Onuncu sınıfa giden kızım bir gün şöyle dedi: “Günde sekiz saat okulda ne işimiz var? Otuz-otuz beş sene okuyup, güya çok para kazanmak için doktor olan biri, o kazandığı parayla ne yapacak? Para kazanmak için bize lazım olmayacak kadar çok bilgiyi öğrenmenin bize ne faydası var?”
Bu sorularla hayatı, toplumsal yapıyı ve insanın varoluş nedenini sorguladı. Daha önce de “Herkes bebek olarak doğuyorsa, ilk anne nasıl oldu?” diye sormuştu.
Oysa “anne”, doğuran demektir. Hayat bireyi doğurur, birey de hayatı. Ortaya çıkan da bu döngüden saçılanlar, yani biziz. Bu “saçıntıya” anlam katmak ve yaşamı uyumlu bir şekilde sürdürmek de sorgulayana düşer.
Kızım doğru düşünüyor diyelim. Yaşamak için para kazanmaya, çok para kazanmak için hayatı feda etmeye ve bir daha hiç kullanmayacağımız bilgileri öğrenmeye gerçekten gerek var mı?
Bu durumun hayattaki karşılığına bir göz atalım:
Bir kişi kendini işine adadığında, bu iş toplumda mevcut bir imalathane, ticarethane, hizmet sektörü ya da bunlara bağlı birimler olur. Tüm bu yapılar için hem iş gücü hem de tüketici olarak insana ihtiyaç vardır. Ayrıca bunların bir de alışveriş boyutu vardır.
İlk dönemlerde takas ve köle emeği kullanılmıştır. Ama köle aynı zamanda bir tüketicidir. Yiyecek, giyecek, yatacak ve yeni köleler doğuracaktır. Bunun yanında takas sisteminde eşyaya biçilen ölçü ve değer üzerinde nasıl mutabık kalınacak?
Diyelim ki mağara döneminde bir tavşanla bir avuç kuru badem takas ettik. Badem de tavşan da doğada kendiliğinden bulunan şeylerdir. Elde etmek için gidip almak ya da yakalamak yeterlidir. Ama tavşan üç ayda bir ürerken, badem yılda bir kez meyve verir. Bu iki ürün arasında nasıl bir denge kurulacak? Arz-talep dengesi olmazsa, tavşan üç gün içinde kokar ve işe yaramaz hale gelir. Badem ise stoklanabilir, el altında tutulabilir.
Bir de buğday üreticisi olalım. Buğdayı bademle nasıl takas edeceğiz? Birinde tepeden tırnağa emek, diğerinde belki bir saatlik çaba var… Benzer sorular çoğaltılabilir.
İlk dönemlerde bireysel mülkiyetin ve yetkinin oluşmadığı düşünülürse, farklı coğrafyalarda yaşayan üreticilerin ürünlerini nasıl pazarlayacağı, nasıl değerlendireceği de büyük bir sorundu. Zamanla insanlar, doğrudan eşyayı değil de ona atfettikleri kıymeti, yani madeni; bu madenin parçalarını kullanmaya başladılar. Bu maden doğada kendiliğinden bulunmazdı, akıl ve emekle elde edilirdi. İşte böylece metal para bir ölçü ve değer aracı hâline geldi.
Patron, üretici ve dönüştürücü olmaktan çıkarak, artık yalnızca metali kontrol eden kişi hâline geldi. Günümüzde bu, evrilerek “değerli kâğıt” biçimini aldı. Üzerindeki imza, arkasında duran kişi; yani insan emeği, yani bedel…
Peki, insana dair güç nedir ve o güce nasıl ulaşılır? Para ile mi? Para için harcadığımız ömür bize ömür kazandırır mı? Diyelim ki dünyanın tüm paraları senin kontrolünde. Bu sana bir gülücük, bir göz ışıltısı, sıcak bir buse kazandırır mı?
Bana sorarsanız bilmem… Hiç olmadı, denemedim ki… Ama mutluluk dolu bir hayatım oldu. Yuvam, ailem, dostlarım oldu.
“Sence sen kaç paralık adamsın?” Eğer parelenip parçalanırsan, seni sistemle tümlerler. Ömrünü o yolda harcarsın ve ömür bittiğinde değerin para değil, senin kendin olduğunu anlarsın. Peki sistemle bütünleşmenin başka yolu yok mu? Olmaz mı?
Severek adanmışlık, sistemle bütünleşmenin en insani yoludur. Hayatta yaptığın her şeyin sana döndüğü ve hayatın bizzat sen olduğun bilinci… İşte bunun anahtarıdır o adanmışlık. Hiçbir sermayesi olmayan bir kadın ya da erkek, kendini yapacağı işe adadığında o işin patronu olur.
Okullar, hayatın ve işleyişin teorik olarak öğretildiği, insanı hayata hazırlayan yerlerdir. Bir öğrenci coğrafi terimleri okulda öğrenir. Ama fiziki, beşeri ve siyasi haritayı; yani hayatı, yaşayarak ve okuyarak öğrenir. Ona evrilir.
Bir kişi “Bu kadar tarih bilgisine ne gerek var, ben tarihçi olmayacağım” dediğinde; tarihin coğrafyada yazıldığını, sanayinin, ticaretin, endüstrinin temelinin coğrafya olduğunu idrak edemez. Böylece ürettiği bir ürünün insanlık ve kendisi aleyhine olabileceğini fark edemez.
Bir doktor, edebiyattan, müzikten, tarihten ve coğrafyadan kopuk bir şekilde edindiği mesleğini yalnızca bir hastane robotu gibi icra eder. Tıp endüstrisini işletir, ama hekim olamaz. Oysa o meslek, önce “tabip”, daha öncesinde “hekim”, daha da eskiden tanrıyla irtibat kuran “şaman”dı.
Bilgi ve sevgi, insanın ürettiği en yüce iki değerdir. Bu ikisi birbirinden koparsa, yaşam anlamsızlaşır. Bu yüzden sevgiyle olanlar genellikle parasız, parayla olanlar da sevgisizdir.
Ve herkes, olmayanını, eksik olanı arar. Ulaşamadığında da ona “acı” veya “ekşi” der. İyisi mi hayatımızı muhannete muhtaç olmadan yaşama düsturu üzerine yaşayalım.
Kategori: Genel
Bilmek, Tanımak ve Olmak: Tevhid’in Bilinçle Bütünleşen Yolu
Bilme ve tanıma, insanlarda ve tüm hayvanlarda doğuştan olan bir yetidir. Bu da beslenme, barınma ve üreme temelinde diğer varlıklarla iç içe yaşamdan çıkan bir eylemdir. Kendilik bilinci ve dil düşünce bağlamı ile insan hayvandan ayrılır.
Gündelik dilde bilmek, bir şeyi farkında olmak, tanımak, anlamak ya da bilgi sahibi olmak anlamına gelir. Bu bilmeler simgesel düşünme değil duruma göre davranış olarak tanımlana bilir.
Hayvan için tanımak, bedensel tepkidir; tanır ve ona göre davranır. İnsan için tanımak, anlamaktır. Tanımının ötesine geçer, ilişkisini kurar, isimlendirir, bağlamlandırır, değer ve mana katar. Bu katkısı ile de varlıktaki konumunu belirler. Mesela bu benim annem, rakibim, büyüğüm gibi.
Bilmek, her zaman duyu ya da akıl yoluyla değil, tecrübe, sezgi, içgörü ya da yaşantı yoluyla edinilen bir farkındalıktır. Tasavvuf, Zen Budizm ya da mistik geleneklerde bu anlamdaki bilme daha çok varoluşsal bir deneyimdir.
Dünyayı kelimelerle, sembollerle, soyutlamalarla tanırız. Bunu da kavramlar yolu ile yaratılışla aramızda kurduğumuz ilişki sayesinde başarırız. Düşünce de bu kavramlar arasındaki ilişkiden yani tevhid etmeden çıkmaktadır. Bildiklerimizi eylemlerimizle tevhid edip yaşamla birleştirmediğimiz taktirde ilişkilerimizde hasara sebep oluyoruz. O nedenle bir yerde bilmemek bilmekten iyi.
Kelimelerle, kavramlarla tanıyıp bildiğimiz varlığa eylemlerimizle yaşayarak müsbet veya menfi bir değer oluştururuz. Bu da, bir olan yaşamı iyi kötü – doğru yanlış diye tanımlamamıza neden olmaktadır. Bu değerlerin, doğrunun, yanlışın, yersizliğin kaynağının kendimiz olduğunun, farkına vardığımızda başka bir bilinç seviyesine geçmiş olacağız.
Niyazi Mısri “lütf u kahrı şey-i vâhid bilmeyen çekti azâp, Ol azaptan kurtulup sultan olan anlar bizi.” Diyerek çektiğimiz azabın kaynağının kendimiz olduğumuza dikkat çekmiştir.
Tevhid birlemek demektir. Amaç olmazsa birlik de olmaz, amaca da ulaşamayız. Dolayısıyla varlığa ait bilgiyi amacımız doğrultusunda kendimizde kendimizle birlememiz gerekir. Neyde birleyeceğiz? Her şeyi kapsayan ve herşeyin hayat bulduğu ilahi olanda birleyeceğiz. Ancak parçaların ve cinslerinin de uyumu ve amaca hizmet etmesi gerekir ki birlik ola aksi takdirde birlik değil çokluk olur. Yani bizim düşüncemiz kalıplı sınırlı olduğunda birliği sağlayan değil ayrıştıran oluruz. Çokluğu birlemek veya yönetmek de bilene, sahip çıkana düşüyor. Bu da fedakarlık ve feragat gerektirir.
Harfleri hecelerde, heceleri kelimelerde, kelimeleri cümlede, cümleyi parağrafta, parağrafı metinde, metni kitapta kitabı da manada birleyeceğiz ki ikilik kalkıp birlik ola. İnsan, yaşamına mana katmakla hem birleştiren hem de ayrıştıran konumdadır. Dolayısıyla birlik mayası katmadan da birlik olmaz.
Tevhid’in zıddı kesret yani çokluktur. Çokluk olmadan tevhid, tevhid olmadan da çokluk olmaz. Bunlar bireyin konumu ile bakış açısı ile düşünce dünyamız ile var ettiklerimiz kavramların zihinsel etkisidir. İnsan yoksa hayat bilinip tanınmaz. . Dünyada, hayattan-yaşamdan başka bir şey yok. Yaşamın da ne amacı ne iyisi ne de kötüsü var. Tanıma bilme ve olma, içinde bu duygu ve düşünceleri taşıyana ait görev ve sorumluluktur.
Her şeyi bilmemiz söz konusu olamaz ama bildiğimiz kadarı ile güneş sistemimiz birlik halinde hareket ediyor olmasının etkisiyle içinde hayat bulduğumuz yaşam formatını doğurmuştur.
Bunun ucu bucağı veya bilineceği yok ki her an yeniden üretiyor. Kuranı kerimde bu durum “her an yeni bir iş – oluş üzeredir” olarak ifade buyurulmuştur. Kendimiz dahi bu değişim ve dönüşümden ayrı değiliz. O nedenle peygamberler ve ergin filozoflar önce kendini bil demişler. Kendini bilirsen bileni bilirsin. Yunus Emre: “Bir küt ile güreştim elsiz ayağım aldı güreşip basamadım gövündürdü özümü” der. Yani nefsi-kişiselliği ile girdiği tanıma bilme ve olma mücadelesini anlatır.
Peygamberimiz ‘yarabbi ben seni bilmekle bilemedim’ diyerek bilenin bilinmezliğini. Hz Ali efendimiz de ‘bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum’ diyerek bilgiyi eylemlemenin önemini vurgulamıştır.
Bilmekle bilinmiyorsa nasıl bileceğiz? Bizi hedefe götürecek, salahiyete çıkartacak eylemlerimizle. Böylece bilinen ve bilen eylemde yaşam bularak bilinç doğar. Bilinç, insanın kendi eylemiyle kendi varlığı üzerine düşünebilmesidir. İnsan bu ışık ile varlığın hakikatine erer.
Tevhid İslam düşüncesinin temelini oluşturan ve “Allah’ın birliği”ni ifade eden inançtır. Kelime olarak “birlemek” bir olmak, anlamındadır.
Olmak: Kabul etmek ona kab olmak; onu tüm renk ve şekillerinden-yargılarından soyunarak soyutlanıp o olmak, donmak değil, oluşla olmak, onda yaşamaktır., Yunus der ki: Hiç şek değil o benimdir, ben onunum, Ben ne der isem dost tutar, dost dediğin ben tutarım diyerek konuyu özetlemştir.
İslam’da tevhid sadece Tanrı’nın bir olduğunu söylemekten ibaret değildir; aynı zamanda O’nun zatında, sıfatlarında, fiillerinde ve hükmünde hiçbir ortağının bulunmadığını bilmek, kabul etmek ve salih amellerle, eylemlerle tanıyıp olmaktır. Kısaca teslim olmaktır. Aksi takdirde şirk(ortaklık) olur.
Vahdet-i Vücûd yani varlığın birliği anlayışında tevhid: inancın, inananın ve varlığın eylemsel birliği ve tekliği, yek vücut olmak demektir. Bilinenlerin uygulanması yaşamı üretiyor, yaşam da tanıma ve bilmeyi. Bu bağlamda ilahi gücün oluşturduğu varlık ve eylemler insandaki düşüncede köklenmektedir.
Tevhid, insanın doğanın gören gözü, duyan kulağı, söyleyen dili ve tutan eli olduğunun bilinciyle yaşaması, hikmet görmesi, hikmet olması demektir. Bu da adalet ve tevazu ile davranmasını gerektirir.
Şirk, varlığa ortak koşmak demektir. İsim ve resme takılarak olaylar arasındaki bağlantıyı kopararak ön yargılı olmak, ideolojik ve bireysel bakışlarla olaylar arasındaki bütünselliği bozmak, kendini ve varlığı anlayamamak; bu nedenle de ilahi birlikten koparak huzursuz olmak demektir.
Tevhid, sadece bir inanç ilkesi değil, bir dünya görüşü, bir yaşam biçimi ve insanın varlığa olan vazifesidir.
Bilgi eylemlerle tasdiklenmedikçe tamamlanmamış veri olur. Eylemde olmayan tevhid düşüncesi hayal ve mavaldan öteye gidemez, şirkten ayrılmaz.
Bilmek, insanın kendini ve varlığı bir bütün olarak fark etmesi; tanıması; olmak ise o farkındalığı ilişkiye dönüştürerek bu ilişkiyi eylemle kendi bilincinde birliğe taşımasıdır. Tevhid, bu sürecin hem amacı hem de yoludur.
Gündelik dilde bilmek, bir şeyi farkında olmak, tanımak, anlamak ya da bilgi sahibi olmak anlamına gelir. Bu bilmeler simgesel düşünme değil duruma göre davranış olarak tanımlana bilir.
Hayvan için tanımak, bedensel tepkidir; tanır ve ona göre davranır. İnsan için tanımak, anlamaktır. Tanımının ötesine geçer, ilişkisini kurar, isimlendirir, bağlamlandırır, değer ve mana katar. Bu katkısı ile de varlıktaki konumunu belirler. Mesela bu benim annem, rakibim, büyüğüm gibi.
Bilmek, her zaman duyu ya da akıl yoluyla değil, tecrübe, sezgi, içgörü ya da yaşantı yoluyla edinilen bir farkındalıktır. Tasavvuf, Zen Budizm ya da mistik geleneklerde bu anlamdaki bilme daha çok varoluşsal bir deneyimdir.
Dünyayı kelimelerle, sembollerle, soyutlamalarla tanırız. Bunu da kavramlar yolu ile yaratılışla aramızda kurduğumuz ilişki sayesinde başarırız. Düşünce de bu kavramlar arasındaki ilişkiden yani tevhid etmeden çıkmaktadır. Bildiklerimizi eylemlerimizle tevhid edip yaşamla birleştirmediğimiz taktirde ilişkilerimizde hasara sebep oluyoruz. O nedenle bir yerde bilmemek bilmekten iyi.
Kelimelerle, kavramlarla tanıyıp bildiğimiz varlığa eylemlerimizle yaşayarak müsbet veya menfi bir değer oluştururuz. Bu da, bir olan yaşamı iyi kötü – doğru yanlış diye tanımlamamıza neden olmaktadır. Bu değerlerin, doğrunun, yanlışın, yersizliğin kaynağının kendimiz olduğunun, farkına vardığımızda başka bir bilinç seviyesine geçmiş olacağız.
Niyazi Mısri “lütf u kahrı şey-i vâhid bilmeyen çekti azâp, Ol azaptan kurtulup sultan olan anlar bizi.” Diyerek çektiğimiz azabın kaynağının kendimiz olduğumuza dikkat çekmiştir.
Tevhid birlemek demektir. Amaç olmazsa birlik de olmaz, amaca da ulaşamayız. Dolayısıyla varlığa ait bilgiyi amacımız doğrultusunda kendimizde kendimizle birlememiz gerekir. Neyde birleyeceğiz? Her şeyi kapsayan ve herşeyin hayat bulduğu ilahi olanda birleyeceğiz. Ancak parçaların ve cinslerinin de uyumu ve amaca hizmet etmesi gerekir ki birlik ola aksi takdirde birlik değil çokluk olur. Yani bizim düşüncemiz kalıplı sınırlı olduğunda birliği sağlayan değil ayrıştıran oluruz. Çokluğu birlemek veya yönetmek de bilene, sahip çıkana düşüyor. Bu da fedakarlık ve feragat gerektirir.
Harfleri hecelerde, heceleri kelimelerde, kelimeleri cümlede, cümleyi parağrafta, parağrafı metinde, metni kitapta kitabı da manada birleyeceğiz ki ikilik kalkıp birlik ola. İnsan, yaşamına mana katmakla hem birleştiren hem de ayrıştıran konumdadır. Dolayısıyla birlik mayası katmadan da birlik olmaz.
Tevhid’in zıddı kesret yani çokluktur. Çokluk olmadan tevhid, tevhid olmadan da çokluk olmaz. Bunlar bireyin konumu ile bakış açısı ile düşünce dünyamız ile var ettiklerimiz kavramların zihinsel etkisidir. İnsan yoksa hayat bilinip tanınmaz. . Dünyada, hayattan-yaşamdan başka bir şey yok. Yaşamın da ne amacı ne iyisi ne de kötüsü var. Tanıma bilme ve olma, içinde bu duygu ve düşünceleri taşıyana ait görev ve sorumluluktur.
Her şeyi bilmemiz söz konusu olamaz ama bildiğimiz kadarı ile güneş sistemimiz birlik halinde hareket ediyor olmasının etkisiyle içinde hayat bulduğumuz yaşam formatını doğurmuştur.
Bunun ucu bucağı veya bilineceği yok ki her an yeniden üretiyor. Kuranı kerimde bu durum “her an yeni bir iş – oluş üzeredir” olarak ifade buyurulmuştur. Kendimiz dahi bu değişim ve dönüşümden ayrı değiliz. O nedenle peygamberler ve ergin filozoflar önce kendini bil demişler. Kendini bilirsen bileni bilirsin. Yunus Emre: “Bir küt ile güreştim elsiz ayağım aldı güreşip basamadım gövündürdü özümü” der. Yani nefsi-kişiselliği ile girdiği tanıma bilme ve olma mücadelesini anlatır.
Peygamberimiz ‘yarabbi ben seni bilmekle bilemedim’ diyerek bilenin bilinmezliğini. Hz Ali efendimiz de ‘bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum’ diyerek bilgiyi eylemlemenin önemini vurgulamıştır.
Bilmekle bilinmiyorsa nasıl bileceğiz? Bizi hedefe götürecek, salahiyete çıkartacak eylemlerimizle. Böylece bilinen ve bilen eylemde yaşam bularak bilinç doğar. Bilinç, insanın kendi eylemiyle kendi varlığı üzerine düşünebilmesidir. İnsan bu ışık ile varlığın hakikatine erer.
Tevhid İslam düşüncesinin temelini oluşturan ve “Allah’ın birliği”ni ifade eden inançtır. Kelime olarak “birlemek” bir olmak, anlamındadır.
Olmak: Kabul etmek ona kab olmak; onu tüm renk ve şekillerinden-yargılarından soyunarak soyutlanıp o olmak, donmak değil, oluşla olmak, onda yaşamaktır., Yunus der ki: Hiç şek değil o benimdir, ben onunum, Ben ne der isem dost tutar, dost dediğin ben tutarım diyerek konuyu özetlemştir.
İslam’da tevhid sadece Tanrı’nın bir olduğunu söylemekten ibaret değildir; aynı zamanda O’nun zatında, sıfatlarında, fiillerinde ve hükmünde hiçbir ortağının bulunmadığını bilmek, kabul etmek ve salih amellerle, eylemlerle tanıyıp olmaktır. Kısaca teslim olmaktır. Aksi takdirde şirk(ortaklık) olur.
Vahdet-i Vücûd yani varlığın birliği anlayışında tevhid: inancın, inananın ve varlığın eylemsel birliği ve tekliği, yek vücut olmak demektir. Bilinenlerin uygulanması yaşamı üretiyor, yaşam da tanıma ve bilmeyi. Bu bağlamda ilahi gücün oluşturduğu varlık ve eylemler insandaki düşüncede köklenmektedir.
Tevhid, insanın doğanın gören gözü, duyan kulağı, söyleyen dili ve tutan eli olduğunun bilinciyle yaşaması, hikmet görmesi, hikmet olması demektir. Bu da adalet ve tevazu ile davranmasını gerektirir.
Şirk, varlığa ortak koşmak demektir. İsim ve resme takılarak olaylar arasındaki bağlantıyı kopararak ön yargılı olmak, ideolojik ve bireysel bakışlarla olaylar arasındaki bütünselliği bozmak, kendini ve varlığı anlayamamak; bu nedenle de ilahi birlikten koparak huzursuz olmak demektir.
Tevhid, sadece bir inanç ilkesi değil, bir dünya görüşü, bir yaşam biçimi ve insanın varlığa olan vazifesidir.
Bilgi eylemlerle tasdiklenmedikçe tamamlanmamış veri olur. Eylemde olmayan tevhid düşüncesi hayal ve mavaldan öteye gidemez, şirkten ayrılmaz.
Bilmek, insanın kendini ve varlığı bir bütün olarak fark etmesi; tanıması; olmak ise o farkındalığı ilişkiye dönüştürerek bu ilişkiyi eylemle kendi bilincinde birliğe taşımasıdır. Tevhid, bu sürecin hem amacı hem de yoludur.
İnsanlığın Son Mutasyonu: Bilinçsiz Akıl ve Merhametsiz Gelişim
İnsanı diğer varlıklardan ayıran ve onu hem bireysel hem toplumsal olarak yücelten, ahlaki, duygusal ve zihinsel özelliklerdir. Bunlar insan olmanın özünü oluşturur. Bazı temel insani değerler şunlardır:
Sevgi: Koşulsuzca başkasını önemseme.
Merhamet: Acı çeken birine karşı duyulan içten şefkat ve yardım etme isteği.
Adalet: Hakkaniyetli ve dengeli davranma.
Saygı: Başkasının varlığını, haklarını ve sınırlarını tanıma.
Sorumluluk: Davranışlarının ve kararlarının sonuçlarını üstlenme bilinci.
Doğruluk: Gerçekle uyumlu ve dürüst olma hali.
Barış: Hem içsel huzur hem de toplumsal uyum arayışı.
Özgürlük: Kendi iradesiyle düşünme, eyleme ve yaşama hakkı.
Empati: Başkasının duygularını ve deneyimlerini anlamaya çalışma.
İnsan çok fazla gelişirse ne olur? sorusuna iki yönlü bakabiliriz:
Eğer insan gelişimini bilgelikle, yani içsel değerlerle birlikte sürdürürse:
Daha adil, daha empatik, daha özgür ve daha anlamlı bir varoluş yaşar.
Kendiyle ve doğayla uyum içinde olur.
Toplumsal sorunlara çözüm üretir.
Evrensel bir insanlık bilincine ulaşabilir (örneğin Mevlânâ’nın, Yunus’un, Gandhi’nin temsil ettiği türden bir insanlık).
Eğer insan gelişimini sadece akıl, teknoloji, güç veya çıkar yönünde sürdürürse ama değerlerden uzaklaşırsa:
Kibir artar, doğaya ve diğer insanlara hükmetme arzusu büyür.
Ahlaki yozlaşma başlar, çünkü araçlar amaçların önüne geçer.
Yalnızlık ve yabancılaşma derinleşir (modern bireyin en büyük sorunlarından biri).
İnsan, kendi yarattığı gücün kölesi haline gelebilir Para, iş, yapay zekâ, silah teknolojileri, tüketim hırsı…
İnsan çok fazla gelişirse, yöneldiği şeye göre ya insan olur ya da insanlığını kaybeder.Gerçek gelişme, dışsal bilgi ve güçle birlikte içsel değerlerle de dengelenirse anlamlıdır.Aksi hâlde, teknik olarak gelişmiş ama duygusal ve etik olarak çorak bir varlık ortaya çıkar.
İbn Haldun şöyle der:
“İnsan medeniyet kurar ama medeniyet de insanı kurar; biri yozlaşırsa diğeri de yozlaşır.”
İnsan beden olarak değişmese de virüsler ve farklı istek ve düşünceler nedeniyle doğasından saparak bir yerde mutasyona uğruyor. Bunun sonucu insan bedeni ortadan kalkar mı yoksa doğal gidişata uygun yaşama mı dönülür yaşayanlar görecek. Peygamberimiz orta yolu tutunuz tavsiyesinde bulunmuş.
İnsan aşırı gelişirse ne olur?
Doğadan kopar, İçsel değerlerde, duygularda zayıflama başlar, ekonomik zenginlik ve getirdiği teknolojiyle şişen bir benlik gelişir ve bu merhametsiz güç olarak çevresine yayılır. Yapay zekâ, yapay duygular ve yapay ilişkiler sonucu yediğinden içtiğinden ve cinselliğinden tat almamaya başlar. Çevresinde insan kalmaz ve mekanikleşir. Doğasına, ulusuna, milletine, ailesine ve benliğine yabancı Bir mahluk olarak korku içinde sağa sola saldırarak ölmek ister. Bir yerde kuduz olmuş köpek denebilir.
Bu Dönüşüm bir mutasyon mudur? Evet diyebiliriz, ancak şu farkla: Bu doğal bir mutasyon değil, insanın kendi eliyle, kendi değerlerine karşı yarattığı bir kültürel mutasyondur. Bu mutasyon genetik değil, etik, duygusal ve düşünsel düzeydedir.Bedeni değil.
Güneş sisteminin bir turu karşılığında insan ömrü 8 saniye sürüyormuş. Dünya liderlerinin ve para imparatorlarının durumları sizi korkutmasın. Yeni yaşam alanları oluşmaktadır. İnsanın bilinç ışığı bu tür parlamaların altında yatanı bilmekte ve oluşu gözlemlemektedir.
İnsanoğlu bedensel ve düşünsel evrimi ile mağaradan uzayda yaşam çağına ayak basmıştır. Bilimin teknolojiye evrilmesi ve buna bağlı pazar ve hammadde arayışı son yüzyılın savaşlarına neden olmuş, bu hızlı değişim ve dönüşüme insanoğlu ayak uyduramadığından bireyselleşip bu teknolojinin neferi olmuştur.
Yukarıda ifade edilen mutasyonun geliştiği ancak bu durumun sürdürüle bilir olmadığı, insanların birbirinin sevgi ve nefesine muhtaç olduğu, bunun da çevresi ile birlikte doğasına uygun yaşamla gerçekleşebileceği bu nedenle aramızda selamı yayarak yapıcı niyet duygularımızla model insan olarak yaşamımız insanlığa gelecek olacağımızın, tükettiğimizin kirlettiğimizin kendi geleceğimiz olduğunun bilinciyle minumum tüketim maksimum paylaşım ile üzerinde yaşadığımız toprakların ve hayatın, birbirimizin kıymetini bilelim bildirelim. Bir de bakmışız ki yaşadığınız yer cennet bahçesi olmuş.
Sevgi: Koşulsuzca başkasını önemseme.
Merhamet: Acı çeken birine karşı duyulan içten şefkat ve yardım etme isteği.
Adalet: Hakkaniyetli ve dengeli davranma.
Saygı: Başkasının varlığını, haklarını ve sınırlarını tanıma.
Sorumluluk: Davranışlarının ve kararlarının sonuçlarını üstlenme bilinci.
Doğruluk: Gerçekle uyumlu ve dürüst olma hali.
Barış: Hem içsel huzur hem de toplumsal uyum arayışı.
Özgürlük: Kendi iradesiyle düşünme, eyleme ve yaşama hakkı.
Empati: Başkasının duygularını ve deneyimlerini anlamaya çalışma.
İnsan çok fazla gelişirse ne olur? sorusuna iki yönlü bakabiliriz:
Eğer insan gelişimini bilgelikle, yani içsel değerlerle birlikte sürdürürse:
Daha adil, daha empatik, daha özgür ve daha anlamlı bir varoluş yaşar.
Kendiyle ve doğayla uyum içinde olur.
Toplumsal sorunlara çözüm üretir.
Evrensel bir insanlık bilincine ulaşabilir (örneğin Mevlânâ’nın, Yunus’un, Gandhi’nin temsil ettiği türden bir insanlık).
Eğer insan gelişimini sadece akıl, teknoloji, güç veya çıkar yönünde sürdürürse ama değerlerden uzaklaşırsa:
Kibir artar, doğaya ve diğer insanlara hükmetme arzusu büyür.
Ahlaki yozlaşma başlar, çünkü araçlar amaçların önüne geçer.
Yalnızlık ve yabancılaşma derinleşir (modern bireyin en büyük sorunlarından biri).
İnsan, kendi yarattığı gücün kölesi haline gelebilir Para, iş, yapay zekâ, silah teknolojileri, tüketim hırsı…
İnsan çok fazla gelişirse, yöneldiği şeye göre ya insan olur ya da insanlığını kaybeder.Gerçek gelişme, dışsal bilgi ve güçle birlikte içsel değerlerle de dengelenirse anlamlıdır.Aksi hâlde, teknik olarak gelişmiş ama duygusal ve etik olarak çorak bir varlık ortaya çıkar.
İbn Haldun şöyle der:
“İnsan medeniyet kurar ama medeniyet de insanı kurar; biri yozlaşırsa diğeri de yozlaşır.”
İnsan beden olarak değişmese de virüsler ve farklı istek ve düşünceler nedeniyle doğasından saparak bir yerde mutasyona uğruyor. Bunun sonucu insan bedeni ortadan kalkar mı yoksa doğal gidişata uygun yaşama mı dönülür yaşayanlar görecek. Peygamberimiz orta yolu tutunuz tavsiyesinde bulunmuş.
İnsan aşırı gelişirse ne olur?
Doğadan kopar, İçsel değerlerde, duygularda zayıflama başlar, ekonomik zenginlik ve getirdiği teknolojiyle şişen bir benlik gelişir ve bu merhametsiz güç olarak çevresine yayılır. Yapay zekâ, yapay duygular ve yapay ilişkiler sonucu yediğinden içtiğinden ve cinselliğinden tat almamaya başlar. Çevresinde insan kalmaz ve mekanikleşir. Doğasına, ulusuna, milletine, ailesine ve benliğine yabancı Bir mahluk olarak korku içinde sağa sola saldırarak ölmek ister. Bir yerde kuduz olmuş köpek denebilir.
Bu Dönüşüm bir mutasyon mudur? Evet diyebiliriz, ancak şu farkla: Bu doğal bir mutasyon değil, insanın kendi eliyle, kendi değerlerine karşı yarattığı bir kültürel mutasyondur. Bu mutasyon genetik değil, etik, duygusal ve düşünsel düzeydedir.Bedeni değil.
Güneş sisteminin bir turu karşılığında insan ömrü 8 saniye sürüyormuş. Dünya liderlerinin ve para imparatorlarının durumları sizi korkutmasın. Yeni yaşam alanları oluşmaktadır. İnsanın bilinç ışığı bu tür parlamaların altında yatanı bilmekte ve oluşu gözlemlemektedir.
İnsanoğlu bedensel ve düşünsel evrimi ile mağaradan uzayda yaşam çağına ayak basmıştır. Bilimin teknolojiye evrilmesi ve buna bağlı pazar ve hammadde arayışı son yüzyılın savaşlarına neden olmuş, bu hızlı değişim ve dönüşüme insanoğlu ayak uyduramadığından bireyselleşip bu teknolojinin neferi olmuştur.
Yukarıda ifade edilen mutasyonun geliştiği ancak bu durumun sürdürüle bilir olmadığı, insanların birbirinin sevgi ve nefesine muhtaç olduğu, bunun da çevresi ile birlikte doğasına uygun yaşamla gerçekleşebileceği bu nedenle aramızda selamı yayarak yapıcı niyet duygularımızla model insan olarak yaşamımız insanlığa gelecek olacağımızın, tükettiğimizin kirlettiğimizin kendi geleceğimiz olduğunun bilinciyle minumum tüketim maksimum paylaşım ile üzerinde yaşadığımız toprakların ve hayatın, birbirimizin kıymetini bilelim bildirelim. Bir de bakmışız ki yaşadığınız yer cennet bahçesi olmuş.
Türkçe Düşünerek Adlandırma
Anadolu, Mezopotamya ve Orta Asya merkezli bir kültürel yaşamın beşiği olagelmiştir. Özellikle Anadolu geçiş bölgesi Ortadoğu da sıcaklığı nedeniyle sürekli hareketli-kaynayan bir kazan olagelmiştir. Bu kazanda kaynayan yemek içinde çeşit çeşit nimet bulunmaktadır. Tanımlamak gerekirse bunu aşureye benzetebiliriz. İçindeki her nimet kendi tadını koruyarak kıvamına verir ve o kıvamın kokusu aleme yayılır. Ortadoğu’nun batı ucu olan Ege bölgemiz ılıman iklimi ve bereketli toprakları ile tarihte de günümüzde de insanlara kucak açan, besleyen binyıllardır yurdumuzdur.
Benim küçüklüğümde 10 km alanda bulunan aynı boya ait insanların konuştuğu Türkçe de ağız farklılıklarından dolayı anlaşmazlık olurdu. Cumhuriyetin tevhidi tedrisat kanunu sayesinde İstanbul Ağızı esas alınarak dil birliği oluştu. Derleme sözcüğüne baktığımızda kök olarak aynı olan sözcüklerde anlam ve söylem kaymaları olduğu anlaşılmaktadır.
Türkçemizin söz dizimi olay üzerine oluşan mananın dile gelmiş hali olarak yaşaya gelmiştir. Bu nedenle o manaya erildiğinde sözcükler de içini size açıyor. Örneklemek gerekirse elin sallanması ile oluşan yeli sıcaktan serinlemek için veya ateşi hararetlendirmek için yelleriz. Bazen de yellenip rahatlarız. Veya yeleken bir yerde ferahlar bazen de yelken diker teknemize çekerek engin denizlere yol alırız. Ne de olsa bana el ayak olan el (yabana giden) olmuştu. Yani yel alıp ele yallanmaya el kapısına yola gitmişti. Zalim yel de tüylerini yolmuştu.
Günümüzde Türkçe gramer yapısı oluşturulmuş ve dillerde kayıtlı sözcükler arasında etkileşim olduğu varsayılarak sözcüklere aidiyet bildiriliyor.
Sözcükler düşüncenin yük eşeğidir. Düşünce de düşünenindir. Kim sahip çıkar besler ve anlam yüklerse ona çalışır. Bu bağlamda Türkçe gramer ve ad koyma usulüne göre Yunanca olarak bilinen bazı sözcükler anlam bağlamında incelenerek düşünce ve kültür dünyamızın ışığında ve sıcaklığında aydınlanmaya çalışacağım.
Türk Diline temel olarak Göktürk Yazıtları esas alınmıştır. Tıpkı Anadolu’ya 1071 yılında geldik klişesi gibi. Göktürkler gökten mi indi öncüsü bu ise öncesi ne idi denmez mi? Denir onlara da başka yer ve zamandaki kültürel ve siyasi kimliklerin dillerindeki ad ve sözcüklerle bilgi sahibi oluyoruz.
Göktürklerden önce ondan önce kullanılan sözcükler veya bu alfabe ve dile dönüşen sözcükler taşa kazınarak gerekse basılı kitaplara geçen sözcüklerden dilimize ait sözcüklerin kökeni, anlam kayması ve yüklemesi gibi konularda bilgi sahibi oluyoruz. Ama asıl bilgi kaynağı kendimiziz.
Dillerin, sözcüklerin kökeni insandır. Çeşit çeşit ad, şekil ve renkte bireysel olarak benzetmek gerekirse aynı bahçe içinde yaşayarak varlığını devam ettirir ve bahçenin görkemini, çeşitliliğini, zenginliğini gösterir.
O bahçenin adının veya sahibinin şu bu olması bu gerçeği değiştirmez. İnsan ise hangi zaman ve mekânda ortaya çıkarsa çıksın genetik bir devriyat olarak tüm kültürel birikimini eylemleriyle birlikte genetiğine yazılarak farklı kültürlerle etkileşime girerek varlığını sürdürmede.
Şu da gerçek ki dilimizde kullansak da farklı sözcüklere dönüşerek düşünce üretmeyen bir sözcük ya Türkçe değil ya da biz o düşünceye evrilmemişiz, o seviyede değiliz demektir. Bu bir tespittir yargı veya aşağılama değil. Her mesleğe ait kavram o mesleğin ustasında canlanır diğerlerinde bilgi olur.
Ad verme nasıl meydana çıktı? Gayet açık gözlemci olarak her olana, her harekete, yapılan her eylemi bir sözcükle kendimize bağlayarak düşünce dünyamızı kurar bu düşünce zenginliği ile de olan olaya katılan nesneleri birleyerek bir ad veririz.
Oğuz Döneminden örnek vermek gerekirse Adsız çocuğun meydanda boğayı yıkması üzerine Dede Korkut ona Küçük Boğa anlamında Boğaç adını vermiştir.
İnsana genetik devriyat dedik yani zamana ve mekâna sığmayan yaşam özü. Peki bu adlar Yunan Döneminde nasıl? Malum Yunanca M.Ö 1000 yılından M.S 1000 yılına kadar konuşulup kayalara kazınıp ürettiği kültürel değerler ciltlerce kitap olmuş, bilim adamı, filozof ve sanatkâr yetiştirerek medeniyet kurmuş. Kimdi bunlar? Neden dillerini M.S 1000 yılı sonrası Türkçeye evirdiler. Veya Karamanlılar gibi Yunanca konuşarak Türk adet ve geleneklerini devam ettirdiler?
Ne bileyim kim di ben kendi toplumsal kimliğimle kalıpanmışım başka kimliklerle bozulamam diyorsanız bunlar size küfür – deli saçması olarak gelebilir.
Addan gidelim biz Türkler günümüzden 2500 sene önceki bu yaşayanlara Yunan deriz. İo’dan İyon değil. İngilizler Grek diye bir sözcükle tanımlamışlar. M.Ö 9 YY’da Kıta Yunanistan ve Ege sahillerine farklı birçok kabile olarak gelerek Mısır Akdeniz ve Mezopotamya Uygarlıkları ile ilişki kurup yapılan ticaretle maddi manevi zenginleşip yerlerini Roma İmparatorluğuna bırakarak hiç yaşamamış gibi çekilip gittiler. Onlardan kalan sikke, figürlü bir testi veya heykele sahip olan bir statüye ve servete sahip oluyor.
Onlardan kalan ve hala günümüze etkisi süren Filozof Aristotales adı üzerine incelemede bulunacağım. Yapay zekaya bu adın etimolojisi üzerine araştırma yap dedim ve bana şu verileri sundu. Ben de bir Türk olarak sunulanı sentezleyip size sunuyorum. Bunun gibi onlarca ad üzerine benzer çalışma yapılabilir.
Aristo “en iyi”, “en soylu”, “mükemmel” demekmiş. Bu sözcük aynı zamanda “aristokrasi” (soyluların yönetimi) kelimesinde de bulunurmuş
Kavramsal derinlik olarak da Antik Yunan’da “Aretê” yani erdem kavramı, “Aristos” olanın insanda tezahürü olarak görülürdü. Dolayısıyla Aristo adı, felsefi olarak da “erdemin doruğuna ulaşmış kişi” gibi bir anlam çağrıştırır. Aristotales de ‘Telos’ ile arınan kişi
Yani sözcüğün kökü Türkçemizdeki ‘ar’ arı, arınmak, arlanmak, arsız, aynı kökten sözcüklerimiz.
‘Aristo’ arınmayı isteyen, arınmış. Ne ile telos ile. Telos ne? Telos, bir varlığın nihai amacı, içsel ereği anlamına gelir.
Arkhe ve Telos? Uzakta aramayın. Sözlük karıştırıp felsefe kitapları karıştırıp anlamsız söz yığınları arasında kaybolmanız gerekmez. Sadece Türkçe düşünün, kendiniz olun kendinizde bulun. İlk ortaya çıkan kendi özünüz Arkhe ‘arkanız’ genetik birikiminiz telos da dölünüz sizin içinizdekini dışarı dökecek tohumunuz peki nerde? Dönemsel adlandırma ile Telete’de tel-döl etinde yani mitokondiride. Sözün ete kemiğe büründüğü, eylemselliği gözlemleyen bilim adamlarının adlandırması ile ipliksi yapının (mito-kondri) konduğu yer.
Ne var bunda, tüm varlık böyle dünyaya gelmiyor mu derseniz? Evet biliyorsunuz. Geliyor ama neye evriliyor? Toplumsallığa. Daha ötesi? Toplumsallıktan bireyselliğe bireysellikten kendi özüne nasıl ulaşıp dönüşüm sağlayacaksın? Eylemsiz bilginin anlamsızlığının yanında insanı kendisi ve arkadaşı ile kavga ettirmekten başka bir faydasını gören varsa haber versin.
Benim küçüklüğümde 10 km alanda bulunan aynı boya ait insanların konuştuğu Türkçe de ağız farklılıklarından dolayı anlaşmazlık olurdu. Cumhuriyetin tevhidi tedrisat kanunu sayesinde İstanbul Ağızı esas alınarak dil birliği oluştu. Derleme sözcüğüne baktığımızda kök olarak aynı olan sözcüklerde anlam ve söylem kaymaları olduğu anlaşılmaktadır.
Türkçemizin söz dizimi olay üzerine oluşan mananın dile gelmiş hali olarak yaşaya gelmiştir. Bu nedenle o manaya erildiğinde sözcükler de içini size açıyor. Örneklemek gerekirse elin sallanması ile oluşan yeli sıcaktan serinlemek için veya ateşi hararetlendirmek için yelleriz. Bazen de yellenip rahatlarız. Veya yeleken bir yerde ferahlar bazen de yelken diker teknemize çekerek engin denizlere yol alırız. Ne de olsa bana el ayak olan el (yabana giden) olmuştu. Yani yel alıp ele yallanmaya el kapısına yola gitmişti. Zalim yel de tüylerini yolmuştu.
Günümüzde Türkçe gramer yapısı oluşturulmuş ve dillerde kayıtlı sözcükler arasında etkileşim olduğu varsayılarak sözcüklere aidiyet bildiriliyor.
Sözcükler düşüncenin yük eşeğidir. Düşünce de düşünenindir. Kim sahip çıkar besler ve anlam yüklerse ona çalışır. Bu bağlamda Türkçe gramer ve ad koyma usulüne göre Yunanca olarak bilinen bazı sözcükler anlam bağlamında incelenerek düşünce ve kültür dünyamızın ışığında ve sıcaklığında aydınlanmaya çalışacağım.
Türk Diline temel olarak Göktürk Yazıtları esas alınmıştır. Tıpkı Anadolu’ya 1071 yılında geldik klişesi gibi. Göktürkler gökten mi indi öncüsü bu ise öncesi ne idi denmez mi? Denir onlara da başka yer ve zamandaki kültürel ve siyasi kimliklerin dillerindeki ad ve sözcüklerle bilgi sahibi oluyoruz.
Göktürklerden önce ondan önce kullanılan sözcükler veya bu alfabe ve dile dönüşen sözcükler taşa kazınarak gerekse basılı kitaplara geçen sözcüklerden dilimize ait sözcüklerin kökeni, anlam kayması ve yüklemesi gibi konularda bilgi sahibi oluyoruz. Ama asıl bilgi kaynağı kendimiziz.
Dillerin, sözcüklerin kökeni insandır. Çeşit çeşit ad, şekil ve renkte bireysel olarak benzetmek gerekirse aynı bahçe içinde yaşayarak varlığını devam ettirir ve bahçenin görkemini, çeşitliliğini, zenginliğini gösterir.
O bahçenin adının veya sahibinin şu bu olması bu gerçeği değiştirmez. İnsan ise hangi zaman ve mekânda ortaya çıkarsa çıksın genetik bir devriyat olarak tüm kültürel birikimini eylemleriyle birlikte genetiğine yazılarak farklı kültürlerle etkileşime girerek varlığını sürdürmede.
Şu da gerçek ki dilimizde kullansak da farklı sözcüklere dönüşerek düşünce üretmeyen bir sözcük ya Türkçe değil ya da biz o düşünceye evrilmemişiz, o seviyede değiliz demektir. Bu bir tespittir yargı veya aşağılama değil. Her mesleğe ait kavram o mesleğin ustasında canlanır diğerlerinde bilgi olur.
Ad verme nasıl meydana çıktı? Gayet açık gözlemci olarak her olana, her harekete, yapılan her eylemi bir sözcükle kendimize bağlayarak düşünce dünyamızı kurar bu düşünce zenginliği ile de olan olaya katılan nesneleri birleyerek bir ad veririz.
Oğuz Döneminden örnek vermek gerekirse Adsız çocuğun meydanda boğayı yıkması üzerine Dede Korkut ona Küçük Boğa anlamında Boğaç adını vermiştir.
İnsana genetik devriyat dedik yani zamana ve mekâna sığmayan yaşam özü. Peki bu adlar Yunan Döneminde nasıl? Malum Yunanca M.Ö 1000 yılından M.S 1000 yılına kadar konuşulup kayalara kazınıp ürettiği kültürel değerler ciltlerce kitap olmuş, bilim adamı, filozof ve sanatkâr yetiştirerek medeniyet kurmuş. Kimdi bunlar? Neden dillerini M.S 1000 yılı sonrası Türkçeye evirdiler. Veya Karamanlılar gibi Yunanca konuşarak Türk adet ve geleneklerini devam ettirdiler?
Ne bileyim kim di ben kendi toplumsal kimliğimle kalıpanmışım başka kimliklerle bozulamam diyorsanız bunlar size küfür – deli saçması olarak gelebilir.
Addan gidelim biz Türkler günümüzden 2500 sene önceki bu yaşayanlara Yunan deriz. İo’dan İyon değil. İngilizler Grek diye bir sözcükle tanımlamışlar. M.Ö 9 YY’da Kıta Yunanistan ve Ege sahillerine farklı birçok kabile olarak gelerek Mısır Akdeniz ve Mezopotamya Uygarlıkları ile ilişki kurup yapılan ticaretle maddi manevi zenginleşip yerlerini Roma İmparatorluğuna bırakarak hiç yaşamamış gibi çekilip gittiler. Onlardan kalan sikke, figürlü bir testi veya heykele sahip olan bir statüye ve servete sahip oluyor.
Onlardan kalan ve hala günümüze etkisi süren Filozof Aristotales adı üzerine incelemede bulunacağım. Yapay zekaya bu adın etimolojisi üzerine araştırma yap dedim ve bana şu verileri sundu. Ben de bir Türk olarak sunulanı sentezleyip size sunuyorum. Bunun gibi onlarca ad üzerine benzer çalışma yapılabilir.
Aristo “en iyi”, “en soylu”, “mükemmel” demekmiş. Bu sözcük aynı zamanda “aristokrasi” (soyluların yönetimi) kelimesinde de bulunurmuş
Kavramsal derinlik olarak da Antik Yunan’da “Aretê” yani erdem kavramı, “Aristos” olanın insanda tezahürü olarak görülürdü. Dolayısıyla Aristo adı, felsefi olarak da “erdemin doruğuna ulaşmış kişi” gibi bir anlam çağrıştırır. Aristotales de ‘Telos’ ile arınan kişi
Yani sözcüğün kökü Türkçemizdeki ‘ar’ arı, arınmak, arlanmak, arsız, aynı kökten sözcüklerimiz.
‘Aristo’ arınmayı isteyen, arınmış. Ne ile telos ile. Telos ne? Telos, bir varlığın nihai amacı, içsel ereği anlamına gelir.
Arkhe ve Telos? Uzakta aramayın. Sözlük karıştırıp felsefe kitapları karıştırıp anlamsız söz yığınları arasında kaybolmanız gerekmez. Sadece Türkçe düşünün, kendiniz olun kendinizde bulun. İlk ortaya çıkan kendi özünüz Arkhe ‘arkanız’ genetik birikiminiz telos da dölünüz sizin içinizdekini dışarı dökecek tohumunuz peki nerde? Dönemsel adlandırma ile Telete’de tel-döl etinde yani mitokondiride. Sözün ete kemiğe büründüğü, eylemselliği gözlemleyen bilim adamlarının adlandırması ile ipliksi yapının (mito-kondri) konduğu yer.
Ne var bunda, tüm varlık böyle dünyaya gelmiyor mu derseniz? Evet biliyorsunuz. Geliyor ama neye evriliyor? Toplumsallığa. Daha ötesi? Toplumsallıktan bireyselliğe bireysellikten kendi özüne nasıl ulaşıp dönüşüm sağlayacaksın? Eylemsiz bilginin anlamsızlığının yanında insanı kendisi ve arkadaşı ile kavga ettirmekten başka bir faydasını gören varsa haber versin.
Madde Nedir
Uzayda yer kaplayan, hacmi ve kütlesi olan, tanecikli yapısı olan ve beş duyu ile algıladığımız şey maddedir.
Dilimize kültür coğrafyamız olan Fars dilinden geçmiştir ve anlamı ahşap hammaddesi, odun-tomruktur.
Tomruk-odun madde neden oluşmuştur? Dünyanın döngüsünden, zilleri toprağın derinliklerinde ucu ise güneşe uzanan ağaçtan kopartılarak tomruk-odun haline getirilmiş şey madde
İnsan madde midir? Hayır insan maddelerden oluşan bir canlıdır. Tıpkı odun ve ağaç ilişkisi gibidir. İnsanı da insanlık özelliklerinden ve doğasından kopartırsan odunlaşır maddeleşir.
Dünyamız, doğa canlı bir organizma olarak evren içinde var olmuş ve bu varoluş içinde insan tanımlayan sorgulayan olarak bu varoluşu anlamaya ve anlatmaya çalışmaktadır. Tüm kültür ve medeniyetin, bilim ve teknolojinin altında bu gerçek yatmaktadır.
Mana Nedir?
Sözlüklerde Arapça düşündürdü, kaygılandırdı anlamında olduğu söylense de mana kelimesinin üst anlamı men’e ait menden (insandan) doğan düşünce anlamındadır. Tanrıya ait güzel isimlerden birisidir mana.
Anlam kattığımız her şey manadır. Neye ne ile anlam katabiliriz? Her şeye, her şeyle… Kattığımız anlamlar bizi var eder. Mesela onlarca çeşit maddeyi ve ateşi bir araya getirip bir yemek yapacağız burada henüz mana katmadık. Tatlı olmuş, tuzlu olmuş, şusu eksik şusu fazla olmuş işte kattığımız mana. Aynı yemeği yiyenler de yaş, coğrafya ve kültür konumuna göre farklı manalar katarlar. Yani müspet veya menfi olarak sonsuz mana katabiliriz. Yemeği kabul edip sevgiyle yediğimizde verilen manaların ve maddenin kaynağı kendimiz oluruz. Yani bireysel kimliklerimiz ile bir yerde madde iken düşünce dünyamız ile manayız maddeyi manaya manayı maddeye dönüştüreniz.
Mana verene mana kattığımızda ne olur? O insanın madde ile olan bağlantısını görürüz. Yani insan maddeden oluşan bir manadır. Newton Fiziği ile ölçtüğümüzde zaman ve mekânla sınırlı bir madde yığını iken kuantum fiziği ile baktığımızda zaman ve mekân üstü enerjidir. Enerji üç hal üzere görünür diyen enerji kaç hal üzere varlık gösterir hesap eden gelsin.
Manayı nasıl katabiliriz? Varlıkla ilişkimiz kavramlarla sağlamaktayız. Mesela dikme eylemini yapana diken demişiz ve onun elimize batması ile de diken battı diyoruz. Bundan dikme aygıtının sert ve sivri bir nesne olduğunu biliyoruz doğadaki sivri bir nesneyi veya maddeden elde ettiğimiz bir iğne olan kültürel yaşamımızı diken gibi kavramı ile başka boyutlara da taşıyabiliyoruz. Bu eylemlerin hepsini yapmasak bile bilir miyiz? Mesela birisine sözleri diken gibi batıyor diyoruz. Bu batma eylemi nerden geliyor, kimde vücut buluyor ve kime batıyor veya aynı söz bir başkasına batmadığı gibi hoşuna geliyor? İnsan olarak tanımlanandaki nitelik ve niceliğe dikkat çekmek istiyorum.
İnsan nasıl oldu? İnsanı beden ve ruh birliği olarak da tanımlayabiliriz. Bedeni-maddesi ile doğanın diğer hayvanlar gibi evrensel varoluş içinde değişim ve dönüşümlü bir parçası. Onu insan yapan madde, cisim ve biyolojik alt yapıyı kendinde huy ve davranış olarak mevcuda getirdiğinde insan doğmaktadır. Yoksa diğer varlıklar gibi bir nesne.
Animizm denilen doğaya ruh atfetmek ve o ruha ermek, o ruhun kendinde işlediğinin idrakine gelerek atfettiklerini yiyip kendi ederek düşün ve eylem kapasitesini genişletmekle binlerce ton ağırlığındaki demirleri suda ve havada yüzdüren, maddeyi işleyerek ses ve görüntüyü hareketli olarak nakleden, denizin ve yerin derinliklerinde, maddenin içinde atom altı parçacıklar içinde araştırma yapıp kullanımımıza sokan, başka gezegenlere yol alan, kişidir insan.
Bu insan aynı zamanda cisimlerin ve biyolojinin huylarını içselleştirerek altın gibi kalbi, demir gibi sert, yılan gibi sokucu, kurt gibi parçalayıcı, tavşan gibi ürkek, …vd. olumlu ve olumsuz hasletleri mana dünyasına taşıyıp roman, şiir, söz olarak var edip kültür dünyasının canlı temsilcisi olandır.
İnsan ve maddeye bu bağlamda baktığımızda her şeye ölçü koyan, tanımlayan kendi tanımında donup kalan, işleyip işletip şekil ve mana katan olduğu, insanın maddeden maddenin de insandan ayrı bir varlığı olmadığı anlaşılmaktadır.
Dilimize kültür coğrafyamız olan Fars dilinden geçmiştir ve anlamı ahşap hammaddesi, odun-tomruktur.
Tomruk-odun madde neden oluşmuştur? Dünyanın döngüsünden, zilleri toprağın derinliklerinde ucu ise güneşe uzanan ağaçtan kopartılarak tomruk-odun haline getirilmiş şey madde
İnsan madde midir? Hayır insan maddelerden oluşan bir canlıdır. Tıpkı odun ve ağaç ilişkisi gibidir. İnsanı da insanlık özelliklerinden ve doğasından kopartırsan odunlaşır maddeleşir.
Dünyamız, doğa canlı bir organizma olarak evren içinde var olmuş ve bu varoluş içinde insan tanımlayan sorgulayan olarak bu varoluşu anlamaya ve anlatmaya çalışmaktadır. Tüm kültür ve medeniyetin, bilim ve teknolojinin altında bu gerçek yatmaktadır.
Mana Nedir?
Sözlüklerde Arapça düşündürdü, kaygılandırdı anlamında olduğu söylense de mana kelimesinin üst anlamı men’e ait menden (insandan) doğan düşünce anlamındadır. Tanrıya ait güzel isimlerden birisidir mana.
Anlam kattığımız her şey manadır. Neye ne ile anlam katabiliriz? Her şeye, her şeyle… Kattığımız anlamlar bizi var eder. Mesela onlarca çeşit maddeyi ve ateşi bir araya getirip bir yemek yapacağız burada henüz mana katmadık. Tatlı olmuş, tuzlu olmuş, şusu eksik şusu fazla olmuş işte kattığımız mana. Aynı yemeği yiyenler de yaş, coğrafya ve kültür konumuna göre farklı manalar katarlar. Yani müspet veya menfi olarak sonsuz mana katabiliriz. Yemeği kabul edip sevgiyle yediğimizde verilen manaların ve maddenin kaynağı kendimiz oluruz. Yani bireysel kimliklerimiz ile bir yerde madde iken düşünce dünyamız ile manayız maddeyi manaya manayı maddeye dönüştüreniz.
Mana verene mana kattığımızda ne olur? O insanın madde ile olan bağlantısını görürüz. Yani insan maddeden oluşan bir manadır. Newton Fiziği ile ölçtüğümüzde zaman ve mekânla sınırlı bir madde yığını iken kuantum fiziği ile baktığımızda zaman ve mekân üstü enerjidir. Enerji üç hal üzere görünür diyen enerji kaç hal üzere varlık gösterir hesap eden gelsin.
Manayı nasıl katabiliriz? Varlıkla ilişkimiz kavramlarla sağlamaktayız. Mesela dikme eylemini yapana diken demişiz ve onun elimize batması ile de diken battı diyoruz. Bundan dikme aygıtının sert ve sivri bir nesne olduğunu biliyoruz doğadaki sivri bir nesneyi veya maddeden elde ettiğimiz bir iğne olan kültürel yaşamımızı diken gibi kavramı ile başka boyutlara da taşıyabiliyoruz. Bu eylemlerin hepsini yapmasak bile bilir miyiz? Mesela birisine sözleri diken gibi batıyor diyoruz. Bu batma eylemi nerden geliyor, kimde vücut buluyor ve kime batıyor veya aynı söz bir başkasına batmadığı gibi hoşuna geliyor? İnsan olarak tanımlanandaki nitelik ve niceliğe dikkat çekmek istiyorum.
İnsan nasıl oldu? İnsanı beden ve ruh birliği olarak da tanımlayabiliriz. Bedeni-maddesi ile doğanın diğer hayvanlar gibi evrensel varoluş içinde değişim ve dönüşümlü bir parçası. Onu insan yapan madde, cisim ve biyolojik alt yapıyı kendinde huy ve davranış olarak mevcuda getirdiğinde insan doğmaktadır. Yoksa diğer varlıklar gibi bir nesne.
Animizm denilen doğaya ruh atfetmek ve o ruha ermek, o ruhun kendinde işlediğinin idrakine gelerek atfettiklerini yiyip kendi ederek düşün ve eylem kapasitesini genişletmekle binlerce ton ağırlığındaki demirleri suda ve havada yüzdüren, maddeyi işleyerek ses ve görüntüyü hareketli olarak nakleden, denizin ve yerin derinliklerinde, maddenin içinde atom altı parçacıklar içinde araştırma yapıp kullanımımıza sokan, başka gezegenlere yol alan, kişidir insan.
Bu insan aynı zamanda cisimlerin ve biyolojinin huylarını içselleştirerek altın gibi kalbi, demir gibi sert, yılan gibi sokucu, kurt gibi parçalayıcı, tavşan gibi ürkek, …vd. olumlu ve olumsuz hasletleri mana dünyasına taşıyıp roman, şiir, söz olarak var edip kültür dünyasının canlı temsilcisi olandır.
İnsan ve maddeye bu bağlamda baktığımızda her şeye ölçü koyan, tanımlayan kendi tanımında donup kalan, işleyip işletip şekil ve mana katan olduğu, insanın maddeden maddenin de insandan ayrı bir varlığı olmadığı anlaşılmaktadır.
Tapınakların Kökeni
Tapınak; tapmak, tabi olmak, tab olmak anlamlı Türkçe bir sözcük olup insanın biçimi ve inancı ile doğrudan ilişkili bir mimari yapı olarak ortaya çıkmıştır. Bu tabilik insanın ilk devirlerinde tüm yeryüzü iken sonraki süreçlerde iyi ve kötünün ortaya çıkmasıyla animizme bağlı olarak belirli yer ve eşyalar kutsal olagelmiş daha sonra da kurumsal inanca dönüştüğü ve yaşamı kontrol eden merkeze dönüştüğü anlaşılmaktadır.
Maddi-somut olarak ele aldığımızda meclislerin tabi ve tab olunan yer olarak birer tapınak olduğu, inanç boyutu ile de havra, kilise ve cami gibi özel yapıların birer tapınak olarak hayatımızın içinde olduğu, bu inancın merkezinin insan olduğu, insanın değer atfetmesi, mana kayması ve sahip çıkması ile kutsal kabul edilen yerler olduğu gerçektir.
Yapılan kazılarda ortaya çıkartılan ve en eski yapı olarak tanımlanan Göbeklitepe’deki düzenin aile-klan bazlı bir temsiliyeti içeren bir yapılaşma olduğu anlaşılmaktadır.
Aynı alanda ortaya çıkan dairesel yapıların merkezini oluşturan insan formlu taş sütunlar ve üzerindeki figürler-totemler temsil ettiği ailenin aidiyeti-niteliği ile ilgili değerler olarak okunmaktadır. Ortak dil, inanç ve eylem birliği içinde olduğu anlaşılan bu sistem, dönem insanının yaşam biçimini şekillendiren bir tapınak olduğu düşünülebilir. Bu değerleri içselleştşren ve yaşamın dönüştüren insan özgürleşerek varlığın yetkin kişisine dönüşmüştür.
1.2. Nevali Çori, Çatalhöyük ve Mezopotamya Tapınakları
Göbekli Tepe’nin ardından, aynı kültürel havzada yer alan Nevali Çori (M.Ö. 8500–8000) de tapınaklaşma sürecinin evrimini yansıtan bir başka erken merkezdir. Nevali Çori’de, merkezi planlı, taş döşemeli, dikilitaşlı mekânlar bulunmuş; bu yapılar hem ibadet alanı hem de toplumsal ritüel merkezi işlevi görmüştür. Buradaki insan ve hayvan kabartmaları, doğa ruhlarına ve atalara adanmış törenleri çağrıştırmaktadır. Özellikle eril insan figürleri erkek egemen topluma evrilişin işaretleri olarak okunmaktadır.
Çatalhöyük (M.Ö. 7500–5700) yerleşik düzen şehirleşmelerinde tapınak ve konut ayrımının henüz keskinleşmediği bir yerleşimdir. Evlerin içindeki duvar resimleri, boğa başları ve ölü gömme uygulamaları, her evin aynı zamanda bir ritüel mekân olarak işlev gördüğünü gösterir. Bu durum, kutsal ile gündeliğin iç içe geçtiği erken Neolitik inanç sistemlerinin mimariye yansımasıdır. Bu aynı zamanda her evin ve ailenin tanrıya ulaşma ve ibadet etme hakkı olduğu şeklinde yorumlanabilir. Özellikle bereket tanrıçası figürinleri ve doğurganlık imgeleri, Erken Neolitik Dönem pagan anlayışının ilk biçimlerine işaret eder
Daha sonra Sümer uygarlığıyla birlikte tapınaklar, artık doğaya karşı inşa edilen, insan; üretim ve yönetim merkezleri olarak karşımıza çıkar. Zigguratlar ve piramitler göğe yaklaşma arzusunun maddi ifadesi olma yanında yeryüzüne hakimiyetin simgeleridir. Aynı zamanda sahip olduğu sembolizm ile de Tanrının insanlaştırıldığı, insanın da tanrılaştırıldığı dönemdir. Nemrut ve firavun bu dönemin temsilcileri yöneticilerdir. Bu dönem Hitit Tapınakları aynı zamanda hububatın toplandığı ve dağıtımının yapıldığı tanrı kralların merkezi devlet yapılarıdır.
Paganizm, animistik ruh inancının organize ve sembolleşmiş hali olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada doğa unsurları artık tanrıları temsil eder. Güneş, Ay, Yağmur, Bereket gibi kavramlar tanrısallaşmış ve antomorfizmi (insan biçimli tanrı) doğurmuştur. Gök Sümer’de Tanrı An, Hitit’te Tarhu-Teşup, Grek’te Zeus olarak sembolleşirken Doğa Kybele, Demeter, Artemis, Savaş Ares, Sevgi, Afrodithe, Akıl Athena, Bilgi Apollon, Sağlık Asklepios, Sanat Hepaistos, tragedya Dionisos vd. sembolleşerek bilimsel disiplinlerin temelini oluşturmuşlardır. Bu tapınaklar bilim ve sanatın doğum yerleri olarak varlıklarını Roma Dönemine değin devam ettirmişler sonra da tek tanrılı dinlere, daha sonra da üniversitelere bilime ve teknolojiye dönüşmüşlerdir
Bu yapılar, animist ve pagan öğelerin resmî tanrılar hiyerarşisi içinde örgütlenmesiyle ortaya çıkmıştır. Her şehrin tanrısı için özel bir tapınak ve rahip sınıfı vardı. Bu düzen, tanrının iradesini yeryüzünde temsil eden kral-rahip figürünü de doğurmuştur.
Klasik Dönem tapınak mimarisinde matematiksel ölçü ve ritm yani toplumsal düzen, (demokrasi) kurallar yasa ve yönetici; sembolleri olarak da tanrı ve tanrısallığa ait heykelleri ile kutsal yapılara dönüşmüştür.
Tek tanrılı dinlere ait tapınaklar ise Yahudilikte inananların – düşüncenin bir araya geldiğinde kurulup sonra sökülen mişkanlar yani hareketli bir toplum yapısına ait değişken karar alma ve yapılaşma etken iken Kral Süleyman (Hz. Süleyman Peygamber) Bilge Süleyman, mabedi Tanrı’ya değil Tanrı’nın adına yaptırmış ve ardılları da dondurmuştur.
Süleyman Mabedi’nin girişindeki iki sütun, Jakin veBoaz, eril ve dişil ilkeyi, insanın iki ayağını simgeler. Bu ilkçağ tapınaklarına yansımıştır. Çevresindeki sütunlar da kabileleri veya ilkeleri simgelemiştir.
Mabet anlamına gelen temple ve temenos kelimesi çevre ile ilişiği kesilmiş, temeline, işin (insanın) derinliğine inilen yer demektir. Temen, Sümer kozmolojisinde “derinliğin içine bakmak” olarak da kullanılmıştır. Gökyüzünün gözlemlendiği, astroloji ve takvimin bilgiye dönüştürüldüğü yer. Yani insanın özüne ve insanın görüş alanına derinlemesine bakılan yerlerdir.
Bu zigguratlar sonraki dönemde gözetleme yeri özelliği yanında ateş yakılarak işaretleşme yeri sonra da ateşin sembolleşmesiyle de sevginin ve bilginin kaynağı olarak kilise ve camilerde çan kulesi ve minare olarak varlıklarını devam ettire gelmişlerdir.
Hıristiyan kiliselerinin hem bazilika olarak bilinen Helenistik Dönem yönetici sarayları hem de Suriye Bölgesindeki şehir ve kırsal yerleşimlerde inançlı bireyin evinin bir odasını, köy odasını toplanma yeri olarak kullanmasıyla başlamış daha sonra da üç nefe ayrılan ve hedefinde apsis olan doğu batı eksenli özel yapılara ve çan kulelerine dönüşmüştür. Apsis ve iki yandaki oda döl yolu, rahim ve yumurtalıklar olarak sembolleştirilmiştir.
Erken Ortaçağ ile birlikte 4 ayak üzerine merkezi kubbe, içindeki kürsü ile tanrı adına yönetimi, koro olarak da halkın temsil edildiği evrensel oluşumu ve yönetimi simgeleyen yapılara dönüşmüşlerdir.
İslamiyetin ilk döneminde sevgi evi-ortak iradenin oluştuğu meclis olan mescidler bilim ve kültür yuvaları iken Muaviye’nin halifeliği ile meclislik görevini sürdürürken, yönetimin saraya çekilmesi ile halka sarayın tebliğlerinin yapıldığı, ve askeri disipliner yapının uygulama merkezlerine dönüşmüşlerdir. Günümüzde ise dini ritüellerin yapıldığı, kısmen sosyal yapıyı kontrol eden yerler olarak varlıklarını devam ettirmektedir.
Cami mimarisinin incelendiğinde de 4 ayak üzerine merkezi kubbe ile dünyanın toprak hava su ve ateşten müteşekkil 4 unsur, 4 kitap üzere birlik inancını temsil ettiği, üzerindeki alemin bilmeyi, bilgiyi simgelediği, minberin ve kürsünün yönetimi ve dini simgelediği, yarım daire nişin ise tanrıda yok oluşu simgelediği, minarenin ise nur kulesi olarak bilimi ve sevgiyi simgelediği anlaşılmaktadır.
Maddi-somut olarak ele aldığımızda meclislerin tabi ve tab olunan yer olarak birer tapınak olduğu, inanç boyutu ile de havra, kilise ve cami gibi özel yapıların birer tapınak olarak hayatımızın içinde olduğu, bu inancın merkezinin insan olduğu, insanın değer atfetmesi, mana kayması ve sahip çıkması ile kutsal kabul edilen yerler olduğu gerçektir.
Yapılan kazılarda ortaya çıkartılan ve en eski yapı olarak tanımlanan Göbeklitepe’deki düzenin aile-klan bazlı bir temsiliyeti içeren bir yapılaşma olduğu anlaşılmaktadır.
Aynı alanda ortaya çıkan dairesel yapıların merkezini oluşturan insan formlu taş sütunlar ve üzerindeki figürler-totemler temsil ettiği ailenin aidiyeti-niteliği ile ilgili değerler olarak okunmaktadır. Ortak dil, inanç ve eylem birliği içinde olduğu anlaşılan bu sistem, dönem insanının yaşam biçimini şekillendiren bir tapınak olduğu düşünülebilir. Bu değerleri içselleştşren ve yaşamın dönüştüren insan özgürleşerek varlığın yetkin kişisine dönüşmüştür.
1.2. Nevali Çori, Çatalhöyük ve Mezopotamya Tapınakları
Göbekli Tepe’nin ardından, aynı kültürel havzada yer alan Nevali Çori (M.Ö. 8500–8000) de tapınaklaşma sürecinin evrimini yansıtan bir başka erken merkezdir. Nevali Çori’de, merkezi planlı, taş döşemeli, dikilitaşlı mekânlar bulunmuş; bu yapılar hem ibadet alanı hem de toplumsal ritüel merkezi işlevi görmüştür. Buradaki insan ve hayvan kabartmaları, doğa ruhlarına ve atalara adanmış törenleri çağrıştırmaktadır. Özellikle eril insan figürleri erkek egemen topluma evrilişin işaretleri olarak okunmaktadır.
Çatalhöyük (M.Ö. 7500–5700) yerleşik düzen şehirleşmelerinde tapınak ve konut ayrımının henüz keskinleşmediği bir yerleşimdir. Evlerin içindeki duvar resimleri, boğa başları ve ölü gömme uygulamaları, her evin aynı zamanda bir ritüel mekân olarak işlev gördüğünü gösterir. Bu durum, kutsal ile gündeliğin iç içe geçtiği erken Neolitik inanç sistemlerinin mimariye yansımasıdır. Bu aynı zamanda her evin ve ailenin tanrıya ulaşma ve ibadet etme hakkı olduğu şeklinde yorumlanabilir. Özellikle bereket tanrıçası figürinleri ve doğurganlık imgeleri, Erken Neolitik Dönem pagan anlayışının ilk biçimlerine işaret eder
Daha sonra Sümer uygarlığıyla birlikte tapınaklar, artık doğaya karşı inşa edilen, insan; üretim ve yönetim merkezleri olarak karşımıza çıkar. Zigguratlar ve piramitler göğe yaklaşma arzusunun maddi ifadesi olma yanında yeryüzüne hakimiyetin simgeleridir. Aynı zamanda sahip olduğu sembolizm ile de Tanrının insanlaştırıldığı, insanın da tanrılaştırıldığı dönemdir. Nemrut ve firavun bu dönemin temsilcileri yöneticilerdir. Bu dönem Hitit Tapınakları aynı zamanda hububatın toplandığı ve dağıtımının yapıldığı tanrı kralların merkezi devlet yapılarıdır.
Paganizm, animistik ruh inancının organize ve sembolleşmiş hali olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada doğa unsurları artık tanrıları temsil eder. Güneş, Ay, Yağmur, Bereket gibi kavramlar tanrısallaşmış ve antomorfizmi (insan biçimli tanrı) doğurmuştur. Gök Sümer’de Tanrı An, Hitit’te Tarhu-Teşup, Grek’te Zeus olarak sembolleşirken Doğa Kybele, Demeter, Artemis, Savaş Ares, Sevgi, Afrodithe, Akıl Athena, Bilgi Apollon, Sağlık Asklepios, Sanat Hepaistos, tragedya Dionisos vd. sembolleşerek bilimsel disiplinlerin temelini oluşturmuşlardır. Bu tapınaklar bilim ve sanatın doğum yerleri olarak varlıklarını Roma Dönemine değin devam ettirmişler sonra da tek tanrılı dinlere, daha sonra da üniversitelere bilime ve teknolojiye dönüşmüşlerdir
Bu yapılar, animist ve pagan öğelerin resmî tanrılar hiyerarşisi içinde örgütlenmesiyle ortaya çıkmıştır. Her şehrin tanrısı için özel bir tapınak ve rahip sınıfı vardı. Bu düzen, tanrının iradesini yeryüzünde temsil eden kral-rahip figürünü de doğurmuştur.
Klasik Dönem tapınak mimarisinde matematiksel ölçü ve ritm yani toplumsal düzen, (demokrasi) kurallar yasa ve yönetici; sembolleri olarak da tanrı ve tanrısallığa ait heykelleri ile kutsal yapılara dönüşmüştür.
Tek tanrılı dinlere ait tapınaklar ise Yahudilikte inananların – düşüncenin bir araya geldiğinde kurulup sonra sökülen mişkanlar yani hareketli bir toplum yapısına ait değişken karar alma ve yapılaşma etken iken Kral Süleyman (Hz. Süleyman Peygamber) Bilge Süleyman, mabedi Tanrı’ya değil Tanrı’nın adına yaptırmış ve ardılları da dondurmuştur.
Süleyman Mabedi’nin girişindeki iki sütun, Jakin veBoaz, eril ve dişil ilkeyi, insanın iki ayağını simgeler. Bu ilkçağ tapınaklarına yansımıştır. Çevresindeki sütunlar da kabileleri veya ilkeleri simgelemiştir.
Mabet anlamına gelen temple ve temenos kelimesi çevre ile ilişiği kesilmiş, temeline, işin (insanın) derinliğine inilen yer demektir. Temen, Sümer kozmolojisinde “derinliğin içine bakmak” olarak da kullanılmıştır. Gökyüzünün gözlemlendiği, astroloji ve takvimin bilgiye dönüştürüldüğü yer. Yani insanın özüne ve insanın görüş alanına derinlemesine bakılan yerlerdir.
Bu zigguratlar sonraki dönemde gözetleme yeri özelliği yanında ateş yakılarak işaretleşme yeri sonra da ateşin sembolleşmesiyle de sevginin ve bilginin kaynağı olarak kilise ve camilerde çan kulesi ve minare olarak varlıklarını devam ettire gelmişlerdir.
Hıristiyan kiliselerinin hem bazilika olarak bilinen Helenistik Dönem yönetici sarayları hem de Suriye Bölgesindeki şehir ve kırsal yerleşimlerde inançlı bireyin evinin bir odasını, köy odasını toplanma yeri olarak kullanmasıyla başlamış daha sonra da üç nefe ayrılan ve hedefinde apsis olan doğu batı eksenli özel yapılara ve çan kulelerine dönüşmüştür. Apsis ve iki yandaki oda döl yolu, rahim ve yumurtalıklar olarak sembolleştirilmiştir.
Erken Ortaçağ ile birlikte 4 ayak üzerine merkezi kubbe, içindeki kürsü ile tanrı adına yönetimi, koro olarak da halkın temsil edildiği evrensel oluşumu ve yönetimi simgeleyen yapılara dönüşmüşlerdir.
İslamiyetin ilk döneminde sevgi evi-ortak iradenin oluştuğu meclis olan mescidler bilim ve kültür yuvaları iken Muaviye’nin halifeliği ile meclislik görevini sürdürürken, yönetimin saraya çekilmesi ile halka sarayın tebliğlerinin yapıldığı, ve askeri disipliner yapının uygulama merkezlerine dönüşmüşlerdir. Günümüzde ise dini ritüellerin yapıldığı, kısmen sosyal yapıyı kontrol eden yerler olarak varlıklarını devam ettirmektedir.
Cami mimarisinin incelendiğinde de 4 ayak üzerine merkezi kubbe ile dünyanın toprak hava su ve ateşten müteşekkil 4 unsur, 4 kitap üzere birlik inancını temsil ettiği, üzerindeki alemin bilmeyi, bilgiyi simgelediği, minberin ve kürsünün yönetimi ve dini simgelediği, yarım daire nişin ise tanrıda yok oluşu simgelediği, minarenin ise nur kulesi olarak bilimi ve sevgiyi simgelediği anlaşılmaktadır.
Merhaba dünya!
WordPress’e hoş geldiniz. Bu sizin ilk yazınız. Bu yazıyı düzenleyin ya da silin. Sonra yazmaya başlayın!
