Kış, doğanın içine çekildiği ölüm dönemidir. Toprak donar, ağaçlar gövdesinin içine sığınır. Tohumlar ve bazı hayvanlar toprağa çekilir, su ağırlaşır, hava sertleşir. Hayat sanki yavaşlar. Fakat bu durum aslında bir yeniden dirilişin habercisidir. Sonra güneşin ilk ışıklarıyla birlikte cemreler düşmeye başlar ve doğa yavaş yavaş uyanır.
Cemre sıcaklıktır; ancak bu, yalnızca havanın ısınması demek değildir. Geleneksel öğretide cemre, doğadaki en küçük tohumdan başlayıp insanın iç dünyasına kadar ulaşan bir uyanışın adıdır. Üç cemrenin sıralanışı rastlantısal değildir: Hava, toprak, su… Bu üç unsur, aynı zamanda insan varoluşunun katmanlarına-ruh, beden, bilinç-karşılık gelir. Her bir cemre, bu katmanlardan birini uyandırır.
İlk cemre havaya düşer. Bu, doğada olduğu kadar insanın iç dünyasında da bir kıpırtı oluşturur. İnanç yeniden canlanır, umut filizlenir. Henüz bahar gelmemiştir ama insanın içinde baharın kokusu dolaşmaya başlar. Havaya düşen cemre, ontolojik olarak insanın ruhsal boyutuna işaret eder.
İkinci cemre toprağa düşer. Toprak nasıl çözülüp bağrındaki tohumlara yaşam alanı açıyorsa, insanın bedeni de aynı canlılığı hisseder. Bunun insana yansıması sevgidir. Dışarı taşan sevgi çevreyle irtibat kurarak çoğalır, yaşam enerjisi artar, durgunluk yerini harekete bırakır. İnsan doğanın ritmiyle yeniden uyumlanmaya başlar. Bu aşama, varlığın bedensel ve duyumsal boyutunun uyanışıdır.
Son cemre suya düşer. Su hayatın kaynağıdır; aynı zamanda can suyudur. Nasıl ki kuruyan bir dalı yeşerten, tomurcuğu uyandıran suysa, insanın iç dünyasını ve bilincini dirilten de odur. Bu yüzden kadim düşüncede su yalnız hayatın değil, bilginin ve hikmetin de sembolü sayılmıştır. Su ısındığında akış hızlanır, hayat yeniden hareket kazanır. Buhar/bahar olur.
İnsan da bu akışın içinde yalnız yaşayan bir varlık olmaktan çıkar; fark eden, anlayan ve bilinçle varoluşa katılan, üreten bir varlığa dönüşür. Pisagorcular’dan İbn Sînâ’ya kadar uzanan bir düşünce geleneğinde su, hem hayatın hem de ilmin kaynağı olarak görülmüştür. Suya düşen cemre bu bakımdan yalnız doğayı değil, insanın bilincini ve idrakini de uyandırır. Sevgi cemrenin diğer adıdır.
Cemrelerin her biri varoluşun farklı bir yönünü uyandırır: inancı (ruh), bedeni (duyum, sevgi) ve akışı (bilinç). İnsan iç dünyasında uyanırken doğa da aynı dirilişi yaşar. Ağaçlar tomurcuklanır, çiçekler açar, dallar meyveye hazırlanır. Böylece insan ile doğa arasındaki görünmez bağ bir kez daha kendini gösterir. Bu anlayış, âlem-i kebir (büyük âlem) ile âlem-i sagir (küçük âlem, insan) arasındaki koşutluğu hatırlatan kadim bir ontolojiye dayanır.
Bu diriliş yalnız bireyin değil, toplumun da uyanışıdır. Cemrelerin ardından gelen Nevruz, doğanın bu yenilenmesini toplumsal bir şenliğe dönüştürür. İnsanlar bir araya gelir, ateşler yakılır, sofralar kurulur. Çünkü bahar yalnız doğanın değil, insanın ve toplumun da yeniden nefes almasıdır.
Cemrelerin düşüşü ve Nevruz’un gelişi bize aynı hakikati hatırlatır. Peygamberin uyarısını: “Nas uykudadır. Ölünce dirilir.” “Ölmeden önce ölünüz.”
Hayat, her şartta, her zaman bir şekilde uyarıcılarla yeniden uyanır.
Bazen ölümle, bazen doğumla; bazen zulümle, bazen havaya düşen cemre gibi nefesle; insanın içindeki inanç, sevgi ve bilinç aracılığıyla bedenleşen kelamla…
Doğa, insan ve toplum birlikte dirilir; hayat yeniden bilince gelip akmaya başlar. Ne mutlu bu akışın farkında olanlara. Selam ve sevgi esenlik onlara.
