanın evrene uyum arayışını; ikincisi bu arayışı Tanrı’nın birliği ve aşkını merkezine alarak taçlandırır. Böylece insanlık zihninin evrimi, doğadan Tanrı’ya, çokluktan birliğe yükselişi simgeler.

İslamiyet, şekil dininden öte, barış, sevgi, hoşgörü ve akıl ile bilimi esas alan bir anlayışı temsil eder. Bu çerçevede modern, insana yakışan ve evrensel bir yol olarak değerlendirilebilir.

Eski Türklerde Tur İnancı

Türk mitolojisi ve inanç sistemi, evreni döngüsel bir bütünlük içinde kavrayan anlayış üzerine kuruludur. Bu bütünlük “tur” kavramıyla ifade edilen sürekli dönüşüm fikrine dayanır.

Tur, yalnızca ruh göçünü değil, aynı zamanda göğün döngüsünü, doğanın temeli olan dört unsurun dönüşümünü ve canlıların evrimsel akışını içine alarak beden ve ruh birlikte tur eder. Eski Türk inancında yaşam, doğa ve Tanrı aynı devr-i daim’in halkalarıdır.

Güneş’in doğuşu ve batışı, ayın evreleri, mevsimlerin döngüsü; Türklerin kozmik inancında ruhun yolculuğu ile paralellik gösterir Bu nedenle gök, sadece maddî bir kubbe değil, aynı zamanda ruhların dolaştığı katmanlı bir âlem olarak kabul edilir.

Türk inanç sisteminde su, toprak, ateş, hava dört kutsal unsur olarak evrenin devamlılığını sağlar:

Su, hayatın ilk kaynağı olarak kutsal kabul edildiği ve tarihte suyu kirletenin ölümle cezalandırma Türkün töresinde vardır. Su tasavvufta bilgi ve” kutsal hayat kaynağı “bengisu olarak kabul edilir. Bir ayeti kerimede Allah’ın suyu yarattığı ve her şeyi o sudan yarattığı belirtilmektedir.

Toprak, canlıların beslendiği rahimdir. İnsan öldüğünde cesedi tekrar toprağa verilerek yeni yaşamların kaynağı olur.

Ateş, dönüşüm ve arınmayı temsil eder. Ocak kültü, ailenin ve ataların ruhlarının ateşle korunacağı inancına dayanır.

Hava, nefes ve tin (ruh) ile özdeş görülmüştür. Ruhun bedeni terk etmesi “son nefes” olarak kabul edilir.

Dört unsur arasındaki sürekli dönüşüm, tur inancının kozmik temelini oluşturur. Tur anlayışına göre ruh, farklı yaşam katmanlarından geçerek kemale ulaşır. Bitkilerde ruh saf enerji hâlindedir; doğrudan toprak ve güneşle beslenir. İlk baharda çiğ taneleri toplanarak süt mayalamada kullanılıp sütün peynir ve yoğurda dönüşmesi sağlanır.

Hayvanlarda ruh daha hareketli, güçlü ve savaşçı bir nitelik kazanır. Bu nedenle kurt, geyik, at, kartal gibi hayvanlar kutsal sayılmıştır.

İnsanda ruh, düşünce ve bilinç ile donanır. İnsan, bu zincirin tamamlayıcısıdır.

Türklerin türeyiş efsanesinde kurt, hem atayı hem de ruhun yeniden doğuşunu simgeler. Ruh, hayvan bedeninde tur ederek kavme yeni bir hayat verir.

Ergenekon Destanında Türklerin demir dağı eriterek yeniden doğuşu, toplumsal bir tur döngüsüdür. Tutsaklıktan özgürlüğe geçiş, ruhun bir hâlden başka bir hâle devretmesinin sembolüdür.

Yine Eski Türklerde geyik, ruhun rehberi olarak kabul edilmiştir. Avcıyı veya kahramanı bilinmeyen diyarlara götürür; bu, ruhun başka boyutlara tur etmesinin mitolojik karşılığıdır.

Kartal ve Kuş da ruhun göğe yükselmesini temsil eder. Kuş, tin’in göksel boyuta geçişini, tanrıya / uçmağa – cennete ermeyi, temsil eder.

İnsanda kemale eren ruh, tüm varoluşu temsil ederek tur bilinciyle Tanrı’ya erer. Bu buluşma, tur döngüsünün en yüksek aşamasıdır. Ancak bu nihayet değil, yeni bir devirdir: Ruh Tanrı’da birleşir, sonra evrene yeniden dağılır.

Niyazi Mısri “Devr edüp geldim cihâna yine bir devrân ola. Ben gidem bu ten serâyı yıkılup vîrân ola)

Böylece yaşam sonsuz bir devri daim içinde sürer.

Eski Türklerde tur inancı, evrenin ve yaşamın kesintisiz dönüşümünü açıklayan temel bir felsefedir. Göğün döngüsünden dört unsurun devrine, bitki–hayvan–insan zincirinden Tanrı ile buluşmaya kadar her şey aynı yasaya bağlıdır.

Tur inancı günümüzde ulaşılan bilimsel seviye ile inanç olmaktan çıkıp bilimsel tespite dönmüştür. Gerek varoluşun evrimsel sürecine ait bilgi, gerekse Enerjinin Salınımı Kanunu bu durumu belgelemiştir.

Ruh yok olmaz, yalnızca tur eder. Bozkurt miti, Ergenekon destanı ve kutsal hayvan sembolleri bu anlayışın mitolojik ifadeleridir. Bu inanç sistemi, Türklerin doğayla uyumlu ve döngüsel evren tasavvurunu günümüze kadar taşımıştır.

Göbekli Tepede ortaya çıkartılan kabartma ve heykeltraşlık eserlerindeki manalar tur inancının M.Ö 10. Binde de var olduğunu ve günümüzde de tasavvuf ve şaman öğretilerinde devam ettiği bilimsel gerçeklerdir.

M.ö 2. Binde Hurri ve Hattı Baş Tanrısı Tarhu ve Geç Hititlerdeki Tarhunda ile Musa A.s’ın Tur’u Sina’da görüştüğü tanrı bu inancın yansımasıdır. Günümüz derviş selamı olan ‘hu’da bu turun nefes olarak halen yaşadığını göstermektedir.

Yüce Atatürk de Türk tanımını yaparken doğanın ruh giyinip Türk olduğunun bilinmesini dile getirmiştir. Ne mutlu Türküm diyene, ne mutlu Türk olmanın erdemine erenlere…

Tur İnancının Yemek Kültürüne Etkisi

Tur inancına göre varlıklar, dönüşüm (tur) süreciyle insanı yaratmıştır. Bu nedenle varoluş içindeki tüm davranış ve eylemler, insan karakterine sirayet eder ve toplumsal törelere yansır.

Başlangıçta domuz eti yemek yasaklanmıştır. Bunun nedenleri arasında sıcak havalarda bozulması ve parazit riski yer alır. Ancak esas sebep, domuzun ayırt etmeden pisi ve temizi yemesi ve dişisini kıskanmamasıdır; bu davranışların insan karakterine olumsuz etkisi olduğuna inanılmıştır.

Ayrıca ölü hayvan veya kanı akıtılmamış hayvan eti tüketilmemiştir. Bunun nedeni, dönüşüme uğramış, çürümüş gıdaların insan üzerinde aynı etkiyi göstereceğine dair inançtır. Yaratıcı adına kesilmeyen hayvan etinin yenmemesi de, insan düşüncesinin varlığa sirayet etmesi anlayışına dayanır.

Günümüz bilimsel araştırmaları, hayvanın yaşam biçiminin ve direncinin etine sirayet ettiğini ve tüketen insanda etkisini gösterebileceğini ortaya koymaktadır. Atalarımız, avcı ve toplayıcı olarak özgürce yaşamış ve beslenmişlerdir; bu durum onların karakterini ve varoluş güdüsünü şekillendirmiştir.

Günümüzde ise beslenme, genellikle teknolojik işlem görmüş, doğal üretimden kopartılmış gıdalar üzerinden gerçekleşmektedir. Bu durum, karakterimizin şekillenmesini etkileyerek insanı “haz ve tüketim odaklı” bir konuma getirmektedir.

Tur inancı ise insanı, iyiyi, güzeli ve estetiği ortaya çıkaran bir varlık olarak görür. Doğal ve bilinçli beslenme ile insan, hem varoluşun amacına uygun yaşar hem de değerini korur. Genetik ve inanç alt yapımız, modern beslenme düzenine rağmen direnç göstermektedir; ancak bu direncin sınırı, bireysel ve toplumsal bilinçle doğru orantılıdır.

Toprak Olma

Anadolu’nun cefakâr kadınları, hayat mücadelelerini “Demir olsam çürürdüm, toprak oldum da dayandım.” sözleriyle özetler. Bu topraklarda binlerce yıldır yaşanan zorluklar, insanları tevazu ve sabra yönlendirmiştir.

Toprak, görünürde pasif bir unsur gibi durur; ayaklar altında çiğnenir, ezilir. Fakat sabrı sayesinde her şeyi dönüştürür: Yağmurda rahmete, rüzgârda dinginliğe, aldığıyla başka diyarlara berekete dönüştürür. Taş ve demir sertlik simgeleridir; kırılır veya aşınırlar. Toprak ise her şeyi kabul eder, dönüştürür ve hayat kaynağı olur. Tohum onda can bulur, yaşam oradan yükselir.

İnsanın gönlü de toprak gibi olmalıdır. Yunus Emre, bunu güzel bir şekilde dile getirir: “Aşk bir güneşe benzer, aşksız gönül misali taşa benzer. Taş gönülde ne biter, dilinde ağı tüter; yavaş konuşsa da sözü savaşa benzer.” Toprak gönüllü olmak, sabır ve tevazu ile hareket etmektir.

İnsanın taşlaşması, duygularını dengeli işletmemesiyle paralel bir durumdur. Sevgi, fedakârlık ve feragat duyguları, taşlaşmış gönlü toprağa dönüştürür. Gerçek güç, kırmakta değil, kabullenmekte ve dönüştürmekte gizlidir.

Mahatma Gandhi’nin “satyagraha” yani “hakikatin gücü” olarak tanımladığı direnme yöntemi, toprağın bilgeliğine dayanır. Zulme karşı taş gibi şiddetle değil, toprak gibi sabır ve dönüştürme ile direndi. Benzer şekilde Atatürk, işgal güçlerine karşı gereken tepkiyi vererek özgürlüğü ve barışı sağladı. Her iki örnek de, sabır ve dirençle en sert güçlerin bile etkisiz hâle getirilebileceğini gösterir.

Birey veya toplum olarak karşılaşılan zorluklar, taş veya demir gibi sertleştiğimizde geçici avantaj sağlayabilir. Ancak dengeyi kaybetmek, kayıplara yol açar. Toplumsal yaşamda kırılmalar ve çatışmalar kaçınılmazdır; ama sabır, alçakgönüllülük ve dönüştürücü bir ruhla karşılaşıldığında, bambaşka bir sayfa açılır.

Günlük yaşamda bunun basit bir örneği, trafikte yaşanabilir: Bilinçli veya bilinçsiz bir hareketle karşılık veren kişiye, sadece tebessüm ve elinizi açarak teslimiyet göstermek, ortamı sakinleştirir; aksi hâlde öfke ve tahribat devam eder.

Toprak olabilmek, sabır, tevazu ve dönüştürücü güçle var olabilmektir. Bireysel direnişten toplumsal etkiye kadar, toprak gibi olabilenler hem kendilerini hem çevrelerini besler ve yaşamı güçlendirir.

Siyasi Kimliklerin Oluşumu

Bilme- tanıma ve tanıtma, konan adlar üzerinden sağlanmaktadır. İnsanoğlu kendine ve kendini oluşturan her nesneye ad koyarak onunla kendi arasında bağ oluşturmuştur. Bunu yaparken de kendisine faydalı-zararlı olana göre ayrıma tutarak iyi-kötü, dost düşman ayrımıyla hayatını sürdürmektedir.

İnsan yer yüzünün her köşesinde ve her şartta yaşayarak varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla yapısal ve düşünsel özellikleri de bu bağlamda oluşmaktadır. Sürekli aynı yerde oturmalar o coğrafyanın hayat koşulları doğrultusunda kalıtsal kimliği oluşturmaktadır. O toplumların değişimleri zor olmaktadır.

Bugün yeryüzünde eskimolar denilen buzul ülkesi insanları ile Afrika içlerindeki insanlar, dağlık, bozkır bölge insanları, Akdeniz sahili insanları ayrı siyasi adlarla anılsalar da bulundukları yere özgü karakteristik özellik kimlik kazanmışlardır.

Bu kimliklerin hepsi insan alt kimliğinin ürünüdür. Bu adlandırmaların tamamı da tanımlama ve işe yaratma amaçlıdır. Yoksa o olduğu için değil. Çünkü o’nun adı o, yani boş-yok. Kişiye göre değer kazanır.

Toplu halde yaşayan insanlar bulundukları bölgenin veya yöneticilerinin adı ile anılarak varlıklarını devam ettirmişler ancak siyasi birlik adı ile o kimlikleri yok olmamakla birlikte o siyasi ada dönüşmektedir.

Buralarda insan bireye dönüştüğünden kendi içlerinde bireyin adı var iken toplum kimliğinde bireyin adı olmamaktadır. İşte yazının icadından beri kurulmuş siyasi idareler ve onların adları üzerinden insan kendine köken arayarak kayıplıktan kurtulmak istemektedir.

Aradığı siyasi kimliklerin içlerinin ve adlarının değişip dönüştüğünden haberi olmadığından hayalinde yarattığı siyasi kimlikte var olmak istemektedir.

Halbuki yapması gereken hayalindekini kendisi gerçekleştirmesidir. Onu da yapamadığı için duman ve gürültü yaparak var olmaya çalışıyor.

Halbuki bin bir kalıba girip çıkmasına rağmen bu döngüden başı döndüğü için insan kimliğini dahi kaybederek toplumun bir organizmasına dönüşerek varlığını devam ettirdiğinden bihaberdir.

O nedenledir ki din adı altında bir kimlik oluşturarak kutsal ve daim olan din kimliği altında var olmayı seçmişlerdir. Din duygusunun ve adının da zaman içinde kendilerinden çıkarak oluştuğundan ve din organizasyonunun siyasi iradenin elinde olduğundan bihaber başka din ve dinlerden olanlarla siyasi iradelerle mücadele ederek var olmaya çalışıyor. Halbuki yarattığı düşmanı kendisi var etti. Bir yerde insana gölgesi ile kavga eden dene bilir.

İnsan gerçek kimliğini ancak kendi içinde arar bulur. Çünkü dışarıdaki kimlikler zamana ve mekâna tabi olarak döneminde konan kimlikler olduğu için orada kendini tanıyamaz. Tıpkı bireysel oluşumundaki süreçlere konan ad gibi. Bebekliği, çocukluğu gençliği ve bunu oluşturan çevresel etki nerede? İnsan bu çoklu kimlik içinde insanlığa layık olursa insan kimliği içinde adsız olarak var olabilir.

Dünya kurulalı beri gelmiş insanlardan adı kalanlara bakıldığında yaşadıkları toplumlara değer katan, var olmasını ve yaşamasını sağlayan kişilerin adlarının kaldığı bu değerlerin de toplumca benimsenip yaşatıldığı anlaşılacaktır.

İnsana adı ana babası vermektedir. İslam dini bireyi kul olarak tanımlayarak bu büyük yaratılış içinde insana tanrının sıfatlarına uygun ad vermiştir. Fakat o bireylerin o adı almasıyla o sıfatı taşıyıp temsil ettiği söylenemez O nedenle sıfatından ve büyük adından bihaberdir. Ayrıca bu ad ve kültürler de iğretidir. Ad da kimlik değildir. Birey de Topluma ait.

Birey ancak gerçek kimliğini kendi içine dönerek kendi varlığını bu sonsuz- büyük varoluş içinde konumlandırmasıyla bula bilir. O zaman da yok varlık olarak var olur. O aynı zamanda her şeyi tanımlayarak var eden güce dönüşür ve tüm ad ve kimlikler kendinin olur.

Temizlik İhtiyacı

limizdeki belediyeler şehrin sorunları ile gereğince ilgilenmek üzere iş bölümü yaparak hizmetlerini yerine getirmeye çalışmaktalar.

Özellikle temizlik konusunda makine ve insan gücü kullanılarak gece gündüz çalışılıp temiz bir çevrede yaşanmasını sağlamaktalar. Fakat insanların yoğun ve düzensiz mesaisi nedeniyle bu hizmet yeterli gelmemektedir.

Eskiden eğitimde “herkes kendi evinin önünü süpürse ortalık güllük gülistanlık olur” denilirdi şimdi insanlar arabasının evinin penceresinden sokağa çöp atıyor. Evindeki çöp poşetini giderken komşusunun merdiven başına veya arabasına binerken sokağa bırakmada ve beyefendi gibi de işinin başına gidip toplumsal mesaisine başlamada.

Dene bilir ki herkes kendi maddi manevi kusuruna sahip çıksa ortalık sükûn bulur. Herkes dışarıdaki – komşudaki kusuru görüyor ama kendi kusurunu göremiyorsa sorun yok. Ama sorun görülüp de çözüm olmuyorsa kaos neyi örtüyor ve kim faydalanıyor diye sormak gerekiyor.

Görünüşte modern temizlik araçları ve parklarda caddelerde görevli temizlik görevlileri çalışıyorlar. Fakat özellikle ara sokaklar ve boş alanlar atıklardan geçilmemektedir.

Merkez veya kenar veya kırsal mahalle ayrımı olmadan bu kirlilik her yerde gözlemlenmektedir. Sadece bu katı atık vb kirlilik değil, ses, ışık; özellikle ahlaki kirlilik, dildeki kirlilik, işteki kirlilik olmak üzere her boyutta gözlemlenmektedir.

Muhakkak ki bunun çözümü eğitimden geçmekte. Peki vay nefsim (ben yiyim ben yöneteyim) amaçlı bireysel eğitim ve anlayışın bu kirliliğin ana nedeni olduğunu idrak ede biliyor muyuz?

Toplumun çöpünden ekmek parası çıkartmaya çalışan toplumun çocukları görüldüğünde ne hissediliyor? Neden ekmek pisliğe bulanıp veriliyor?

Sadece yaşanılan ortamları değil dağ başlarını dahi atıklarla kirletilmiş olduğu görülmesine rağmen plastik ve metal atıkları, çocuk bezlerini çevreye gelişigüzel atmaktan hiç mi rahatsız olmuyoruz?

Bunları kim hangi bedelle temizleyecek ve bu kir nereye gidecek haberi olan var mı?

Birey olarak yaşantılarımızla örnek olduğumuzun farkında mıyız? Neden güzel örnek olmuyoruz? Ümmeti olmaktan gurur duyduğumuz peygamberin “temizlik imandandır, ben güzel ahlakı temsil etmeye geldim” sözünü neden örnek almıyoruz?

Bireysel ve toplumsal varlık sebepleri olan kurucu ataları ideolojik bakışlarla kirletmenin zihin kirini dışarıya atmaktan başka kime ne faydası var?

Abdest – temizlik iç ve dış temizlik değil mi? Zihni kirleten odakların amacına alet olunduğunun farkında mıyız?

Bu zihin ile kılınan namazların kabul olmadığı daha ne zaman idrak edilecek? Yoksa üç beş parça ekmek için dini mi satıyoruz?

Kuran “dininizi ucuz pahaya satmayın” buyurmaz mı? Kötü görerek kötülükler temizlene bilir mi?

Neden “ölülerinizi hayırla anın” hadisine uymuyor da küfür üretiliyor? İslam küfür dini mi, yoksa barış sevgi, ilim dini mi?

Turizm Parkından Yeşilsu’ya, abide alanına çıkan taş merdivenler idrar ve dışkı yapılmaktan yoğun koku oluşmakta ve bu alana ne büyükşehir ne de ilçe belediyesi sahip çıkmada.

Cami görevlisinden hortumu rica ettim yıkayayım diye o da vermedi. Diyeceksiniz kaygısı sana mı düştü? Evet birey olarak elinden gelen yapılsa da kamusal anlamda bu ve benzer alanlara günübirlik geçici tuvaletler konamaz mı?

Gece umumi tuvaletler kapalı. İnsani ihtiyaç bu kişi nereye gidecek? Gözükmeyen sote yer arayacak. Batıda da gece hayatından dolayı sokakların sidik koktuğu söylenir.

Ama biz temizlik imandandır diyen bir milletin evlatlarıyız. Nasıl ki çocuk kirletir anne baba temizler ise Belediyece, din ve eğitim kurumlarınca, halka temizlik eğitimi verilip işte, dilde çevrede temizliği uygulayarak aslan yattığı yerden belli olur atasözüne uygun bir donda olduğumuzu kabul edeceğiz.

Ya da … diyeceğim ama insan olmayan yerde bir kirlilik görülmediği için örnek veremiyorum. Neticede insan olmaya mecburuz.

Bireyler hangi rolde olursa olsun, toplumun hangi katmanını oluşturursa oluştursun bu yaşayan halk bizim halkımız ve ilgiyi- hizmeti hak ediyor.

Sözün Geçerliliği Üzerine

İnsanın var oluşuyla birlikte sözü de doğdu. Önce bir nida, sonra bir işaret, ardından bir vaat… İnsan, sözüyle hem kendini hem de başkasını bağlamayı öğrendi.

Tarih boyunca sözü geçerli kılan şey, değişen şartlara rağmen hep aynı eksende kaldı: güven, otorite ve inanç.

İlk topluluklarda söz, yazılı bir belge olmaktan çok daha güçlüydü. Eskiden ailelerde ve sülalerde her ailenin sözünü söyleyen bir yetkilisi olur ve onun sözü bağlayıcı olurdu.

Bu, devlet sistemi içinde temeli oluşturan aileden o toplumun, ulusun beyine, geçen bir silsile ile hem geçmişin ve olanın temsilciliği ve sorumluluğunu üstlenmeyi, geleceğin bedelini ödemeyi gerektiren güncel ve güçlü bir örgütlü toplum bağı demekti.

Böylelikle insan, verdiği sözle varlığını meşrulaştırıp onurlandırıyor, ihanetle ise meşruluğunu kaybedip varlığını küçültüyordu.

Ama Cumhuriyetin bireyi var etmesi ve toplumu oluşturan bireylerin bu özelliklerini kullanamamaları nedeniyle ait oldukları toplumsal bağlar ve inançlar bağlamında seçme seçilme yolu açıldığında sözün gücü doğa ve toplum bağından koparılıp ideolojinin hegomanyasına kurban edilerek sanal güçlerin oluşmasını sağladı.

Kökeninden kopuk bu güç de besleneceği bir kanal olmadığından oy potansiyelini devam ettirmek amacıyla kamu malını çalıştırma değil de yemeye ve varoluşunu devam ettirmek amacıyla bu yemeği başkalarına peşkeş çekmeye dönüşmüştür.

Bu durumun geri dönüşümü var mıdır? Evet vardır. Bu söz Amasya Tamiminde dile getirilen “Ulusun bağımsızlığını yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır” sözüdür.

Antik Yunan’da söz, aklın ve adaletin ölçüsüydü. “Logos” sadece konuşma değil, evrenin düzeniydi. İnsan, söz verirken aslında kozmosun düzenine uyum sağlamış oluyordu. Söz bir yerde varoluşun oluşum ve dönüşümünü sağlayan tanrısal nefes konumundadır. Sözün geçerliliğin ölçüsü de varoluşa uygun olup olmadığıdır. Yani insanın evrensel varoluşun bilincinde olmasının ölçüsüdür.

Yemin edenin şahidi tanrılardı. Yani o olayı oluşturan erkler. Bu nedenle yalan söz ve yalancının gölgesi ola bilir ama özü olmadığından yok mesabesindedir. Bu nedenle söz, yalnız bir beyan değil, varoluşa yön veren kutsal bir bağdır.

İslam geleneğinde de söz, hem dünyevi hem uhrevi bir sorumluluktu. Kur’an’ın ifadesiyle “söz, emanettir.” Müslüman pazarcının “vallahi” deyişi, malın kalitesine dair en büyük teminattı. Osmanlı padişahının verdiği ahidnâme ise yalnızca bir söz değil, devletin iradesi sayılırdı. Bir padişah sözü, ferman hükmündeydi. Hem tebaanın hem de yabancı devletlerin güvenliğini belirlerdi. O nedenle “Türkün sözü senettir” deyimi doğmuştur.

Modern dünyada ise söz aldatma aracına döndüğünden yazının gölgesinde kaldı. Artık sözün geçerliliği, imza atılmış belgelerle, noter tasdikleriyle ölçülüyor. Ama hâlâ bir insanın en güçlü sermayesi, güvenilir bir söz adamı olmasıdır. Çünkü hukukun koruması olmadan da bazı sözler vardır ki, insanlar onu yazılı kağıtlardan daha sağlam bulur. O da kişinin sözü söyleme meşrutiyetidir. Bu meşruiyet derhal ve adalet ilkesiyle ortaya çıkar.

Tarih bize gösteriyor ki insanın sözü, her çağda farklı biçimlerde bağlayıcı olmuştur. Ama özü değişmemiştir: İnsan sözüyle var olur, sözüyle büyür ya da küçülür. Sözü geçerli kılan şey, yalnızca yasa ya da töre değildir; bunları da etkileyen insanın özü, kalbinin temizliği ve niyetinin samimiyetidir. Düzenli bir toplumu var eden de bu hasletidir.

Atatürk’ü Yaşatmak

Atatürk’ü yaşatmak, bir insanın hatırasını değil, bir milletin iradesini yaşatmaktır. O irade, ulusal bütünlüğe ve uluslararası onura dayanan bir varoluşun adıdır. Atatürk’ü yaşatmak, yalnızca bir liderin adını anmak değil; onun kurduğu Cumhuriyet’in temel değerlerini, aklı, bilimi, üretimi ve özgür iradeyi yeniden diriltmektir.
Atatürk, bir dönemin değil, bir bilincin temsilcisidir. O bilinç, “tam bağımsızlık” düşüncesiyle yoğrulmuştur. Tam bağımsızlık yalnızca askeri bir kazanım değil; düşüncede, ekonomide, kültürde ve dış politikada kimsenin güdümüne girmemektir. Cumhuriyet, bu ilkenin üzerine kuruldu: halkın kendi kaderini kendi belirlemesi. Bugün Atatürk’ü yaşatmak, bu ilkenin içini yeniden doldurmak demektir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye, değişen dünya dengelerinde yeni bir yön arayışına girdi. NATO üyeliği, Batı’ya eklemlenmenin bir adımıydı; ama aynı zamanda kendi iradesini dış ilişkilerde koruma sınavıydı. O sınav, hâlâ devam ediyor. Atatürk’ü yaşatmak, işte bu sınavda dengeyi bulmaktır: Ne içe kapanmak ne de başkalarının planlarının parçası olmak. Bağımsızlık, kendi yolunu çizebilme cesaretidir.

Atatürk’ü yaşatmak, ulusal bütünlüğü korumaktır. Bu bütünlük, yalnızca sınırların değil, düşüncelerin ve ortak bilincin korunmasıdır. Bir ulus, kendi içinde ayrıştırıldığında, dışarıdan yönetilmesi kolaylaşır. Atatürk, Anadolu’nun dağınık halkını ortak bir hedef etrafında toplamayı başardı: özgür, üretken ve onurlu bir millet olmak. O hedef bugün de geçerlidir-ama artık yalnızca silahla değil, bilgiyle, teknolojiyle, kültürle savunulmalıdır.

Atatürk’ü yaşatmak, ekonomik bağımsızlıktır. Üretim olmadan bağımsızlık bir slogandır.
Bir ülke, sanayisini dışa bağladığında, karar hakkını da devreder. Atatürk’ün sanayileşme hamleleri, yalnızca ekonomik değil, politik bir bildiriydi: “Bu ülke kendi ayakları üzerinde duracaktır.”
Bugün aynı irade, teknoloji, enerji ve tarım politikalarında da yeniden üretilmelidir.
Çünkü bağımsızlık, ancak üretimle kalıcı olur.

Atatürk’ü yaşatmak, uluslararası bağımsızlığı korumaktır. Bu, dünyaya sırt çevirmek değil; dünyayla eşit ilişkiler kurabilmektir. Atatürk’ün dış politika anlayışı, hiçbir ülkenin çıkarına teslim olmadan, karşılıklı saygı üzerine kuruluydu. Bugün Türkiye’nin görevi, aynı onurlu çizgide kendi sözünü söyleyebilen bir ülke olmaktır. Ne büyük güçlerin gölgesinde ne de yalnızlık korkusuyla kimliğini unutan bir ülke.
Atatürk’ü yaşatmak, dünyada onurla var olabilmektir.

Atatürk’ü yaşatmak, halkın bilincini diri tutmaktır. Onu “dinsiz”, “ajan” ya da “Batıcı” diye karalayan söylemler, aslında Cumhuriyet’in temelini hedef alır. Bu propagandalar, halkın inancına, kimliğine ve geçmişine karşı değil, onun aklına yönelmiştir. Çünkü aklı zayıflayan bir millet, yönlendirilmeye açık hale gelir. Atatürk’ü yaşatmak, bu aklı yeniden güçlendirmektir-eğitimde, sanatta, düşüncede.

Atatürk’ü yaşatmak, gençliği özgür düşünceyle donatmaktır. İtaat eden değil, sorgulayan, üreten, eleştiren bir gençlik… Cumhuriyet’in teminatı budur. Okullar, yalnızca bilgi aktaran değil, bilinç uyandıran yerler olmalıdır. Genç zihinlerin özgürlüğü, ülkenin bağımsızlığının teminatıdır.

Atatürk’ü yaşatmak, geçmişe takılı kalmak değil, geleceği kurmaktır. Onun bıraktığı miras bir sonuç değil, bir başlangıçtır. Her nesil bu mirası kendi çağının şartlarıyla yeniden yorumlamalı, yenilemelidir.
Böylece Cumhuriyet bir nostalji değil, sürekli ilerleyen bir yaşam biçimi olur.

Ve unutulmamalıdır: Atatürk’ü yaşatmak, yalnızca anmakla değil, anlamakla mümkündür. Anlamanın yolu da çalışmaktan, üretmekten, sorgulamaktan ve inanmaktan geçer.

Ulusal bütünlüğümüzü koruyup, uluslararası alanda onurlu bir duruş sergilediğimiz sürece, Atatürk yalnızca tarih kitaplarında değil, bu ülkenin damarlarında yaşamaya devam eder.

Sevgi: Varoluşun Özündeki Sır

Kâinatın ışığı, âlemlere rahmet olarak gönderilen gönüller sultanı Hz. Muhammed (sav) bir gün sahabesiyle otururken onlar cennet derecelerini konuşuyordu. İçlerinden bazıları, “Biz senin kadar çok ibadet edemiyoruz, ama seni seviyoruz” dediler. Peygamberimiz (sav) ise şu müjdeyi verdi:
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”

Bu söz, varoluşumuzun özünü fısıldar: İnsan için en yüce amaç sevgidir. Sevgi, her ibadetin özünde yatan birleştirici, dönüştürücü ve kapsayıcı bir sırdır.

İnsanın yaşamasının sebebi de, yaratılışın kaynağı da sevgidir. Yalnız insan değil, bütün varlık sevginin eseridir ve sevgi için vardır. İnsan bu dünyaya yalnızca çalışıp tüketmek için değil; kendini tanımak, Yaradan’a kul olmak, sevmek ve sevilmek için gönderilmiştir.

Yunus Emre der ki:

“Ey bana tana vuranlar, bu aşka haram diyenler,

Ey Yunus, fâsık olmak yeğ, aşksız Müslüman olunca…”

Sevginin olmadığı yerde ibadet kuru bir alışkanlığa dönüşür. Oysa aşk, her şeyi ihlâsla ve sevinçle yapmaktır.

Bir başka nefesinde Yunus şöyle seslenir:

“Ak sakallı pir hoca, bilemez hâli nice,

Emek yemesin hacca, bir gönül yıkar ise.”

Gönül kırmamak, bin haccın özünden değerlidir. Çünkü sevgi, Allah’ın sıfatlarından biridir ve insan, sevgiye erdikçe O’nunla sıfatlanır.

Doğadaki çekim ve itim kanunu da aslında sevginin işleyişidir. Varlıklar birbirini bu yasa ile tutar; sevgi olmasa hiçbir şey varlığını sürdüremez. Fakat bu duygu insanda tezahür etmezse kâinatın güzelliği kör gözler için hiç görünmez.

İnsanoğlu büyüdükçe farklı sevgiler yaşar: anneye bağlılık, oyuna düşkünlük, gençlikte cinsel yakınlık… İnsan çoğu zaman sevdiğini sanır, aslında varoluş onu sevmekte, ona nefes ve hayat bağışlamaktadır.

Şeyh Galip, insanı kâinatın özü ve gözü diye tanımlar. Her şeyi gören göz kendini göremez. Bu nedenle İnsan sevdiğine dönüşür. Bu yüzden denmiştir ki: “Neyi severseniz Rabbiniz odur.”

Peygamberimiz buyurur:

“Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.”

Ve yine:

“İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız.”

Sevgi olmadan iman da eksiktir. Çünkü sevgi, imanın dengeleyici cevheridir.

Arapçada sevgiye muhabbet denir. Bu da “hub” kökünden gelir; hub, “habbe”dir yani tane. Nasıl ki bir tohum toprağa düşünce içindeki sır ortaya çıkar, insan da sevgi toprağına düşüp muhabbetle büyüdüğünde hakikate ulaşır.

Adem’in cennetten dünyaya gönderilmesi de bu sırrın farkına varmak içindir. Habil, sevgiyi temsil eder; Kabil ise arzulara kapılıp hakikati unutan nefsi. İnsan sevgiyi kaybettiğinde asli vazifesini de unutur.

Sevgi, ciğerimizden aldığımız nefeste, kanımızda dolaşan sıcaklıkta, yediğimiz lokmada vardır. Can dediğimiz bütün, aslında sevgiden başka bir şey değildir.

Bu yüzden birey, sevgiyi menfaat için değil; varoluşa, anne-babaya, Yaradan’a şükrün bir ifadesi olarak yaşamalıdır.

Hamd, yüceltmek; hub, sevmek; Muhammed ve muhabbet ise bu manaları birleştirir. Peygamberimiz:

“Beni (muhabbeti) her şeyden çok sevmedikçe bana kavuşamazsınız” buyurmuştur.

Yani mesele isimde ve resimde değil, isim ve resmi var eden sevgidedir. Ona bağlanmak, eteğinden tutmak ve bırakmamaktır.

Veliler, bu hakikati bir nefeste dile getirir:

“Muhammed’e gönül kat ki,

Gâh deyip rehbere yet ki,

Bir gerçekten etek tut ki,

Ali’ye Selman olasın.”

Sevginin evi gönüldür. Gönül kırmak, sevginin kaynağını yaralamaktır. Yunus’un dediği gibi:

“Gönül Çalab’ın tahtı, Çalab gönüle baktı.”

Bütün kâinatın, kitapların özü de budur: Sevmek.

İnsandaki sevgi, denizden alınmış bir damladır. Asıl olan, o damla kurumadan kaynağına geri dönmektir.

Dünya hayatında gördüğümüz her şey sevginin şubeleridir. İnsan bu varoluşu kabul edip kendi sevgisini çoğalttıkça huzura erer.

Sevgi, varoluşun sırrı; gönül ise o sırrın evi…

Sevgi ve Nefretin İnce Dengesi

İnsanın varoluşundaki en güçlü duyguların başında sevgi gelir. Sevgi, biyolojik bir temelden doğsa da yalnızca bir kimyasal tepkimeye veya menfaat ilişkisine indirgenemez.

Doğasından, yaratılışından gelen nasip-nesep bağı ile birlikte coğrafi, siyasi ve ekonomik şartlar, inanç ve düşünce yapısı, dünya görüşü sevginin etkisi ve görümünü çeşitlendirir.

Birey bu çeşitlilikten etkilenir. Mevki, makam, para, nüfuz, cinsellik gibi yönelişlere girerek sevgiyi kaynağından kopartıp yük ve nefret duygusuna evrirebileceği hibi gibi sevgiyi ana kaynağı olan yaşam enerjsine bağlayıp fedakârlık ve feragatle ruhundaki temrelerden arınarak içindeki sevgi temelli yaşam enerjisinin ortaya çıkmasına neden olur.

Sevgi elini sürdüğünde zarar görebilen nazik bir kelebek gibidir. Bireyin anne karnına düşüş anında dahi anne ile babanın arasındaki sevgi, güven ve bağlılık, onun gelecekteki duygusal iklimine bir temel hazırlar. Sevgi yalnızca hissedilen bir duygu değil, aynı zamanda doğan bir bilincin ve yaşamı anlamlandıran bir yolun başlangıcıdır.

Çünkü varoluşu ayakta tutan temel yasa (itim ve çekim) sevgi yasasıdır. Mevlana’nın hamdım, piştim, yandım söylemi bireyin bu duyguyu ortaya çıkarmak için var olduğunu, Bu bağlamda başına gelen hallerin de onun sevgiye engel olan ve sevgi duymasını sağlayan bağlarını-benliğini yakarak, değişim ve dönüşüme tabi olan varlıkla balanslayıp varlıktaki öz benliğe karışmasına neden olduğunu söylemektedir.

Sevgi duygusu her bireyde aynı şekilde işlemez. Kimi için bağlılık ve sadakat, kimi için özgürlük ve şefkat ön plandadır. Ancak sevgi olgunlaştıkça yalnızca bir kişiye yönelmekten çıkar, onu oluşturan etmenlere; daha geniş bir ufka açılır.

Önce yakın çevreye, sonra tüm canlılara ve nihayet varoluşun bütününe yönelir. Sevilen burada değersiz olduğunu zanneder. Halbuki bu davranış onun varoluş alanını yaratmaktır. Yok olarak varlıkta var olmanın kapısı olan sevgiye kurban olunması istenilmektedir. Bu aşamada sevgi, bir duygudan öte yaratıcı ve yaşatıcı bilgelik hâline gelir.

Sevginin karşısında, ondan bütünüyle bağımsız olmayan bir güç daha var. Buna doğadaki itim yasası da diye biliriz. İnsan duygularındaki karşılığı nefret. Sevgisizlik de denebilir.

Sevgiyle nefret, çoğu zaman birbirinin zıddı sanılsa da aslında aynı eksenin iki ucu gibidir. İnsanın ilgisini çekmeyen, önem vermediği bir şeye karşı ne sevgi ne de nefret duyar. Nefret insan damarlarında gezen akrep gibidir. Görüldüğünde ve hatırlanıldığında bulunduğu damarı sokarak zehrini kana akıtır.

Nefret, çoğu kez bir bireye veya inanca karşı yoğun sevginin – beklentinin kırılmasıyla ortaya çıkar. En büyük öfke ve nefretler, daha önce en çok sevilenlerden doğar. Yani kişi kendi düşüncesinden, kendinden nefret ettiğinden bi haber olarak azap içine düşmektedir.

İki elektrik ucunun birliğindeki ampul nasıl enerjinin akışını ve etkisini gösteriyorsa insan da bu duyguların ötesine geçerek aydınlanmasını sağlar.

Psikolojide sevgi, bağlanma ve güvenin kaynağıdır; nefret ise uzaklaştırma ve reddetmenin. Ancak her ikisinde de ortak bir yoğunluk, güçlü bir enerji vardır. Tasavvufta sevgi “birleştiren”, nefret ise “ayıran” güç olarak görülür. Bir taraftan diğer tarafa yoğunlaşma enerji patlamasına neden olarak bireyi o ortamdan çıkartır. O nedenle atalar “sevildiğin yere çok gidip gelme” demişler.

Bazı sufiler nefretin aslında yanlış yönlendirilmiş bir sevgi olduğunu söylerler. Bu görüş, bize farklı bakış açısı ile nefretin sevgiye dönüşme ihtimalini hatırlatır. Razı olup affetmek, hak verip anlamak ve kabullenip hoş görmek nefretin kökünü kurutmasa bile onu yumuşatarak yeniden şefkate dönüştürebilir.

İnsan, sevgi ve nefret arasındaki bu ince çizgide yürür. Bazen birine yaslanır, bazen diğerine düşer. Fakat yolun sonunda asıl mesele, sevgi duygusunu aşarak onu daha derin bir bilinç hâline dönüştürebilmektir. Çünkü gerçek olgunluk, yalnızca sevmekte değil, nefretin / sevgisizliğin karanlık gölgesini de tanıyıp onun ötesine geçmekte gizlidir.