Sevgi: Yaşamak ve Yaşatmak

İnsan, sevginin ne olduğunu gerçekten anlamak için önce sevilmeyi deneyimlemelidir.

Annesinin, ailesinin, çevresinin sevgisini hisseden birey, kendini var edenin idrakiyle onlara değer vermeyi, onları mutlu etmeyi ve karşılıklı bağlılığı öğrenir. Toplumun sevdiği kişi olma arzusu da benzer bir şekilde işler; insanlar, sevilmeyi deneyimledikçe başkalarına değer vermeyi ve karşılık göstermeyi öğrenir.

Sevgi yalnızca deneyimlenerek öğrenilen bir davranış değil, aynı zamanda yaşamı dönüştüren bir güçtür. Varoluş mücadelesine giren insan doğadan, kandan, candan, inançtan ve düşünceden gelen çeşitli sevgilerle varoluşa sarılır. İnsan, doğayla etkileşim kurdukça onun döngüsüne hayranlık duyar, hayvanlara ve bitkilere karşı koruma içgüdüsü geliştirir. Biyolojik bağlar, kanın getirdiği doğal şefkat ve koruma duygusunu besler. Duygusal bağlılık, içten gelen candan sevgiyi yaratır; arkadaş, eş ve yakınlarımıza duyduğumuz bağda bunu hissederiz. İnanç, manevi değerler ve ritüeller üzerinden sevgiyi beslerken; düşünce ve idealler, insanın zihinle seçtiği bağlılıkları, adalet ve özgürlük gibi ideallere duyulan tutkuyu şekillendirir.

İnsanın aklını, benliğini ve dar çıkar anlayışını aşmasıyla gerçek sevgiye erişmesi mümkündür. Artık sevgi, yalnızca bir his değil, yaşamın kendisine ve başkalarına yansıyan bir eylemdir. Sevgi, varlığı çoğaltmak, başkalarının da yaşamını değerli kılmak, hayatı paylaşmak ve yaşatmaktır. Kendini aşan birey, dar sınırlarını aşıp evrensel bir sevgiye ulaşır; sevgi, böylece hem kendisi hem de tüm varlık için bir güç hâline gelir.

Gerçek sevgi, yaşamaktır. Yaşatmaktır.

Akılç Nakil İlişkisi

İnsan, varoluş sahnesine Allah’ın sıfatlarını giyinerek çıkar. Gayrısı beşerdir. İnsan görür, duyar, hisseder; sonra bunları anlamlandırır ve yaşar. İşte akıl ve nakil tam burada devreye girer. Biri güncelde olan içsel işleme gücü, diğeri saçılmış olandan, dışarıdan gelen veriyi işleyen, yön ve anlam katan etkin güç. Bu iki unsur birbirini tamamlayan bir döngü oluşturur; biri koparsa denge bozulur. “İlim müminin yitik malıdır, nerde olsa alır” buyurulmuştur.

Akıl, gözden geleni, kulaktan işitileni ve içsel sezgiyi tartar, hükme bağlar. Ama bu süreç boşlukta işlemez; nakil, yani gelenek, metin ve deneyim, akla veri sunar. Kuran’da olayların anlatılıp ardından “akletmez misiniz?” sorusunun gelmesi, tam da bu döngüyü gösterir: Metin yalnızca okunmak için değil, anlaşılmak için vardır. Akıl, nakli anlamaya çalışır; nakil, aklın kendini göstermesine vesile olur. Ziya paşa: Bu bağlamda varolanı anlamadan yok saymak bireyin konumunu gösteren bir usturlap vazifesi görür. Bireyin kulağına kadar gelen bir veri değersiz anlamsız ola bilir mi? Değersiz anlamsız olan onu anlamlandıramayandır. “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” diyerek insanın yaptığı işte görüldüğünü söyler.

Dinde aklın genel olarak üç ana evreden bahsedilir: Nefsi (aklı maaş) akıl, İlmi veya Mantıksal Akıl, Maʿrifet Aklı. Dikkat edilirse her şeyin başı akla bağlıdır. Her evre, aklın nakille etkileşimindeki derinliği ve işlevini gösterir. Nitekim “aklı olmayanın dini yoktur” buyurulmuştur. Dinde “Allah’ın yarattığı ilk varlığın akıl olduğu belirtilerek (logos) aklın önemi ve konumu belirtilmiştir.

Değişimli ve dönüşümlü bir varoluş içinde meydana gelen insanoğlu bu şartlara bağlı olarak her dönem varoluşu güncelleyip yaşar. Çoğunluğun fikri değişir, toplumun koşulları değişir, birey olgunlaşır veya küçülür. Bu değişimler hakikati ortadan kaldırmaz; sadece onu fark etmemizi ve açığa çıkarma şeklimizi gösterir.

İnsan ölçüdür; değer yargısı insanda anlam kazanır. Ama ölçüyü belirleyen, insanın keyfi değil, onu aşan bir referans ve ölçektir. Yani mm de km de ölçü birimidir. Ama uygulama yerleri farklı. Bu bağlamda günümüz insanı, hakikati icat eden değil, onu açığa çıkaran ve üzerine yürüyen bir varlıktır. Peki, hakikat nedir denirse? O bireysel akla, göze ve söze sığmayan bir varoluştur.

Bu döngü, akıldan nakile, nakilden akıla sürekli devam eder. Çünkü insan nakloluştan ayrı değildir. Onu ayıran bireysel aklıdır. Bireyi şekillendirip kontrol eden de toplum. Eğer nakil bizi rahatsız ediyorsa ne mutlu bize duyarlıyız ve aynı zamanda da sorunluyuz, sorumluyuz.

İnsan nakille karşılaşır, aklıyla anlar; anladığını hayata uygular, sonuçlarını görür ve yeniden düşünür. Döngü kırıldığında ya kör taklit başlar ya da sınırsız görecelik. Sağlıklı işlediğinde ise ortaya çıkan, yaşayan ve kendini sürekli yeniden anlayan bir hakikat arayışıdır. Bu döngüden amaç yok mudur? Elbette vardır. Yaşamın sevgiyle aydınlıkla devamını sağlamak.

Hoca Nasrettin Efendi odun yüklü eşeğin yükünü ateş ile tutuşturmuş ve kulağına fısıldamış: “Aklın varsa göle kaç” İnsan damla, insanlık deniz. Bireysel akıl bir mum. Külli-irfani akıl güneş.

Aklın Aşılması ve Gerçek Halife

Aklın aşılması, bireyin kendini aşması ve varoluşa karışmasıdır. Bunu toprağa düşen tohumun aynı asıl yaşamın dirilmesine benzete biliriz.

İnsan varoluş karşısında hiçbir zaman boşlukta kalmadı. Hep bir Yaratıcı’ya yöneldi, bir bağ kurdu. Medeniyet de aslında bu bağın üzerinde yükseldi. Ama zamanla o bağ inceldi. Hakikati yaşamayı bıraktık, onu tanımlamaya, sınıflandırmaya, parçalara ayırmaya başladık. Akıl en usta olduğu şeyi yaptı: ayrıştırmayı. Parçaladı, böldü ve böldüğünü “hakikat” diye savundu.

Adem’in cennetten sürülmesi kıssası bana bunu düşündürür. Doğal işleyişten kopuk insan, yargıları ile kendini bütünden ayırınca esfeli safiline düştü. Artık artı ile eksi sonsuz arasında, bin bir ad ve suretle yaşayan, ayrı bir varlık hâline geldi. Cennet yaşanacak bir hâl olmaktan çıktı, uzak bir ütopyaya dönüştü.

İşte bu kopuşun tam ortasında İslam zuhur etti. Bir sistem değil, bir ilke ve işleyiş olarak. Tevhid burada sadece “Allah birdir” demek değil. Parçalanmış her şeyi yeniden bütünleştirmek, aklın tahtını kırmak, ölçüyü insandan alıp varoluşa vermektir.

Hz. Muhammed (s.a.v.) bizi doğrudan varoluşla yüzleştirdi. “Oku, yaratan Rabbinin adıyla” dedi ve aracıları, suni otoriteleri, ruhbanı ortadan kaldırdı. Güzel olanı seven bir Allah tasavvuruyla içimizde akıl ile gönlün, dışarıda ise insan ile doğanın birliğini aradı.

Fakat sonra o saf ilke, tarih içinde “Müslümanlık” diye anılan kurumsal, monarşik bir birikime dönüştü. Söylem ağır bastı, tarif ağır bastı. Bugün ise akıl zirveye ulaştı ama hâlâ tahtında oturuyor. Bir avuç akıllı insan, paraya ve güce tapanların eline hem kolaylaştırıcı araçları hem de yok edici silahları veriyor. Bireysel akıl kendi menfaatine ters düşeni hâlâ reddediyor.

Benim gördüğüm şu: Çözüm aklı daha da parlatmak değil. Onu yerli yerine koymak. Aklın hükmü bittiği yerde tevhid başlıyor. Nefs tohumunu öldürüp kendimizi varoluşa teslim ettiğimizde “ölmeden önce ölmek” gerçekleşiyor ve insan gerçekten diriliyor. İşte o anda Kur’an’ın işaret ettiği sıfatla var oluyoruz: “Halife”

Bu Halife, “ben halifeyim” diyen ego insanı değildir. “Ben”in tükendiği yerde varoluşun kendisi yeryüzünde tecelli etmesidir. Varoluşun halinin ifa edilmesidir. Damla deniz oluyor. Ayrılık bitiyor.

Medeniyet ancak bu dirilişle yeniden kurulabilir.

Bu bağlamda tevhid, hem ilke hem işleyiş hem de varoluşun ta kendisidir.

Tab, Tabiat ve Kitap

Düşüncenin tabi olup yazıya dökülmesine kitap denir. Bir düşünceye ya da bir lidere bağlı olana da “tabi” denir. Bu bağlamda kitap, tabi olunmuş bir düşüncenin kayda geçirilmiş hâlidir. Ancak kitapta yazılı olan, kendi başına canlı değildir; okuyanın zihninde, onun düşüncesiyle canlanır, çeşitlenir ve yeniden üretilir.

Bu yüzden kitap, bir sonuç değil, bir potansiyeldir. Okurun zihninde bir karşılık bulduğunda gerçeğe dönüşür. Asıl mesele, okurun kapasitesidir. Derin bir zihin, basit bir metinden bile anlam üretir; hazırlıksız bir zihin ise en güçlü metni bile kelime yığınına indirger.

Eskilerin “kitap verilenler” dediği şey de budur. Bu, sadece okuyan değil; okuduğunu anlayan, içselleştiren ve hayata geçiren insan demektir. Kitap, bu insanın elinde bilgi değil, eylem olur.

Bugün ise durum tersine dönmüş durumda. Herkes her kitaba ulaşabiliyor ama bu erişim, anlam üretmiyor. Aksine, çoğu zaman bilgi kirliliği, yüzeysellik ve kakofoni doğuruyor. Kitap çok, ama idrak az.

Kütüphane de bu çelişkinin merkezinde durur. Kitapların toplandığı yer olarak bir depo mudur, yoksa düşüncenin canlı alanı mı? Eğer raflardaki kitaplar okunmuyor, anlaşılmıyor ve hayata geçmiyorsa, evet; kütüphaneler birer morgdur. Ama okur hazırsa, kütüphane bir bahçeye dönüşür. Kitaplar tohum, zihin topraktır. Okullar ise bu sürecin laboratuvarıdır.

Bugün bilimsel üretim de benzer bir sorun taşıyor. Sayısız makale yazılıyor; çoğu, akademik hedefler ve prestij için üretilmiş tekrarlar. Oysa bilimin amacı nettir: yaşamı kolaylaştırmak, anlamayı sağlamak ve sevdirmek. Karmaşığı sadeleştirmeyen, hayata dokunmayan bilgi, yükten başka bir şey değildir.

Buradan tabiat kavramına geliriz. “Tabi” kökünden gelen tabiat, insan dahil tüm varlıkların uymak zorunda olduğu düzeni ifade eder. Bu düzen, insanın üzerinde değil, insanın içinde olduğu bir düzendir. “Yeryüzü bana mescit kılındı” sözü de tam olarak bunu anlatır: yaşamın tamamı bir sorumluluk alanıdır.

İnsan bu düzenin sahibi değil, parçasıdır. Tabiata hükmeden değil, ona tabi olan bir varlıktır. Bu yüzden doğaya karşı sorumludur; yaşamak kadar yaşatmakla da yükümlüdür.

Sonuç olarak kitap ve tabiat aynı yere çıkar: insanın neye tabi olduğunu gösterir. Biri düşünce düzenini, diğeri varlık düzenini ifade eder. İkisi de insana sınırını, sorumluluğunu ve yerini hatırlatır. Asıl mesele okumak değil; anlamak, uyum sağlamak ve yaşatmaktır.

Göv ve Gök Arasında İnsa

İnsan, iki ayak üzerinde durur; bu basit görünen gerçek, onu hem toprağa hem de göğe bağlar. gök ve göv eski Türk bilincinde, dil, anlam ve renk aracılığıyla inanca dönüşmüştür. İnancınca tanrı göktedir ve ona el açarak ondan ister. Bu eylemin özü insanın dönüştürücü, aktarıcı ve gösterici olduğudur. Doğada gökten gelenler yerde şekillenerek insanda görünür olur. Bunun dindeki karşılığı “Elhamdulillahi rabbil alemin”dir. Yani kul Allah’a ve şükür eder.

Gök, yalnızca mavi bir gökyüzü değil, aynı zamanda yukarıya, yüceye, her şeyi kapsayan sınırsız çadır olarak tanımlanması, varoluşu kapsayan ve bilincinde olan düşünceyi simgeler. Yağmur (su) nasıl yere hayat veriyorsa insan da (er) ilim ile dirilip hayat bulur. Döneminde astronomi ve coğrafya önde gelen bilim dalları olmuştur. Fakat bu ilimler insandan ayrıştırılarak alan ölçüm ve tanımı ile bilime geleceği okuma aracı olarak da astrolojiye falcılığa-üfürükçülüğe evrilmiştir.

Astronomi ile ilgili eski düşünceler onun yedi kat olduğunu ve en üstte arş olduğunu ifade etmişler. İnsanı da yedi nefis mertebesi ile tanımlamışlar. Beyni de düşünme ve organizasyon organı olması hesabı ile hükmedici kuvvet, arş (hareket noktası) olarak kabul edip insan başını gök kubbeye benzeterek varoluşu bu bağlamda değerlendirip iyinin güzelin yaşanıp yaşatılması odaklı bir yaşam kurulması önerilmiştir.

Hz. İsa için göğe çekildi ifadesini astronomik katman olarak anlayan akıl, teleskop ile uzay boşluğunda peygamber, melek Allah arama arayışında eline bir şey geçmeyince iflas edip iflasının gerekçesi olarak da kurtuluşu dine saldırmada aramaktadır. Hâlbuki Hz. İsa’nın sözü bireyselliğin bütünselliğe bağlı olduğudur. (Baba bende ben babadayım, üzüm asmada asma üzümde, ben babaya gidiyorum). Nasıl ağacın kökü toprakta, dalları gökyüzünde, gücü gövdesinde ise insan da öyledir. İnsanın farkı bunun farkında olması.

Göv aynı zamanda bir renk adıdır. Gökteki ışık dalgalanmasına bağlı olarak lacivertten havai renge kadar değişen bir renk sıralamasının adı olmuştur. Bu rengi haberin, barışın ve sevginin sembolü güvercin kuşu en güzel şekilde yansıttığından olsa gerek ki bu adı almış. Yerdeki ekin de göv-yeşillik olarak adlandırılmış. En güzeli ise Türk’e yakışan rengi ile “Turkuaz”

İşte bu yüzden insan, sadece fiziksel bir varlık değildir; yer ve gök arasında duran işleyişi birleyip aktarıcı varlıktır. Zaman, mekân ve bilinç, burada görünür bilinir olur. Gövde somutun, gök ise soyutun (madde-mana) simgesidir.

İnsan düşüncesiyle hem gökte hem gövdede olur; rengiyle, duruşuyla, varlığıyla hem somutu hem soyutu temsil edip yaşar. Yer ve gök insanın gövdesinde yeşerir ve onu hem yeryüzüne hem gökyüzüne bağlar. Kuran’da “Allah arzın ve semavatın nurudur” buyurulmuştur.