Hayatını işçilikle kazanan 50 li yaşlarda bir tanışım ne iş yaptığımı sordu. Tarihi eser ve olaylarla ilgili çalıştığımı söyledim.” olmuş bitmiş olaylar hakkında ne arıyorsun? Boş şeyler manasına fasafiso” desene dedi. 35 yıldır arkeoloji, tarih, dinler tarihi, felsefi akımlar ve tasavvuf konusuna emek veren biri olarak sessiz kaldım.
Tarih:
Tarih ve arkeoloji geçmişteki insanın yaptıklarını, neden ve sonuç ilişkisi dâhilinde, yer ve zaman göstererek, belgeler ışığında objektif olarak incelediği için bir bilimdir Bir yerde insanlığın insanın amel defteridir. Nasıl okunur? Ve neye evrilir? Okunmazsa neye mal olur?
İnsan. Dünya tarihinin belli bir kesitinde ortaya çıkan doğanın en üst varlığıdır. Hayvandaki iç güdülerin yerine ona zeka bahşedilmiş ve olayları okuyup yorumlayıp sentez yapabilme gücü verilmiştir. Bunu da çalışarak kazanabilmekte aksi takdirde zayıf, aciz bir varlık olarak milyarlarcası gelip geçmiş tarih onlardan kalan kadavradır. O nedenle düşünce yazılarak, nakledilerek devrede gelmiş ve insan kendini o düşünceye vererek bireysel ve toplumsallığından soyunup evrenselliğe ermiştir.
İnsanın yazılı yaşamı üzerinden geçen son altı bin yılı ele alırsak kaç insan- adam var adı kalan? Adını destanlara yazdıran kahramanlar, krallar, din adamları, filozoflar ve bilim adamları. Bunlar yeni bir şey söyleyerek, varlığa yeni bir şey katarak var olmuşlardır. Onlarla aynı varoluş ve düşünceyle bir olanlar da onlardan sayılırsa bilmiyorum tekrarları saymazsak binli sayı on binli sayıya ulaşır mı?
İnsan aklı ve yaptıkları ile doğasından ve kimliğiyle olan bağından ayrılarak özgürleşir. Toplumun ve doğanın kendi olur, yalnızlaşır. Bu süreç bilme, yapa bilme ve olabilme ile sonuçlanır. Bilmeyi veya bilmemeyi, varlığı, kendini bilme felsefenin; erme-olma ise tasavvufun konusudur. Beslenme, barınma ve üreme bilgisş doğal olduğundan konu dışında tutulmaktadır.
Felsefe:
M.Ö 5. YY’da ortaya çıkmasıyla Platon’dan günümüze insanı felsefe yapmaya yönelten şey insanın kendisini çevreleyen doğa ile kendisini aşan sonsuzluk, tanımsızlık, yaratıcı (Tanrı) arasında kalmasıdır. M.Ö 2. Bin yılından itibaren tapınak kurumlarının oluşumu ve M.Ö 6. Yy da dini içerikli el yazması kitapların ortaya çıkışı ve yaklaşık 2 yy sonra Platon ve ardıllarından günümüze gelen bir süreç. Varoluşun ve insanın tanımına yönelik uğraşı. Tanımlana bilmiş mi? Bence ikisi de tanımlanamaz. Çünkü sürekli oluş ve bozuluş halinde bir oluşum olması hesabıyla tanıma, söze sığmaz.
Tasavvuf:
Doğaüstü güçlerin var olduğu ve bunlarla ilişki kurulabileceği temeline dayanan tasavvuf suf kökünden türetilmiş olup, gönlünü Tanrı sevgisine bağlamak anlamına gelir. Tasavvuf tanrı ile birleşme ve tanrıda yaşama amacını güderken dinler tanrısal yönetime uygun yaşamı esas alır. Bu nedenle bir tasavvufa gizem dini diyebiliriz. Coşku, cezbe, Tanrı’ya ulaşma ve Tanrı ile birleşme gibi gizemci öğeler, Dionysos diniyle ve Orfeusçuluğun bir reformcusu olan Pythagoras ile felsefeye girmiştir.
Felsefe, aklı esas alır ve bu yolla bilgiye ulaşmayı amaçlar. Tasavvuf ise, bilgiye sezgi, sevgi ve esrime ile ulaşmayı amaçlar ve bunu bir içsel deneyimle gerçekleştirme yöntemlerini oluşturur. Yani akıl ve duyumlarla bilinemeyeni bilmek amacındadır.
Bilmeyi öne alalım. Varlıkla ilgili her bilgi kitaplarda yazıyor. Bunu bilmiş olmakla kendimizde veya varlıkta bir değişim dönüşüm olmuyorsa gerçekten de felsefe fasafiso olur. Filosofi (bilgi-bilme sevgisi) Doğu dillerindeki söylenişi ile feylosofa dili dönmeyen halkın söylemi ile fasafisoya dönüşmüştür. Tasavvuf ile ilgili her türlü tanım da bunun gibi.
Peki Tanrı biline bilir mi? Biline bilmesi için ölçüme, deney ve gözleme ihtiyaç var. Öyle ise “tanrı” diye tanımladığımızın ne olup olmadığına dair ortak kararda olmamız gerekir ki ona göre hareket edelim.
Tanrı vasıfları ile tanımlanmıştır. İnsan da. İnsan vasıflarını işledikçe kendi varlığı ortadan kalkarak varoluşun olmayan bir perdesi olarak varlığın kendinde yansımasını seyreder. Kendisini ne kadar arıtır ve dinginleştirirse bu o kadar netleşir. İşte var olan ve olacak olanlar bunlardır. Bir noktada odaklandıkça mesela bir bilim dalı, o noktanın derinliğine ererek o bilimin güncel temsilcisi olur. Gerisi fasafiso.
Ay: Eylül 2025
İnsan Gücünü Nerden Alır?
Muhakkak rızıklandıran ve kuvvet sahibi olan Allah’tır. Türkçemize güç olarak geçen sözcük hem fiziksel hem de zihinsel güç, enerji; hareket etme ve direnç gösterme yetisi olarak anlam kazanmıştır. Bir de kudret var; yapabilme, yaratabilme, dönüştürebilme yetisi. Etki edebilme, yaratıcılık ve tasarruf içeren bir boyut olarak yaşamımızdadır.
İnsan oğlu temelde bu kuvvet ve kudreti yaratılışından, doğasından, yani ayağını yere basması, yerden bitenleri yemesi ve dönüştürmesi ile elde etmekte ve yönünü döndürdüğü hedefle kendi yüreğinden almaktadır. Bu bağlamda bu yere sahip çıkarak işlemesi doğal hakkıdır.
Her insan bitki gibi aynı topraktan beslenir. Temelde her biri içine doğduğu coğrafya ve toplumsal, sosyal ve ekonomik şartlara sahip olması nedeniyle eşit sayılır ancak insan aynı zamanda müsbet ve menfi kendi kazanımları kendine yazılan genetik bir devriyatın ürünü olması nedeniyle farklı güç ve iradi yapısal özelliktedir.
Kadın ve erkek olarak tanımlı insan cinsinin dişisi dişilliğinden, erkeği erilliğinden alır gücünü. İnsanın bireysel olarak korkularını, arzularını ve sınırlarını bilerek kendini tanıması, geçmiş deneyimler, ailesi, dostları toplulukları, aidiyet duyduğu yer insanın gücünü pekiştirir.
Aynı dil, din, tarihsel sürece sahip insanların bir arada yaşaması için inanç ve millet sevgisi üst birliği sağlayan kuvvetlerdir. İnsan en büyük gücü buradan alır. Bu ortadan kalktığında aynı aileden olan kişilerin dahi miras kavgası ile aile fertlerinin birbirini öldürdükleri gerçektir. Günümüzde teknolojinin ve paranın egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Yok olmamak için ahlaki değerlerimizi yiyerek var olmaya çalışıyoruz. Böylelikle de kendi felaketimizi kendimiz hazırlıyoruz. O nedenle bu çarkın dışında tutarak geleceğimizin teminatı gençlik yetiştirmek zorundayız.
Bir insan yaşamın bireysel ve toplumsal bazda devamının sağlanmasına dair bir inanç geliştirdiğinde bu inanç ona zor zamanlarında güç verir. Bu gücü iradi bir kararlılıkla devam ettirdiğinde her şey çökse bile bu onun ayakta kalmasını sağlar. İçinde bulunduğumuz çağda en çok da ihtiyaç duyduğumuz güç budur. Bu durumlar için Yüce Atatürk “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” diyerek milleti oluşturan her bir ferde bu yetki ve sorumluluk verilerek yeniden dirilişin fitilini ateşlemiştir.
Sevgi ve bağlılık bu gücün tarihsel süreçten gelen güç merkezleridir. Aileye, millete, ülkeye, ülküye bağlılık; onlara adanmış bir hayat kesintisiz güç kaynaklarıdır. Ata’dan nasihattir. “Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır” Tarihsel övünce gitmeye gerek yok. Her birimiz bir anadan ve babadan emek verilerek geldik. Ağaç veya kaya kovuğunda var olmadık. Büyük dedelerimiz dağılan imparatorluğun bir cephesinde kaldı. Vatanın küllerinden yeniden yaratılan Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını devam ettirebilmek için dedelerimizin, babalarımızın ne emekler vererek yaşam alanlarını kurup yaşattıkları meydanda. Bugün bu gücümüzün kime ait olduğu sorgulanır hale gelmiştir. Hakikaten yüce meclisin duvarında yazdığı gibi hakimiyet milletin mi?
Var olabilmek için beslenip barınıp üremek zorundayız. Fakat bu hayvansal boyuttan çağdaş boyuta yeterince eviremediğimizden emeğimizle ömrümüzü modern yaşamın devamına, faturalara harcıyoruz. Karşılığında…! Karşılığında çocuklarımız maalesef emperyal sistemin köleleri olarak yaşayacaklar.
Bugün yaşadığımız toprakları tatil merkezi veya maden sahası yapacağız diye üzerindeki bitki hayvan ve insana ait yaşamı yok eden bir sistem yurdumuzda ve içinde bulunduğumuz Ortadoğu’da en vahşi yöntem uygulanarak devam etmektedir. Biz ise kurbanlık koyunlar gibi çaresiz sıranın bize gelip geçtiğinden dahi habersiz kimimiz ızgarada iken kimimiz de şu işten şu kadar para kazanırız hesabıyla otluyoruz.
İnsan güçlendikçe korkularının yenmeye başlar ve bu bir hareket doğurarak değişip dönüşmesine, dönüştürmesine neden olur. Yüce kitabımızda (Bakara 148) “herkesin yöneldiği bir yönü vardır. Yararlı işler yapmada birbirinizle yarışın. Nerde olursanız olun Allah hepinizi bir araya getirir. Kuşkusuz o her şeye kadirdir” buyurulmuştur.
İnsan oğlu temelde bu kuvvet ve kudreti yaratılışından, doğasından, yani ayağını yere basması, yerden bitenleri yemesi ve dönüştürmesi ile elde etmekte ve yönünü döndürdüğü hedefle kendi yüreğinden almaktadır. Bu bağlamda bu yere sahip çıkarak işlemesi doğal hakkıdır.
Her insan bitki gibi aynı topraktan beslenir. Temelde her biri içine doğduğu coğrafya ve toplumsal, sosyal ve ekonomik şartlara sahip olması nedeniyle eşit sayılır ancak insan aynı zamanda müsbet ve menfi kendi kazanımları kendine yazılan genetik bir devriyatın ürünü olması nedeniyle farklı güç ve iradi yapısal özelliktedir.
Kadın ve erkek olarak tanımlı insan cinsinin dişisi dişilliğinden, erkeği erilliğinden alır gücünü. İnsanın bireysel olarak korkularını, arzularını ve sınırlarını bilerek kendini tanıması, geçmiş deneyimler, ailesi, dostları toplulukları, aidiyet duyduğu yer insanın gücünü pekiştirir.
Aynı dil, din, tarihsel sürece sahip insanların bir arada yaşaması için inanç ve millet sevgisi üst birliği sağlayan kuvvetlerdir. İnsan en büyük gücü buradan alır. Bu ortadan kalktığında aynı aileden olan kişilerin dahi miras kavgası ile aile fertlerinin birbirini öldürdükleri gerçektir. Günümüzde teknolojinin ve paranın egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Yok olmamak için ahlaki değerlerimizi yiyerek var olmaya çalışıyoruz. Böylelikle de kendi felaketimizi kendimiz hazırlıyoruz. O nedenle bu çarkın dışında tutarak geleceğimizin teminatı gençlik yetiştirmek zorundayız.
Bir insan yaşamın bireysel ve toplumsal bazda devamının sağlanmasına dair bir inanç geliştirdiğinde bu inanç ona zor zamanlarında güç verir. Bu gücü iradi bir kararlılıkla devam ettirdiğinde her şey çökse bile bu onun ayakta kalmasını sağlar. İçinde bulunduğumuz çağda en çok da ihtiyaç duyduğumuz güç budur. Bu durumlar için Yüce Atatürk “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” diyerek milleti oluşturan her bir ferde bu yetki ve sorumluluk verilerek yeniden dirilişin fitilini ateşlemiştir.
Sevgi ve bağlılık bu gücün tarihsel süreçten gelen güç merkezleridir. Aileye, millete, ülkeye, ülküye bağlılık; onlara adanmış bir hayat kesintisiz güç kaynaklarıdır. Ata’dan nasihattir. “Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır” Tarihsel övünce gitmeye gerek yok. Her birimiz bir anadan ve babadan emek verilerek geldik. Ağaç veya kaya kovuğunda var olmadık. Büyük dedelerimiz dağılan imparatorluğun bir cephesinde kaldı. Vatanın küllerinden yeniden yaratılan Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını devam ettirebilmek için dedelerimizin, babalarımızın ne emekler vererek yaşam alanlarını kurup yaşattıkları meydanda. Bugün bu gücümüzün kime ait olduğu sorgulanır hale gelmiştir. Hakikaten yüce meclisin duvarında yazdığı gibi hakimiyet milletin mi?
Var olabilmek için beslenip barınıp üremek zorundayız. Fakat bu hayvansal boyuttan çağdaş boyuta yeterince eviremediğimizden emeğimizle ömrümüzü modern yaşamın devamına, faturalara harcıyoruz. Karşılığında…! Karşılığında çocuklarımız maalesef emperyal sistemin köleleri olarak yaşayacaklar.
Bugün yaşadığımız toprakları tatil merkezi veya maden sahası yapacağız diye üzerindeki bitki hayvan ve insana ait yaşamı yok eden bir sistem yurdumuzda ve içinde bulunduğumuz Ortadoğu’da en vahşi yöntem uygulanarak devam etmektedir. Biz ise kurbanlık koyunlar gibi çaresiz sıranın bize gelip geçtiğinden dahi habersiz kimimiz ızgarada iken kimimiz de şu işten şu kadar para kazanırız hesabıyla otluyoruz.
İnsan güçlendikçe korkularının yenmeye başlar ve bu bir hareket doğurarak değişip dönüşmesine, dönüştürmesine neden olur. Yüce kitabımızda (Bakara 148) “herkesin yöneldiği bir yönü vardır. Yararlı işler yapmada birbirinizle yarışın. Nerde olursanız olun Allah hepinizi bir araya getirir. Kuşkusuz o her şeye kadirdir” buyurulmuştur.
Bayramlar ve Önemi
Bayram; bireysel ve toplumsal olarak varoluşun, mücadelenin ve bu mücadelenin sonunda kazanılan bilincin sembolüdür. Bayram, birlik ve beraberliğin, sevgi ve coşkunun inkişaf ettiği, yaşamın kutlandığı bir şölendir.
Ülkemizde üç çeşit bayram kutlanmaktadır: Doğa bayramları (Nevruz, Hıdırellez), dini bayramlar (Ramazan ve Kurban), ve milli bayramlar (23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos, 29 Ekim). Bugün, Kurban Bayramı’nı kutluyoruz. Kutlu olsun, aydınlık, bereketli ve feyizli olsun.
Doğa bayramı varoluşun farkındalığına ermenin ilk halidir. Dini bayramlar bu farkındalığın şuuruna ulaşmayı, milli bayramlar ise bu şuuru ortak bir kimlik ve tarih bilinciyle kurumsallaştırmayı temsil eder.
Dilimizdeki karşılığı (badram- bayar; neşe coşku) olan bayram kelimesi Arapçada “ıyd” ışık, aydınlık, aydınlanmak anlamındadır.
Dini bayram olarak peygamberimizden hediye Ramazan ve Kurban olmak üzere iki Bayramı kutluyoruz.
Bayram aydınlanmak manasında “ıydı fıtr” günümüz ifadesiyle şükür- varoluşun, yaratılışın farkına ermek. Ramazan Bayramı. Iydı Ekber’de bu yaşamı kendinde birleme ve coşkuya katılarak varoluşla olma anlamı kazanmaktadır.
Türkçe anlam bazlı düşündüğümüzde, bayram; baylığa nüfuza zenginliğe, neşeye coşkuya ram olma kavuşmanın farkındalığın da olma hali ve anlamı çıkmaktadır.
Doğada bahar hali ne ise insanda varoluşun idrakine gelmesinin göstergesi yaşantısı odur. Kendini varlığa, yasama karşılıksız olarak sunma.
Toprağın altında, tabiat ananın kucağındaki tohum nasıl korunup bahar güneşi ve yağmuruyla yeniden doğarak renk koku ses tat her türlü vergisini karşılıksız olarak ikram ediyorsa peygamberler de öyle ilahi kaynaktan aldıklarını karşılıksız olarak bizlere sunmaktalar ve bizim de o kaynağa ermemizin yolunu yöntemini göstermek idrakine gelmemz amacıyla bayram olarak hediye etmişler.
Bu hale nasıl erilir derseniz zaten içindeyiz de haberimiz yok. Daha doğrusu çocukluk ve gençlik yıllarımızı, yaşam alanımızı bilinçsizliğimizle heba ettik.
Bayramlar aynı zamanda, eylemlerimiz ve düşüncemizle, bakış açımızla kirlettiğimiz doğa ve toplumun içinde olduğumuzu, kendi dünyamızı kendimizin kararttığının sorgulamamız ve farkına varmamız gerektiğini gösteren iki yönlü aynalardır.
Yok öyle ağzımızda bedelsiz ikram edilen bayramlarda kalan eski bayramların tadı ike avunarak eski bayramlar şöyleydi avuntuları ile teselli aramak.
İnsan anasından doğdu ağzında memeyi hazır buldu. Değil çevreden, kendinden bile bihaber iken oluşumundaki kaosun ve çevreninin bir parçası olarak kendi kendinin derdine düştü. Nerde ne bulduysa avladı yedi. Ergen oldu karşı cinsini yanında hazır buldu. Bunun nerden geldiğini nasıl olduğunu, niçin olduğunu ne getirip götüreceğini, devamı için nasıl bir yöntem izleyeceğini, neye evrileceğini sorgulamadı. Veya kendinden başkasını düşünmeyerek gözünü ruhunu kararttı. Çünkü içinden çıkıp da sorgulayacağı bir mekân, kişi ve düşünce de yok nedenini niçinini hakkıyla anlatan da anlayan da… ne yapsın?
İşte peygamberler, erenler burada bizlere bir yöntem sunmaktalar. Nedir derseniz. Allah adına bana söz verirsen söylerim. Verdik. Sözünden dönmek yok ama. Yok…. Senin ve her şeyin yaratıcısı içinde ona ermenin, hakkı bulup hak görmenin yolunu aramalısın.
Yolu yordamı, kapısı senden sana bir mücadeke, mücahede ve müşahade.
Toplumun talim ettiğiyle olsaydı şimdiye kadarki yaptıklarınla bir şeyler olması lazımdı. Olsa da olan topluma, inancına göre seninki öte dünyada.
Ne yapmam lazım dersen… Söylenenleri idrak seviyesine geldiğinde (ramaz olduğunda, içinde Allaha erme duygusu coşkun olduğunda) Allah için yemeden içmeden ve cinsi münasebetten kesilmelisin. Eline ağzına diline sahip çıkmalısın. Taa ki Allah’ın vahyi südur edene dek. (Gönlünden coşana dek) Yunusun diliyle “Sövene dilsiz dövene elsiz” olmak gerek ki Dervişlik bühtan ola. Niyazi Mısri’nin diliyle “Bir zaman yüz verme dünya ehline uzlette ol, Aklını fikrini bir yere topla yüzüne perde çek Göz kulak dil kapıların bağla hükmün altına al bir zaman, Ola kim Haktan yana gönlünden ola bir kapı açıla”
Söylenenleri inançla teslimiyetle yaptığımızda yaradılışın, varoluşun kadrini kıymetini bilmeye başladığımızda bayram başladı diğer kardeşlerimizle doğadaki her şeyle bayramlaşmaya bilişmeye başladık. Yaşantımızın, çevremizin, duygu ve düşüncemizin ona göre değiştiğini fark etmeye başladık. İşte kendimizi aşarak bireysel egodan kurtulduk. Şimdi sıra geldi yaradılışı varoluşu bağlı bulunduğu bağlardan kurtararak özünde birlemeye. Yani varlık için kurban olmaya, ıydi ekbere; genel aydınlanmaya-Kurban Bayramı’na.
Ülkemizde üç çeşit bayram kutlanmaktadır: Doğa bayramları (Nevruz, Hıdırellez), dini bayramlar (Ramazan ve Kurban), ve milli bayramlar (23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos, 29 Ekim). Bugün, Kurban Bayramı’nı kutluyoruz. Kutlu olsun, aydınlık, bereketli ve feyizli olsun.
Doğa bayramı varoluşun farkındalığına ermenin ilk halidir. Dini bayramlar bu farkındalığın şuuruna ulaşmayı, milli bayramlar ise bu şuuru ortak bir kimlik ve tarih bilinciyle kurumsallaştırmayı temsil eder.
Dilimizdeki karşılığı (badram- bayar; neşe coşku) olan bayram kelimesi Arapçada “ıyd” ışık, aydınlık, aydınlanmak anlamındadır.
Dini bayram olarak peygamberimizden hediye Ramazan ve Kurban olmak üzere iki Bayramı kutluyoruz.
Bayram aydınlanmak manasında “ıydı fıtr” günümüz ifadesiyle şükür- varoluşun, yaratılışın farkına ermek. Ramazan Bayramı. Iydı Ekber’de bu yaşamı kendinde birleme ve coşkuya katılarak varoluşla olma anlamı kazanmaktadır.
Türkçe anlam bazlı düşündüğümüzde, bayram; baylığa nüfuza zenginliğe, neşeye coşkuya ram olma kavuşmanın farkındalığın da olma hali ve anlamı çıkmaktadır.
Doğada bahar hali ne ise insanda varoluşun idrakine gelmesinin göstergesi yaşantısı odur. Kendini varlığa, yasama karşılıksız olarak sunma.
Toprağın altında, tabiat ananın kucağındaki tohum nasıl korunup bahar güneşi ve yağmuruyla yeniden doğarak renk koku ses tat her türlü vergisini karşılıksız olarak ikram ediyorsa peygamberler de öyle ilahi kaynaktan aldıklarını karşılıksız olarak bizlere sunmaktalar ve bizim de o kaynağa ermemizin yolunu yöntemini göstermek idrakine gelmemz amacıyla bayram olarak hediye etmişler.
Bu hale nasıl erilir derseniz zaten içindeyiz de haberimiz yok. Daha doğrusu çocukluk ve gençlik yıllarımızı, yaşam alanımızı bilinçsizliğimizle heba ettik.
Bayramlar aynı zamanda, eylemlerimiz ve düşüncemizle, bakış açımızla kirlettiğimiz doğa ve toplumun içinde olduğumuzu, kendi dünyamızı kendimizin kararttığının sorgulamamız ve farkına varmamız gerektiğini gösteren iki yönlü aynalardır.
Yok öyle ağzımızda bedelsiz ikram edilen bayramlarda kalan eski bayramların tadı ike avunarak eski bayramlar şöyleydi avuntuları ile teselli aramak.
İnsan anasından doğdu ağzında memeyi hazır buldu. Değil çevreden, kendinden bile bihaber iken oluşumundaki kaosun ve çevreninin bir parçası olarak kendi kendinin derdine düştü. Nerde ne bulduysa avladı yedi. Ergen oldu karşı cinsini yanında hazır buldu. Bunun nerden geldiğini nasıl olduğunu, niçin olduğunu ne getirip götüreceğini, devamı için nasıl bir yöntem izleyeceğini, neye evrileceğini sorgulamadı. Veya kendinden başkasını düşünmeyerek gözünü ruhunu kararttı. Çünkü içinden çıkıp da sorgulayacağı bir mekân, kişi ve düşünce de yok nedenini niçinini hakkıyla anlatan da anlayan da… ne yapsın?
İşte peygamberler, erenler burada bizlere bir yöntem sunmaktalar. Nedir derseniz. Allah adına bana söz verirsen söylerim. Verdik. Sözünden dönmek yok ama. Yok…. Senin ve her şeyin yaratıcısı içinde ona ermenin, hakkı bulup hak görmenin yolunu aramalısın.
Yolu yordamı, kapısı senden sana bir mücadeke, mücahede ve müşahade.
Toplumun talim ettiğiyle olsaydı şimdiye kadarki yaptıklarınla bir şeyler olması lazımdı. Olsa da olan topluma, inancına göre seninki öte dünyada.
Ne yapmam lazım dersen… Söylenenleri idrak seviyesine geldiğinde (ramaz olduğunda, içinde Allaha erme duygusu coşkun olduğunda) Allah için yemeden içmeden ve cinsi münasebetten kesilmelisin. Eline ağzına diline sahip çıkmalısın. Taa ki Allah’ın vahyi südur edene dek. (Gönlünden coşana dek) Yunusun diliyle “Sövene dilsiz dövene elsiz” olmak gerek ki Dervişlik bühtan ola. Niyazi Mısri’nin diliyle “Bir zaman yüz verme dünya ehline uzlette ol, Aklını fikrini bir yere topla yüzüne perde çek Göz kulak dil kapıların bağla hükmün altına al bir zaman, Ola kim Haktan yana gönlünden ola bir kapı açıla”
Söylenenleri inançla teslimiyetle yaptığımızda yaradılışın, varoluşun kadrini kıymetini bilmeye başladığımızda bayram başladı diğer kardeşlerimizle doğadaki her şeyle bayramlaşmaya bilişmeye başladık. Yaşantımızın, çevremizin, duygu ve düşüncemizin ona göre değiştiğini fark etmeye başladık. İşte kendimizi aşarak bireysel egodan kurtulduk. Şimdi sıra geldi yaradılışı varoluşu bağlı bulunduğu bağlardan kurtararak özünde birlemeye. Yani varlık için kurban olmaya, ıydi ekbere; genel aydınlanmaya-Kurban Bayramı’na.
Anlamaya çalışmak
Başlıktaki, olumlu ve olumsuz mana içeren bir emir kipli bir cümle. Burada aşağıdaki metne dikkat çekilip uyarıcı olması amacıyla kullanılmıştır.
Neden gözümüzün önünde olup biten olayları görmeyiz veya anlamaya çalışırız? Kabullenme, bakma, görme, farkına varma, yargılama, anlam katıp hüküm vererek olan olaydan ibret-alıp kendimizi yeniden formatlamadan başka bir safhaya geçme yaşantımızın bir parçası.
Olaylarla olan ilişkimiz bu düzlemde gerçekleşiyor. Dikkatimizi çekiyorsa dönüp bakıyoruz yoksa? Yoksa yok sayıyoruz. Peki yok oluyor mu? Bizim var olmadığımız bir gerçek.
Halbuki her nesne milyarlarca yıllık bir süreçten geçerek kendini bize sunuyor. Biz ise sanki tüm varoluşla berabermişiz veya güvendeymişiz gibi hiç farkındalıksız yaşıyoruz veya öyle sayıyoruz.
Halbuki her varlık yaratıcısının kudretinin eseri olarak büyük bedellerle icazet alarak varlık sahnesine çıkmış. Bunu fark etmememizin nedeni toplumsal içinde var olup toplumsallık içinde yok olduğumuzdan olsa gerek. Yüce kitabımızda ne kadar az teşekkür ediyorsunuz buyrulmuştur.
Var olanı varlığına katarak yaşamak.
İlkokulda iken “Varlığım Türk Varlığına armağan olsun” diye ant içerdik. Askerde iken de “Vatan sana canım feda” diye yürüyüş yapardık. Varlığımızı armağan ettik mi? Bence farkındalıkla veya farkındalıksız olarak ettik. Ettiğimiz için vatandaş olduk, sorumluluk aldık. Birleşip millet olduk. Vatana canımızı feda ettik mi? Yeri geldiğinde canlarını seve seve feda eden yiğitlerimiz kanlarını, kalanlar da her şartta çalışarak ter akıtarak ömürlerini, canlarını vatana feda ederek bu günümüzü sağladılar. Bugün bu yükü bizler taşıyoruz. Tüm geçmişlerimize saygı ve minnet duymak, onlardan kalan vatandaşlarımıza sevgi ve saygı göstermek insanlık vazifemizdir.
İnsanın toplumsal ve bireysel olmak üzere biri birinden ayrılmayan, birbirini besleyen iki yaşamı var. Toplumsal yaşantımızla o toplumun yasalarına, adetlerine, gelenek ve göreneklerini kabul ederek saygı göstermekle mükellefiz. Bunun oluş ve yaşayış nedenlerini merak ediyorsak da onların yaşayışlarını gözlemleyip halleri ile halleşerek değerleri duyumsayarak özümsememiz gerekir. Yoksa bunlar eskidenmiş, sizin adetiniz batsın diye yok saymaların ne onlara ne de bize fayda sağlar.
Bireysel yaşantımızla da birikimimizle, nüfuzumuzla o toplumun değerlerine katkıda bulunarak vatanın her karış toprağına ve üzerinde yaşayanlara sahip çıkıp yaşamasını sağlayarak toplumun tüketicisi değil, öğüncü olmamız beklenir.
Hayatın gözü her nesnede, hep birlikte yaşamı idame ettirmede. Yaşam istekleri farklı olsa da hepsi yaşamak istiyor. Gidişat diyalektikle devam etmede. Eğer bir harf eksik veya kusurlu olsun mana eksik olur. Karşılaştığımız sorunların bundan kaynaklandığını düşünüyorum.
Bu bağlamda, varsa eksiğimizi tamamlamak, olayların olumluya yönelmesine emek verip mana katmak bize düşer. Mana kata bilmemiz için de bizi biz edenin, birey olarak doğayı ve milleti temsil ettiğimizi idrakinde olmamız onun ruhunu özümsememiz gerekir. Bizi tamamlayan her nesneyi sevgiyle kabul edip teşekkür etmemiz gerekir. Yoksa ye iç kullan at. Değişim ve dönüşüm hayvansal olsun diye yaratılmamış olduğumuzu; bu nedenle idraklenemediğimizi ve nakaratsal bir yaşamın içinden çıkarmadığımızı düşünüyorum.
Bir örnek vermek gerekirse: Kaşların arasına domdom kurşunu değdi diye müzik çalıyor insanlar da oyun havası olarak algılayıp oynuyor? Neden böyle oluyor derseniz güfte ve müziğin ve söyleyenin ruhunu özümsemeden müziğin ritmi ile içinde bulunduğumuz ortama uymamızdan kaynaklanmakta.
Yüce kitabımızda (ki anlayamadığımızdan veya kendimize göre anladığımızdan olsa gerek ayetlerin onlarca farklı meal ve tefsirde farklı mana var. Maide 13 de…” Onlar kelimeleri yerinden oynatarak değiştirir tahrif ederler ve başka anlamlara döndürdüler emredildikleri yaşamdan faydalanamadılar…” diye serzenişte bulunulur. Hud süresinde de emrolunduğu gibi dosdoğru ol der.
Doğru olmak ne demek? Doğrunun kriteri kişiliğimiz olmasa gerek. Herkes benimki doğru diyor. Bize niye eğri geliyor öyleyse?
Kendi bulunduğumuz seviyeden varlığı anlamaya anlam katmaya çalışıyoruz. Varlık ise hiçbir anlama sığmadan her şeyiyle yaşamada.
Yunus Emre “Dilsizler haberini, kulaksız dinleyesi, Dilsiz kulaksız sözün, can gerek anlayası. Dinlemeden anladık, anlamadan eyledik Gerçek erin bu yolda, yokluktur sermayesi” diyerek konuyu özetlemiş.
Anlamaya çalışmaktansa anlamaya değil de olduğu gibi kabul edip biz kendi işimizi en doğru şekilde severek yapıp işine değil de içine karışıp varlığın devamına hizmet etmekle daha huzurlu olacağımızı düşünüyorum.
Neden gözümüzün önünde olup biten olayları görmeyiz veya anlamaya çalışırız? Kabullenme, bakma, görme, farkına varma, yargılama, anlam katıp hüküm vererek olan olaydan ibret-alıp kendimizi yeniden formatlamadan başka bir safhaya geçme yaşantımızın bir parçası.
Olaylarla olan ilişkimiz bu düzlemde gerçekleşiyor. Dikkatimizi çekiyorsa dönüp bakıyoruz yoksa? Yoksa yok sayıyoruz. Peki yok oluyor mu? Bizim var olmadığımız bir gerçek.
Halbuki her nesne milyarlarca yıllık bir süreçten geçerek kendini bize sunuyor. Biz ise sanki tüm varoluşla berabermişiz veya güvendeymişiz gibi hiç farkındalıksız yaşıyoruz veya öyle sayıyoruz.
Halbuki her varlık yaratıcısının kudretinin eseri olarak büyük bedellerle icazet alarak varlık sahnesine çıkmış. Bunu fark etmememizin nedeni toplumsal içinde var olup toplumsallık içinde yok olduğumuzdan olsa gerek. Yüce kitabımızda ne kadar az teşekkür ediyorsunuz buyrulmuştur.
Var olanı varlığına katarak yaşamak.
İlkokulda iken “Varlığım Türk Varlığına armağan olsun” diye ant içerdik. Askerde iken de “Vatan sana canım feda” diye yürüyüş yapardık. Varlığımızı armağan ettik mi? Bence farkındalıkla veya farkındalıksız olarak ettik. Ettiğimiz için vatandaş olduk, sorumluluk aldık. Birleşip millet olduk. Vatana canımızı feda ettik mi? Yeri geldiğinde canlarını seve seve feda eden yiğitlerimiz kanlarını, kalanlar da her şartta çalışarak ter akıtarak ömürlerini, canlarını vatana feda ederek bu günümüzü sağladılar. Bugün bu yükü bizler taşıyoruz. Tüm geçmişlerimize saygı ve minnet duymak, onlardan kalan vatandaşlarımıza sevgi ve saygı göstermek insanlık vazifemizdir.
İnsanın toplumsal ve bireysel olmak üzere biri birinden ayrılmayan, birbirini besleyen iki yaşamı var. Toplumsal yaşantımızla o toplumun yasalarına, adetlerine, gelenek ve göreneklerini kabul ederek saygı göstermekle mükellefiz. Bunun oluş ve yaşayış nedenlerini merak ediyorsak da onların yaşayışlarını gözlemleyip halleri ile halleşerek değerleri duyumsayarak özümsememiz gerekir. Yoksa bunlar eskidenmiş, sizin adetiniz batsın diye yok saymaların ne onlara ne de bize fayda sağlar.
Bireysel yaşantımızla da birikimimizle, nüfuzumuzla o toplumun değerlerine katkıda bulunarak vatanın her karış toprağına ve üzerinde yaşayanlara sahip çıkıp yaşamasını sağlayarak toplumun tüketicisi değil, öğüncü olmamız beklenir.
Hayatın gözü her nesnede, hep birlikte yaşamı idame ettirmede. Yaşam istekleri farklı olsa da hepsi yaşamak istiyor. Gidişat diyalektikle devam etmede. Eğer bir harf eksik veya kusurlu olsun mana eksik olur. Karşılaştığımız sorunların bundan kaynaklandığını düşünüyorum.
Bu bağlamda, varsa eksiğimizi tamamlamak, olayların olumluya yönelmesine emek verip mana katmak bize düşer. Mana kata bilmemiz için de bizi biz edenin, birey olarak doğayı ve milleti temsil ettiğimizi idrakinde olmamız onun ruhunu özümsememiz gerekir. Bizi tamamlayan her nesneyi sevgiyle kabul edip teşekkür etmemiz gerekir. Yoksa ye iç kullan at. Değişim ve dönüşüm hayvansal olsun diye yaratılmamış olduğumuzu; bu nedenle idraklenemediğimizi ve nakaratsal bir yaşamın içinden çıkarmadığımızı düşünüyorum.
Bir örnek vermek gerekirse: Kaşların arasına domdom kurşunu değdi diye müzik çalıyor insanlar da oyun havası olarak algılayıp oynuyor? Neden böyle oluyor derseniz güfte ve müziğin ve söyleyenin ruhunu özümsemeden müziğin ritmi ile içinde bulunduğumuz ortama uymamızdan kaynaklanmakta.
Yüce kitabımızda (ki anlayamadığımızdan veya kendimize göre anladığımızdan olsa gerek ayetlerin onlarca farklı meal ve tefsirde farklı mana var. Maide 13 de…” Onlar kelimeleri yerinden oynatarak değiştirir tahrif ederler ve başka anlamlara döndürdüler emredildikleri yaşamdan faydalanamadılar…” diye serzenişte bulunulur. Hud süresinde de emrolunduğu gibi dosdoğru ol der.
Doğru olmak ne demek? Doğrunun kriteri kişiliğimiz olmasa gerek. Herkes benimki doğru diyor. Bize niye eğri geliyor öyleyse?
Kendi bulunduğumuz seviyeden varlığı anlamaya anlam katmaya çalışıyoruz. Varlık ise hiçbir anlama sığmadan her şeyiyle yaşamada.
Yunus Emre “Dilsizler haberini, kulaksız dinleyesi, Dilsiz kulaksız sözün, can gerek anlayası. Dinlemeden anladık, anlamadan eyledik Gerçek erin bu yolda, yokluktur sermayesi” diyerek konuyu özetlemiş.
Anlamaya çalışmaktansa anlamaya değil de olduğu gibi kabul edip biz kendi işimizi en doğru şekilde severek yapıp işine değil de içine karışıp varlığın devamına hizmet etmekle daha huzurlu olacağımızı düşünüyorum.
Okuya bilme Yaza bilme
Sosyal medyada seyredilen bir video var. Öğretmen sınıfta ilkokul talebesine soruyor:
– Okuma yazma biliyor musun?
– Derdimi anlatacak kadar biliyorum.
– Yaz bakalım şuraya bir şeyler.
– Şu an derdim yoktur çok şükür
Yüce kitabımız “ıkra-oku” diye başlar. Tüm, varoluşun, hayatın temeli okuya bilme ve yaza bilme.
Hak aşıkları biri birine “Allah derdini artıra” diye dua ederlermiş.
Niyazi Mısri “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş” der. Halk arasında da “Allah dert verip derman aratmaya” diye bir deyim var sürecin zorluğu ile ilgili.
Ben kendimden biliyorum daha talebe veya öğrenci ne demek bilmeden, yani talep ede bilme seviyesinde olmadan toplumun gereksinime göre bilgi öğreteceği – kurgulayacağı robot olabilme seviyesine gelmeden öğretmenlerimiz belirli sembolleri-harfleri okutup yazarak ses çıkarmayı, harfleri yaza bilmeyi, terimlerin anlamlarını öğrenip hayatta, topluma hazır hale getirmek için emek verdiler. Her birine ayrı ayrı şükranlarımı sunuyorum.
Bu üniversitede lisans seviyesine kadar devam etti. Ama daha okumayı yazmayı öğrenememiştim. Öğrenimimle ile ilgili iş hayatına başlamamla okuya bilmeye yeni başladım. Teorik olarak veriler hafızama nakşedilmiş ama ona ulaşabilmeden, onu yerinde-zamanına ve dozajında uygulayabilmeden bi haber yaşadım. Eğitim olarak da toplumun ve bulunduğum yerin içindeki adet-gelenek göreneklerle şekillendim.
Bir dostumun torunu “ben artık okuma yazmayı öğrendim. Artık okula gitmem gerekmez” demiş. Haklı, bir zanaatkârın yanında çırak olarak çalışarak mesleğinin ve esnaflığının gerektiği deneyimi yaşayarak hayatını kazanır. Zira teknik okulu bitirip gelen biri ne insan ilişkisini ne de aleti tanıyor. Ne de esnafın içinde tanınıp ilişki kurabiliyor. Doktor – mühendis olan ne yapıyor ki? Elin yazdıklarını ezberleyip gelip belirli işaretlere karşı belirli eylemleri yapmaktan başka. Hakaret veya küçümsemek için söylemiyorum. Belirli kalıp ve amaçlı eğitimin içinde beyinleri şekillenmiş, aklını sadece geçimi için kullanıp, çevresindekileri tanıyıp geliştirip dönüştüremeyenler için gelenekte bu tipler papağan ve maymun olarak tanımlanır. Aykırı davranan da dışlanır. Bunun birçok örneğini yaşayarak gördük duyduk.
Eskiden, Osmanlı döneminde dini eğitim anlayışında erkeklere okuma yazma öğretirken kızlara sadece okuma öğretirlermiş. Yazma, uygulama yetkisi sadece ereklerde. Bu uygulamaya gerekçe olarak da kızlar başkalarına mektup yazarak ahlaka aykırı davranışta bulunmasın amaçlı diye açıklama yapmışlar. İşte okur yazarlık seviyemiz.
Hülagü Han Bağdat’ı yağmaladığında “neden kütüphanelerimizi yaktın” sorusuna “bir faydası olsaydı sizi kurtarırdı” diye karşılık vermiş. Geçmiş bilgi. Tıpkı babalarımızdan kalan tarla gibi döneminde verimli bağ bahçe iken mirasçıların eline geçmesiyle dikenli ham araziye dönüyor.
Timur Anadolu’yu ele geçirince Nasrettin Hoca’ya çevresindeki bilginleri kastederek -Eşeklere okuma öğretebilir misin diye sormuş. Hoca da biraz zaman tanımasını isteyerek eşeği aç bırakıp sonra kitabın sayfaları arasına arpa- yonca ekleyerek aç eşeğin diliyle arpayı yedikçe diğer sayfaya geçmek üzere diliyle sayfayı çevirmesini sağlamış. Timur: Şimdi sen buna okuma mı diyorsun? Hoca: Okuyan eşek olunca ancak bu kadar anlıyor diye cevabı yapıştırmış.
Acıtsa da eylem için değil, geçimlik olarak, para için okuduğumuzu, bu okumanın da gerçeklere karşı bir etkisinin olmadığını anlatıyor.
Hiç okuma yazma bilmeyen bir köy çocuğu hava durumunu okuyarak ona göre yaşar. Hayvanların hareketlerinden o hayvanın durumu ile ilgili bilgi edinir ve gerekli tedbirini alır.
Anadol’da yel gelecek deliği kapatmak ve kullanacağı eşeğe 15 gün önceden torba asmak deyimleri kullanılır. Bunlar toplumun okuyup yazmasının göstergeleri.
Kitaplarda veya görsellerde bir sürü veriyi hafızamıza yüklüyoruz. Sonra da küçük bir sorunda bunalıma girip hasta oluyoruz. Bu bilgi bize huzur getirmiyor. Daha beter huzursuzluğumuzu artırıyor.
Bilgi yüce bir değerdir hele ki teknik konularda… her şey için gerekli ancak öğrenmekten amaç uygulamaktır. İnsanın kendini ve varoluşu tanımasında eylemleşmeyen bilgi insana yüktür. Hatta o bilginin eylemselliği olmadığından kendimize uymayanları yargılayarak tasnif dışı bırakırız. Böylelikle kısır, sevimsiz bir kişi olup çıkarız. Halbuki her bir eşya- insan ayrı kitap olarak okunmak üzere önümüze açılmış durumda. Okuyabildiğimizde otomatikman yazma-yaşama eylemi ortaya çıkmakta. Bu da sevmekle alaka kurmakla, sahip çıkıp yaşamak – yaşatmakla mümkün.
Yunus Emre “ilim, ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir. Sen kendin bilmezsin bu nice okumaktır” diye durumu özetlemiş.
Yazma ve yayma aynı kök kelime. Azerbaycan’da yaz’a yay derler. Doğanın bağrından çıkan bin bir çeşit bitki ve hayvanlar onda yayılarak varlığın devamını sağlar. Bu yayılımı okuyan insan da bu yaradılışı okuyarak kendi ile birleşir ve şiirle müzikle üzerinde dans ederek yaşamı kutlar.
Son sözü yine Yunus söylesin. Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım. Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz.
– Okuma yazma biliyor musun?
– Derdimi anlatacak kadar biliyorum.
– Yaz bakalım şuraya bir şeyler.
– Şu an derdim yoktur çok şükür
Yüce kitabımız “ıkra-oku” diye başlar. Tüm, varoluşun, hayatın temeli okuya bilme ve yaza bilme.
Hak aşıkları biri birine “Allah derdini artıra” diye dua ederlermiş.
Niyazi Mısri “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş” der. Halk arasında da “Allah dert verip derman aratmaya” diye bir deyim var sürecin zorluğu ile ilgili.
Ben kendimden biliyorum daha talebe veya öğrenci ne demek bilmeden, yani talep ede bilme seviyesinde olmadan toplumun gereksinime göre bilgi öğreteceği – kurgulayacağı robot olabilme seviyesine gelmeden öğretmenlerimiz belirli sembolleri-harfleri okutup yazarak ses çıkarmayı, harfleri yaza bilmeyi, terimlerin anlamlarını öğrenip hayatta, topluma hazır hale getirmek için emek verdiler. Her birine ayrı ayrı şükranlarımı sunuyorum.
Bu üniversitede lisans seviyesine kadar devam etti. Ama daha okumayı yazmayı öğrenememiştim. Öğrenimimle ile ilgili iş hayatına başlamamla okuya bilmeye yeni başladım. Teorik olarak veriler hafızama nakşedilmiş ama ona ulaşabilmeden, onu yerinde-zamanına ve dozajında uygulayabilmeden bi haber yaşadım. Eğitim olarak da toplumun ve bulunduğum yerin içindeki adet-gelenek göreneklerle şekillendim.
Bir dostumun torunu “ben artık okuma yazmayı öğrendim. Artık okula gitmem gerekmez” demiş. Haklı, bir zanaatkârın yanında çırak olarak çalışarak mesleğinin ve esnaflığının gerektiği deneyimi yaşayarak hayatını kazanır. Zira teknik okulu bitirip gelen biri ne insan ilişkisini ne de aleti tanıyor. Ne de esnafın içinde tanınıp ilişki kurabiliyor. Doktor – mühendis olan ne yapıyor ki? Elin yazdıklarını ezberleyip gelip belirli işaretlere karşı belirli eylemleri yapmaktan başka. Hakaret veya küçümsemek için söylemiyorum. Belirli kalıp ve amaçlı eğitimin içinde beyinleri şekillenmiş, aklını sadece geçimi için kullanıp, çevresindekileri tanıyıp geliştirip dönüştüremeyenler için gelenekte bu tipler papağan ve maymun olarak tanımlanır. Aykırı davranan da dışlanır. Bunun birçok örneğini yaşayarak gördük duyduk.
Eskiden, Osmanlı döneminde dini eğitim anlayışında erkeklere okuma yazma öğretirken kızlara sadece okuma öğretirlermiş. Yazma, uygulama yetkisi sadece ereklerde. Bu uygulamaya gerekçe olarak da kızlar başkalarına mektup yazarak ahlaka aykırı davranışta bulunmasın amaçlı diye açıklama yapmışlar. İşte okur yazarlık seviyemiz.
Hülagü Han Bağdat’ı yağmaladığında “neden kütüphanelerimizi yaktın” sorusuna “bir faydası olsaydı sizi kurtarırdı” diye karşılık vermiş. Geçmiş bilgi. Tıpkı babalarımızdan kalan tarla gibi döneminde verimli bağ bahçe iken mirasçıların eline geçmesiyle dikenli ham araziye dönüyor.
Timur Anadolu’yu ele geçirince Nasrettin Hoca’ya çevresindeki bilginleri kastederek -Eşeklere okuma öğretebilir misin diye sormuş. Hoca da biraz zaman tanımasını isteyerek eşeği aç bırakıp sonra kitabın sayfaları arasına arpa- yonca ekleyerek aç eşeğin diliyle arpayı yedikçe diğer sayfaya geçmek üzere diliyle sayfayı çevirmesini sağlamış. Timur: Şimdi sen buna okuma mı diyorsun? Hoca: Okuyan eşek olunca ancak bu kadar anlıyor diye cevabı yapıştırmış.
Acıtsa da eylem için değil, geçimlik olarak, para için okuduğumuzu, bu okumanın da gerçeklere karşı bir etkisinin olmadığını anlatıyor.
Hiç okuma yazma bilmeyen bir köy çocuğu hava durumunu okuyarak ona göre yaşar. Hayvanların hareketlerinden o hayvanın durumu ile ilgili bilgi edinir ve gerekli tedbirini alır.
Anadol’da yel gelecek deliği kapatmak ve kullanacağı eşeğe 15 gün önceden torba asmak deyimleri kullanılır. Bunlar toplumun okuyup yazmasının göstergeleri.
Kitaplarda veya görsellerde bir sürü veriyi hafızamıza yüklüyoruz. Sonra da küçük bir sorunda bunalıma girip hasta oluyoruz. Bu bilgi bize huzur getirmiyor. Daha beter huzursuzluğumuzu artırıyor.
Bilgi yüce bir değerdir hele ki teknik konularda… her şey için gerekli ancak öğrenmekten amaç uygulamaktır. İnsanın kendini ve varoluşu tanımasında eylemleşmeyen bilgi insana yüktür. Hatta o bilginin eylemselliği olmadığından kendimize uymayanları yargılayarak tasnif dışı bırakırız. Böylelikle kısır, sevimsiz bir kişi olup çıkarız. Halbuki her bir eşya- insan ayrı kitap olarak okunmak üzere önümüze açılmış durumda. Okuyabildiğimizde otomatikman yazma-yaşama eylemi ortaya çıkmakta. Bu da sevmekle alaka kurmakla, sahip çıkıp yaşamak – yaşatmakla mümkün.
Yunus Emre “ilim, ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir. Sen kendin bilmezsin bu nice okumaktır” diye durumu özetlemiş.
Yazma ve yayma aynı kök kelime. Azerbaycan’da yaz’a yay derler. Doğanın bağrından çıkan bin bir çeşit bitki ve hayvanlar onda yayılarak varlığın devamını sağlar. Bu yayılımı okuyan insan da bu yaradılışı okuyarak kendi ile birleşir ve şiirle müzikle üzerinde dans ederek yaşamı kutlar.
Son sözü yine Yunus söylesin. Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım. Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz.
Kimlik ve Aidiyet
Ben kimim, sen kimsin, şu kim?
Bir kimlik aranıyor; varlığa, varoluşa…
İnsan toplumsal bir varlık olduğundan oluştuğu ve kabullendiği yere bir adres bir kimlik tanımlamada. Bu adresi, bu kimliği aynı mahallede oturan kişiler var etmiştir. Bu varoluş o mahallin çevresinden ayrı değildir. Bedeninin uzuvları vücudu, onun düzgün çalışması da insanı ortaya çıkardığı gibi üzerinde yaşadığımız dünyadaki mahaller ve adresler de bir bütüne, insanlığa aittir.
Şair Orda bir köy var, uzakta, O köy bizim köyümüzdür. Gezmesek de tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür diyerek insana ve insanlığa ait olana sahip çıkmıştır.
Dünyanın kutupsal döngüsünden olsa gerek oluşan mahaller kendi içinde ayrışarak yeni adlar, yeni adresler oluşmakta. Bu mahallerde oturanlar da farklı kimlikler kazanarak ayrışıyorlar. Bazen de ortak menfaatlerde birleşerek üst orgutler kurarak devletleri imparatorlukları oluşturdukları üzerinde yaşadığımız Anadolu coğrafyasının son bin yıllık tarihinden anlaşılıyor ki çevre coğrafyadaki kültürler buraya eylemsel hak sahipliğinden dolayı Türkiye demişler ve inancı olan Müslümanlıktan dolayı da Müslüman denilince Türk, Türk denilince de Müslüman anlamışlar.
Bu iki kavram birbirine bağlayan anlamıyla ilgili olumlu olumsuz çok şey söylemek mümkün. Ama insan olarak yerinde görüp yapıcı konuşmak uygundur. Tanıyanların ve yaşayanların söylem ve eylemleri bu kimliğe ait ve bu kimlik de insanlık kimliğidir. Olumsuz düşünceler bireyselliğimiz duruşumuzdan kaynaklandığını düşünüyorum.
Tüm hayvanlarda olduğu gibi insanlarda da varlığını devam ettirmenin temeli olan ben yiyim ve daha güçlülerinde ortaya çıkan ben yöneteyim fikri ile tüm varlık birbirini yiyerek varoluşu sürdürmektedir. Bunu kimliklerle kıyaslayarak iyi kötü denmez. Her yerin gereği kendine göredir. Şartlar yaşamı şekillendirir. Şekiller de şartları. Bu bağlamda erdemli insan olarak yaşamın yolu açılarak birlik beraberlik içinde bilinçli yaşamak esas olan.
Toplulukları oluşturan herkes kendi kimliğine sahip çıkarak varlığını devam ettirmede. İnsanın yaşadığı toplum içinde pek çok kimliği var. Çevresi ile ilişkisini de bu kimlikler ile sağlamakta. Bunun üzerinde milli, dini, siyasi kimlikleri de var. Aidiyetini de bu kimlikle tanımlamada. Ancak doğanın bağrından kopup gelen gerçek kimliğinden bihaber yaşadığımızdan ayrımcılık yapıp karşımızdakine hayat hakkı tanımıyoruz.
Dünyamızdaki iletişim ve ulaşımın, haberleşmenin artması, bilginin yaygınlaşarak herkesin her yerden ulaşılır hale gelmesi bireyin kendini kıyaslaması ve farklı birey ve toplumları sorgulamasına ve tanımasına neden olmuştur. O nedenle aidiyeti sağlayan kimlikler hem kaynaşma hem de ayrışma aracı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Mahalleşme, halleşme…
Mahalleşme ve halleşme olmadan insan kimliği iğretidir. Örnek vermek gerekirse Dikimevi mahallesinde doğup büyüyen biri kumaşı, makası, dikiş makinesini, iğneyi ipliği tanır. Terzi ise hem tanır hem de kullanarak elbise diker. Usta bir terzi ise kumaşın kalitesini, müşteriyi, diktiği elbiseyi kişiye göre yakıştırarak, beğendirerek diker. Ama pamuk tarlasını, tarlanın durumunu pamuğun kalitesini bilemez. Onu çiftçi ve iplikçi tanır.
Ayakkabıcı Mahallesi’ndeki de dericiyi, boyacıyı, ayakkabıyı tanır bilir ve ilkelerine uyduğu müddetçe bu meslekler ile kendisine aidiyet bir de aile kurarak mesut mutlu yaşar.
Bir sanatçı, kahraman, sporcu veya bilim adamı erdemli eylemleriyle insanlığı ve içinde bulunduğu milleti yüceltir, onurlandırır.
Üst kimliği olan din ve milletinin yüce değerlerinin idrakinde olanlar ise işini en güzel şekilde yaparak başka ülkelerdeki hemcinsleri ile irtibata geçerek mesleğinin gelişim ve tanıtımına katkı yaparak faydalı bir vatandaş olarak yaşamına devam eder. Bu duruma insan olma kimliği denebilir. Tersi durumda ise mesleğini dahi kirleten bir kimlik kazanır.
Dinler bu üstün insanı ortaya çıkıp yaşaması için konan yasalar bütünü olarak değerlendirilmektedir. Öyle ki eskiden hacca giderken hacılar helal para ile hac yapabilmek amacıyla paralarını hayat kadınlarının kazançları ile değiştirerek giderlermiş. Günümüzde US doları geçerli. Bu inanç ve yaşamımızın durumunu gösteren hem inanç hem helal kazanç hem de kime hizmet edildiği, emeğin kutsallığının ve neye evrildiğine dair üzerinde düşünülmesi gereken en önemli konulardandır.
Bu döngü içindeki biri “ben kimim” diye sorduğunda kendi eylemleriyle sorunun cevabı kendi içinden doğacak ve gerçek kimliğine kavuşacaktır. Diğer kimlikler ve söylemleri çocukların bu benim Köşem yer kapması ve benim babam senin babanın döver çekişmesinden ve cahillerin birbirine çiş atmasından öteye geçmez.
Şu gök kubbenin altında kendi kendine çalışan hiçbir varlık yok. Herkes bu ilahi yapının çalışanı. Ancak her insan kendi hesabına çalışır gözükmekte.
Bebeklikle başlayan ve ihtiyarlıkla sonlanan bir ömür. İhtiyar sözcüğü yaşlı anlamı yanında cüz’i iradesi elinde olan anlamındadır. Okullarda öğretmişlerdi ya “köyleri muhtar ve ihtiyar heyeti yönetir” İşte kendi mahallesinde muhtariyet kazananlar, gerçek kimliklerini içinde bulundukları idare ve iradeye kabul ettirenler kendi iradeleri ile kendi geleceklerine yön verirler. Tabi ki bu yön veriş doğa-ilahi ve idari kuralar çerçevesinde gerçekleşir. Bu yapılanmadan medeniyet ve yüksek kültürel bilinç meydana çıkar ve tüm katılanları kendilerini güven içinde hissederek yaşarlar.
Bundan 100 yıl önce, verdiği kurtuluş mücadelesi sonucu hak kazandığı Lozan Antlaşması ile kendi eylemleri ile kendi idaresini ve iradesini eline alan Türk Milletini oluşturanlar geçen süreçte, devletin bekasını sağlayan yasaları tanımayarak yüz yıl boyunca imparatorluktan ulus devlete dönüşün gereği bir kimlik kazanmaya çalıştılar.
Bu kimlik imparatorluk tecrübesi olan milli irade ve adı da yaşadığı yerin adı olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti konarak bu idarede yasayan herkes de hangi din veya milletten olursa olsun Türk addolunur denilmiş ve Türk öğün çalış güven denilerek çağdaş uygarlık seviyesini hedef alan bir yeniden varoluş, diriliş hedeflenmiş ve başarılı da olunmuştur.
Bu devletin ve hedefin oluşmaması için de Kurtuluş Savaşı öncesi emperyalist devletlerin hedefleri doğrultusunda menfi propagandaları ve parası ile güç kazanarak ırk veya din temelli çalışanlar da vardı.
Kurulan Cumhuriyete aidiyet sağlamayan bu düşüncedekiler yönetim içinde iktidar olarak ne olduklarını ve yapacaklarını yaşayıp yaşatarak gösterdiler. Bu süreç ağır bedelli geçse de Türkiye Cumhuriyeti kimliğinin yüksek iradesi ifade edilen kimlikte olanları hoşgörü ile karşılayarak varlığını devam ettirmededir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Ankara büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi “Artık Batı müdahaleciliği sona erdi. “Bir asır önce yapılan hataları bir daha yapmayacağız, gelecek, bölgesel çözümlere, ortaklıklara ve saygıya dayalı bir diplomasi ile yöneteceğiz” dedi. Türkiye Cumhuriyetindeki ırkçı bir parti genel başkanı da “biz barış istiyoruz, devlet adım atsın” dedi. Irkçı gözüken bir parti başkanı da kabul etti. Büyük devletlerin etkisi yerdeki karıncayı dahi etkilemede.
“İnsanın ana vatanı çocukluğudur” derler. Bazıları da “insan doğduğu yere değil de doyduğu yere bakar” derler. Bu sözü duyduğumda insan it mi ki doyduğu yere baksın; Kimliği, çocukluğu olmayan bir yerde nasıl aidiyet sağlayabilir ki diye tepki vermiştim.
İt ki insana yakın olan kurdun ehlileştirilmesiyle hem hasetliğin hem de sadakatin sembol olan insanın evcilleştirdiği bir canlı. Davar da güder, bekçilik de eder, insan ile birlikte en elit yerlerde bulunarak yoldaşlık da ama önündeki yalı almaya kalkıştığında sahibini dahi dalar. Hoşt desen de yalanacak kapı kapandığında yal yediği kapı önünde dolanmaya başlar. Devlet Kültürü Cumhuriyete sadakat gösteren hiç kimseyi dışarıda bırakmamıştır.
Geçen yüz yılda Yüce Cumhuriyet Anadolu Çınarı gibi kök budak salıp büyük bir ağaç olarak gölgesi yurdu aşar konuma ulaştı. Emperyalist devletlerin her türlü oyunlarına karşılık büyük bedeller vererek “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesi ile içindeki farklılıkları insanlık ülküsünde bir olma yolunda eğiterek yaşamına devam ettirmektedir. Hayat ve zaman en büyük öğretmen olarak bunu tarihin sayfalarına katmada.
İnsanın ana vatanı çocukluğudur derler. Çocukluğunu ihtiyarlığa çevirmek de insanın elinde. Herkesin de bunu başaracağı veya böyle olması beklenemez.
İnsanların hepsi can taşır. Bazısı da cam. Canlılığın gereği olarak da her türlü davranışı gösterir. Ancak örgütlü olunduğunda artık bireyselliği kalktığı için canının istediğini yaparak camları kırarak hayvansal kalma hakkı yoktur. Böyle yaparım derse de… Der ve bedelini ödeyerek varoluştaki yerini bulur. Hayat da her şartta var oluşunu sürdürür.
Bir kimlik aranıyor; varlığa, varoluşa…
İnsan toplumsal bir varlık olduğundan oluştuğu ve kabullendiği yere bir adres bir kimlik tanımlamada. Bu adresi, bu kimliği aynı mahallede oturan kişiler var etmiştir. Bu varoluş o mahallin çevresinden ayrı değildir. Bedeninin uzuvları vücudu, onun düzgün çalışması da insanı ortaya çıkardığı gibi üzerinde yaşadığımız dünyadaki mahaller ve adresler de bir bütüne, insanlığa aittir.
Şair Orda bir köy var, uzakta, O köy bizim köyümüzdür. Gezmesek de tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür diyerek insana ve insanlığa ait olana sahip çıkmıştır.
Dünyanın kutupsal döngüsünden olsa gerek oluşan mahaller kendi içinde ayrışarak yeni adlar, yeni adresler oluşmakta. Bu mahallerde oturanlar da farklı kimlikler kazanarak ayrışıyorlar. Bazen de ortak menfaatlerde birleşerek üst orgutler kurarak devletleri imparatorlukları oluşturdukları üzerinde yaşadığımız Anadolu coğrafyasının son bin yıllık tarihinden anlaşılıyor ki çevre coğrafyadaki kültürler buraya eylemsel hak sahipliğinden dolayı Türkiye demişler ve inancı olan Müslümanlıktan dolayı da Müslüman denilince Türk, Türk denilince de Müslüman anlamışlar.
Bu iki kavram birbirine bağlayan anlamıyla ilgili olumlu olumsuz çok şey söylemek mümkün. Ama insan olarak yerinde görüp yapıcı konuşmak uygundur. Tanıyanların ve yaşayanların söylem ve eylemleri bu kimliğe ait ve bu kimlik de insanlık kimliğidir. Olumsuz düşünceler bireyselliğimiz duruşumuzdan kaynaklandığını düşünüyorum.
Tüm hayvanlarda olduğu gibi insanlarda da varlığını devam ettirmenin temeli olan ben yiyim ve daha güçlülerinde ortaya çıkan ben yöneteyim fikri ile tüm varlık birbirini yiyerek varoluşu sürdürmektedir. Bunu kimliklerle kıyaslayarak iyi kötü denmez. Her yerin gereği kendine göredir. Şartlar yaşamı şekillendirir. Şekiller de şartları. Bu bağlamda erdemli insan olarak yaşamın yolu açılarak birlik beraberlik içinde bilinçli yaşamak esas olan.
Toplulukları oluşturan herkes kendi kimliğine sahip çıkarak varlığını devam ettirmede. İnsanın yaşadığı toplum içinde pek çok kimliği var. Çevresi ile ilişkisini de bu kimlikler ile sağlamakta. Bunun üzerinde milli, dini, siyasi kimlikleri de var. Aidiyetini de bu kimlikle tanımlamada. Ancak doğanın bağrından kopup gelen gerçek kimliğinden bihaber yaşadığımızdan ayrımcılık yapıp karşımızdakine hayat hakkı tanımıyoruz.
Dünyamızdaki iletişim ve ulaşımın, haberleşmenin artması, bilginin yaygınlaşarak herkesin her yerden ulaşılır hale gelmesi bireyin kendini kıyaslaması ve farklı birey ve toplumları sorgulamasına ve tanımasına neden olmuştur. O nedenle aidiyeti sağlayan kimlikler hem kaynaşma hem de ayrışma aracı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Mahalleşme, halleşme…
Mahalleşme ve halleşme olmadan insan kimliği iğretidir. Örnek vermek gerekirse Dikimevi mahallesinde doğup büyüyen biri kumaşı, makası, dikiş makinesini, iğneyi ipliği tanır. Terzi ise hem tanır hem de kullanarak elbise diker. Usta bir terzi ise kumaşın kalitesini, müşteriyi, diktiği elbiseyi kişiye göre yakıştırarak, beğendirerek diker. Ama pamuk tarlasını, tarlanın durumunu pamuğun kalitesini bilemez. Onu çiftçi ve iplikçi tanır.
Ayakkabıcı Mahallesi’ndeki de dericiyi, boyacıyı, ayakkabıyı tanır bilir ve ilkelerine uyduğu müddetçe bu meslekler ile kendisine aidiyet bir de aile kurarak mesut mutlu yaşar.
Bir sanatçı, kahraman, sporcu veya bilim adamı erdemli eylemleriyle insanlığı ve içinde bulunduğu milleti yüceltir, onurlandırır.
Üst kimliği olan din ve milletinin yüce değerlerinin idrakinde olanlar ise işini en güzel şekilde yaparak başka ülkelerdeki hemcinsleri ile irtibata geçerek mesleğinin gelişim ve tanıtımına katkı yaparak faydalı bir vatandaş olarak yaşamına devam eder. Bu duruma insan olma kimliği denebilir. Tersi durumda ise mesleğini dahi kirleten bir kimlik kazanır.
Dinler bu üstün insanı ortaya çıkıp yaşaması için konan yasalar bütünü olarak değerlendirilmektedir. Öyle ki eskiden hacca giderken hacılar helal para ile hac yapabilmek amacıyla paralarını hayat kadınlarının kazançları ile değiştirerek giderlermiş. Günümüzde US doları geçerli. Bu inanç ve yaşamımızın durumunu gösteren hem inanç hem helal kazanç hem de kime hizmet edildiği, emeğin kutsallığının ve neye evrildiğine dair üzerinde düşünülmesi gereken en önemli konulardandır.
Bu döngü içindeki biri “ben kimim” diye sorduğunda kendi eylemleriyle sorunun cevabı kendi içinden doğacak ve gerçek kimliğine kavuşacaktır. Diğer kimlikler ve söylemleri çocukların bu benim Köşem yer kapması ve benim babam senin babanın döver çekişmesinden ve cahillerin birbirine çiş atmasından öteye geçmez.
Şu gök kubbenin altında kendi kendine çalışan hiçbir varlık yok. Herkes bu ilahi yapının çalışanı. Ancak her insan kendi hesabına çalışır gözükmekte.
Bebeklikle başlayan ve ihtiyarlıkla sonlanan bir ömür. İhtiyar sözcüğü yaşlı anlamı yanında cüz’i iradesi elinde olan anlamındadır. Okullarda öğretmişlerdi ya “köyleri muhtar ve ihtiyar heyeti yönetir” İşte kendi mahallesinde muhtariyet kazananlar, gerçek kimliklerini içinde bulundukları idare ve iradeye kabul ettirenler kendi iradeleri ile kendi geleceklerine yön verirler. Tabi ki bu yön veriş doğa-ilahi ve idari kuralar çerçevesinde gerçekleşir. Bu yapılanmadan medeniyet ve yüksek kültürel bilinç meydana çıkar ve tüm katılanları kendilerini güven içinde hissederek yaşarlar.
Bundan 100 yıl önce, verdiği kurtuluş mücadelesi sonucu hak kazandığı Lozan Antlaşması ile kendi eylemleri ile kendi idaresini ve iradesini eline alan Türk Milletini oluşturanlar geçen süreçte, devletin bekasını sağlayan yasaları tanımayarak yüz yıl boyunca imparatorluktan ulus devlete dönüşün gereği bir kimlik kazanmaya çalıştılar.
Bu kimlik imparatorluk tecrübesi olan milli irade ve adı da yaşadığı yerin adı olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti konarak bu idarede yasayan herkes de hangi din veya milletten olursa olsun Türk addolunur denilmiş ve Türk öğün çalış güven denilerek çağdaş uygarlık seviyesini hedef alan bir yeniden varoluş, diriliş hedeflenmiş ve başarılı da olunmuştur.
Bu devletin ve hedefin oluşmaması için de Kurtuluş Savaşı öncesi emperyalist devletlerin hedefleri doğrultusunda menfi propagandaları ve parası ile güç kazanarak ırk veya din temelli çalışanlar da vardı.
Kurulan Cumhuriyete aidiyet sağlamayan bu düşüncedekiler yönetim içinde iktidar olarak ne olduklarını ve yapacaklarını yaşayıp yaşatarak gösterdiler. Bu süreç ağır bedelli geçse de Türkiye Cumhuriyeti kimliğinin yüksek iradesi ifade edilen kimlikte olanları hoşgörü ile karşılayarak varlığını devam ettirmededir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Ankara büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi “Artık Batı müdahaleciliği sona erdi. “Bir asır önce yapılan hataları bir daha yapmayacağız, gelecek, bölgesel çözümlere, ortaklıklara ve saygıya dayalı bir diplomasi ile yöneteceğiz” dedi. Türkiye Cumhuriyetindeki ırkçı bir parti genel başkanı da “biz barış istiyoruz, devlet adım atsın” dedi. Irkçı gözüken bir parti başkanı da kabul etti. Büyük devletlerin etkisi yerdeki karıncayı dahi etkilemede.
“İnsanın ana vatanı çocukluğudur” derler. Bazıları da “insan doğduğu yere değil de doyduğu yere bakar” derler. Bu sözü duyduğumda insan it mi ki doyduğu yere baksın; Kimliği, çocukluğu olmayan bir yerde nasıl aidiyet sağlayabilir ki diye tepki vermiştim.
İt ki insana yakın olan kurdun ehlileştirilmesiyle hem hasetliğin hem de sadakatin sembol olan insanın evcilleştirdiği bir canlı. Davar da güder, bekçilik de eder, insan ile birlikte en elit yerlerde bulunarak yoldaşlık da ama önündeki yalı almaya kalkıştığında sahibini dahi dalar. Hoşt desen de yalanacak kapı kapandığında yal yediği kapı önünde dolanmaya başlar. Devlet Kültürü Cumhuriyete sadakat gösteren hiç kimseyi dışarıda bırakmamıştır.
Geçen yüz yılda Yüce Cumhuriyet Anadolu Çınarı gibi kök budak salıp büyük bir ağaç olarak gölgesi yurdu aşar konuma ulaştı. Emperyalist devletlerin her türlü oyunlarına karşılık büyük bedeller vererek “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesi ile içindeki farklılıkları insanlık ülküsünde bir olma yolunda eğiterek yaşamına devam ettirmektedir. Hayat ve zaman en büyük öğretmen olarak bunu tarihin sayfalarına katmada.
İnsanın ana vatanı çocukluğudur derler. Çocukluğunu ihtiyarlığa çevirmek de insanın elinde. Herkesin de bunu başaracağı veya böyle olması beklenemez.
İnsanların hepsi can taşır. Bazısı da cam. Canlılığın gereği olarak da her türlü davranışı gösterir. Ancak örgütlü olunduğunda artık bireyselliği kalktığı için canının istediğini yaparak camları kırarak hayvansal kalma hakkı yoktur. Böyle yaparım derse de… Der ve bedelini ödeyerek varoluştaki yerini bulur. Hayat da her şartta var oluşunu sürdürür.
Din Nedir?
İlahi kaynaktan peygamberler vasıtası ile gelen sistemin adı olan din sözcüğü sahip olduğu çoklu ve güçlü anlam nedeniyle her bilimsel disipline göre ayrı tanımı kazanmıştır.
Bilimsel disiplinler de varlığın farklı katmanlarının insan tarafından ifade dili olduğuna göre her tanım kabul edip hakikatine ermemiz umulur.
Din fizik bilimine göre kuvvet birimi güçtür. Aynı sözcükte anlam bulan dingil ve dinamo ile ölçü birimi olarak yaşamın içinde eylemsel haldedir.
Hukuka göre yasa. Her topluma göre farklılıklar gösterse de yaşamın kurallı, adaletle devamını sağlayan ana kurallardır.
Din kurumuna göre varoluşa uygun yaşam sistemi. Kendisi, çevresi ve doğa ile uyumlu, yaratıcıya uygun yaşam sürmenin navigasyonu.
Ahlaka göre inanç sistemi. Neye inanıp inanmadığı sorgulama. Bir şeye inanan veya inanmayan insan yoktur.
Tasavvufa göre tanrıya erme aracı. Her dinin içinde bir yol olarak kendi içsel yaşamlarını yasamaktalar.
Siyasete göre toplumu idare etme aracı. İnanç adanmışlık sağladığından dini otorite ile siyasi otorite amaç birliği içinde dini araç olarak kullanarak toplumlarını yonlendirebilmekteler.
Materyalist felsefenin kurucusu Marks’a göre din afyondur, çaresiz toplumların sığınağı.
Sosyolojiye göre toplumsal örgütlenmeye yönelik yasa,
Bilgisayar teknolojisine göre yazılım. Donanıma uygun yazılımla makina canlı gibi hareket eder.
Kimilerine göre de çağ dışı doğma safsata
Bana öyle geliyor ki verilen her mananın üzerinde, birey olarak doğayı ve kendimizi dinleme, tanıma, yoğun dünya uğraşından arınarak dinlenme varlığa ve birbirimize karşı saygı duyarak sevgiyle yaşama amaçlı, inanç temeli üzerine kurulmuş insanın adanmış yaşamı ile hayat bulan örgütsel yapı.
İnsan ve inanma isteği,
İnsan varoluşun en gelişmiş ürünüdür ve bu ürün varoluşsal bir bağı gerçekleştirmekte, doğasından kendini, çevresini ve varoluşu sorgulamak ve tanımakla misyonludur. Dini ifadeyle Allah kendisini tanıyıp bilmesi ve kendine kulluk yapması için yaratılmıştır. Bu eylemsellik her insanda işlevseldir. Bu bağlamda insan, düşünen ve anlam arayan bir varlıktır; bu anlam arayışı kabulleniş, hayal etme çoğu zaman da “inanma” eğilimini doğurur. İnanlarımızı eylemleyerek iman boyutuna taşıyıp emin olur, mutmain oluruz.
Neden inanmak isteriz?
İnsan varoluştaki her nesne gibi değişip dönüşen bir varlıktır. İnsan kendini madden ve manen değişken olduğunu idrak ettiğinde, ölüm olgusuyla karşılaşmasıyla ölümsüzlük arayan, neyin değişken neyin dönüşken olduğunun idrakinde olarak inancı ve deneyimini yeni kuşaklara aktararak kültürel kimlik kazanmış; bireyselliğini öldürerek bütünselliğinde hayat bulmuştur.
Bilim, insanlığın geçirdiği süreçlerdeki kalıntıları irdeleyerek tanımlamalar yapmaktadır. Ruhculuk, paganizm, şamanizm, semavi dinler, uzak doğu dinleri vb çok sayıda din olduğu tespit edilmiştir. Bu dinlerin inananları olduğu gibi örgütlü toplumlar olduğu konusunda bilgi sahibi oluyoruz. Ama eylemlemeyince yaşantımıza bir etkisi gözlenmektedir.
Din, genel olarak insanın evrende neden var olduğunu, nasıl yaşaması gerektiği, ölümden sonra ne olacağına dair bilgi verir ve yaşamın amacını salıklar. Yüce kitabımız insanlığın süreci ile ilgili bilgi verir ve Adem’den yani düşünen, varlığın ve kendi hakikatine eren, yani dehri, zamanı, kronosu öldürerek evrensel varoluşta dirilen, yani yaratıcıya eren düşünceyi esas alarak yaşanması gerektiğini, bu düşünceyi reddeden, bu amaca uygun yaşamayan kavimlerin helak olduğunu örneklerle anlatarak varoluşun sırrına ererek barış içinde yaşamamızı salıklar.
Bu salıklamalar insanın örgütlü yaşamı süresince oluşmuş örf adet gelenek gibi değer yargılarıyla kültürleşip kurumsallaşmıştır. Yahudilik Hıristiyanlık ve Müslümanlık dinleri bu düşüncenin kurumsallaşmış halleri olarak değerlendirilmektedir.
Diğer dinleri de içine katarak dinlerin amacının insanın doğa, toplum ve kendisiyle barışık, emin olarak yaşamasını amaçladığı anlaşılmaktadır. Ancak insan eylemsel bir varlık olduğundan hiçbir kural ile zapt olmuyor, kendi kuralına kendi uymayarak yaşamı devam etmektedir.
İnanama ve din eylemselliği bireyin kendine ve doğaya olan saygı sevgi, fedakarlık ve feragatla ölçülen ve insandan insana değişen soyut kavramlardır.
Biz gerek din adamı gerek birey olarak bedensel çağlarımız olan çocukluk, gençlik ve olgunluk çağlarımızı, değişim ve dönüşümümüzü yaşamadan toplumdaki donmuş bilgileri alarak aklı baypas edip inancımızı tatmin edip kıssadan köşe dönme amacıyla yaşadığımız için amaçlanan hedefe ulaşmadan inançta kalıyoruz. Bazılarımız da sorgulama aracımız olan aklımızı reddetme yönünde kullanarak reddetmeyi öne alarak yokluğa, hiçliğe düşüyoruz. Halbuki akıl, tutmamız gereken değil, yürütmemiz gereken bir araç din ise yürüyüp ermemiz gereken bir yoldur.
O nedenle kutsal kitabımızda “Allah indinde din islamdır” denilerek dinlerin hepsinden amacın barışık yaşamamız gerektiği “tanrı ile aranızda aracılar koymayın” denilerek de o gerçeğe kendimizin ermemiz gerektiği “La ilahe illa hu” diyerek aracıları ortadan kaldırıp içimizdeki inanana, sorgulayana ermemiz ve ona tabi olmamız istenmektedir.
Bilimsel disiplinler de varlığın farklı katmanlarının insan tarafından ifade dili olduğuna göre her tanım kabul edip hakikatine ermemiz umulur.
Din fizik bilimine göre kuvvet birimi güçtür. Aynı sözcükte anlam bulan dingil ve dinamo ile ölçü birimi olarak yaşamın içinde eylemsel haldedir.
Hukuka göre yasa. Her topluma göre farklılıklar gösterse de yaşamın kurallı, adaletle devamını sağlayan ana kurallardır.
Din kurumuna göre varoluşa uygun yaşam sistemi. Kendisi, çevresi ve doğa ile uyumlu, yaratıcıya uygun yaşam sürmenin navigasyonu.
Ahlaka göre inanç sistemi. Neye inanıp inanmadığı sorgulama. Bir şeye inanan veya inanmayan insan yoktur.
Tasavvufa göre tanrıya erme aracı. Her dinin içinde bir yol olarak kendi içsel yaşamlarını yasamaktalar.
Siyasete göre toplumu idare etme aracı. İnanç adanmışlık sağladığından dini otorite ile siyasi otorite amaç birliği içinde dini araç olarak kullanarak toplumlarını yonlendirebilmekteler.
Materyalist felsefenin kurucusu Marks’a göre din afyondur, çaresiz toplumların sığınağı.
Sosyolojiye göre toplumsal örgütlenmeye yönelik yasa,
Bilgisayar teknolojisine göre yazılım. Donanıma uygun yazılımla makina canlı gibi hareket eder.
Kimilerine göre de çağ dışı doğma safsata
Bana öyle geliyor ki verilen her mananın üzerinde, birey olarak doğayı ve kendimizi dinleme, tanıma, yoğun dünya uğraşından arınarak dinlenme varlığa ve birbirimize karşı saygı duyarak sevgiyle yaşama amaçlı, inanç temeli üzerine kurulmuş insanın adanmış yaşamı ile hayat bulan örgütsel yapı.
İnsan ve inanma isteği,
İnsan varoluşun en gelişmiş ürünüdür ve bu ürün varoluşsal bir bağı gerçekleştirmekte, doğasından kendini, çevresini ve varoluşu sorgulamak ve tanımakla misyonludur. Dini ifadeyle Allah kendisini tanıyıp bilmesi ve kendine kulluk yapması için yaratılmıştır. Bu eylemsellik her insanda işlevseldir. Bu bağlamda insan, düşünen ve anlam arayan bir varlıktır; bu anlam arayışı kabulleniş, hayal etme çoğu zaman da “inanma” eğilimini doğurur. İnanlarımızı eylemleyerek iman boyutuna taşıyıp emin olur, mutmain oluruz.
Neden inanmak isteriz?
İnsan varoluştaki her nesne gibi değişip dönüşen bir varlıktır. İnsan kendini madden ve manen değişken olduğunu idrak ettiğinde, ölüm olgusuyla karşılaşmasıyla ölümsüzlük arayan, neyin değişken neyin dönüşken olduğunun idrakinde olarak inancı ve deneyimini yeni kuşaklara aktararak kültürel kimlik kazanmış; bireyselliğini öldürerek bütünselliğinde hayat bulmuştur.
Bilim, insanlığın geçirdiği süreçlerdeki kalıntıları irdeleyerek tanımlamalar yapmaktadır. Ruhculuk, paganizm, şamanizm, semavi dinler, uzak doğu dinleri vb çok sayıda din olduğu tespit edilmiştir. Bu dinlerin inananları olduğu gibi örgütlü toplumlar olduğu konusunda bilgi sahibi oluyoruz. Ama eylemlemeyince yaşantımıza bir etkisi gözlenmektedir.
Din, genel olarak insanın evrende neden var olduğunu, nasıl yaşaması gerektiği, ölümden sonra ne olacağına dair bilgi verir ve yaşamın amacını salıklar. Yüce kitabımız insanlığın süreci ile ilgili bilgi verir ve Adem’den yani düşünen, varlığın ve kendi hakikatine eren, yani dehri, zamanı, kronosu öldürerek evrensel varoluşta dirilen, yani yaratıcıya eren düşünceyi esas alarak yaşanması gerektiğini, bu düşünceyi reddeden, bu amaca uygun yaşamayan kavimlerin helak olduğunu örneklerle anlatarak varoluşun sırrına ererek barış içinde yaşamamızı salıklar.
Bu salıklamalar insanın örgütlü yaşamı süresince oluşmuş örf adet gelenek gibi değer yargılarıyla kültürleşip kurumsallaşmıştır. Yahudilik Hıristiyanlık ve Müslümanlık dinleri bu düşüncenin kurumsallaşmış halleri olarak değerlendirilmektedir.
Diğer dinleri de içine katarak dinlerin amacının insanın doğa, toplum ve kendisiyle barışık, emin olarak yaşamasını amaçladığı anlaşılmaktadır. Ancak insan eylemsel bir varlık olduğundan hiçbir kural ile zapt olmuyor, kendi kuralına kendi uymayarak yaşamı devam etmektedir.
İnanama ve din eylemselliği bireyin kendine ve doğaya olan saygı sevgi, fedakarlık ve feragatla ölçülen ve insandan insana değişen soyut kavramlardır.
Biz gerek din adamı gerek birey olarak bedensel çağlarımız olan çocukluk, gençlik ve olgunluk çağlarımızı, değişim ve dönüşümümüzü yaşamadan toplumdaki donmuş bilgileri alarak aklı baypas edip inancımızı tatmin edip kıssadan köşe dönme amacıyla yaşadığımız için amaçlanan hedefe ulaşmadan inançta kalıyoruz. Bazılarımız da sorgulama aracımız olan aklımızı reddetme yönünde kullanarak reddetmeyi öne alarak yokluğa, hiçliğe düşüyoruz. Halbuki akıl, tutmamız gereken değil, yürütmemiz gereken bir araç din ise yürüyüp ermemiz gereken bir yoldur.
O nedenle kutsal kitabımızda “Allah indinde din islamdır” denilerek dinlerin hepsinden amacın barışık yaşamamız gerektiği “tanrı ile aranızda aracılar koymayın” denilerek de o gerçeğe kendimizin ermemiz gerektiği “La ilahe illa hu” diyerek aracıları ortadan kaldırıp içimizdeki inanana, sorgulayana ermemiz ve ona tabi olmamız istenmektedir.
Kültür Varlıklarımız ve Önemi (3)
Nekropoller:
Nekropol kelimesi arkeoloji biliminde mezarlık olarak bilinmektedir. Dönem ölü gömme inancını belgeleyen dini yapılardır. Bu yapılar ana kaya içine oyulan sandık tipi mezarlar veya kayanın oyularak oda şekline getirildiği oda mezarlar gibi, doğrudan toprağa gömerek veya cesedi yaktıktan sonra küllerini bir kap içine koyduktan sonra o küpün gömülmesi şeklinde mezarlara rastlanılmaktadır. Bu mezarlara dönem inancı olarak ölen kişiye sunulan hediyeler, kullandığı eşyalar da konulmaktadır. Bu durum cesedin dönemi ile kültürel kimliğinin saptanmasında, bu inancın ve eşyaların günümüz insanına tanıtılmasında kullanılmaktadır. Barındırdıkları cesetlerdeki DNA ile insan yaşamı ve yaşadığı yerler ile günümüz insanı arasında karşılaştırmalar yapılarak insan hareketleri, beslenme ve rahatsızlıkları gibi hareketleri okunabilmektedir.
Özellikle Roma dönemiyle özleşen kaya mezarlarının bulundukları yerler birer turistik cazibe merkezi haline gelmektedir. Bu kaya mezarları mimari yapısı nedeniyle tarihi süreç içinde ikamet, ahır, depo, suluk vb. amaçlarla kullanılmıştır. Bu durum da insanın mirasçısının yine insan olduğunu, yüksek standarttaki bir yaşamdan kalan nesnenin farklı kültürlerdeki kişilerce yaşama konu edilerek yaşatıldığı yerler olarak varlığını devam ettirmektedir.
İlimizdeki en büyük nekropol Zeugma’da yer almaktadır. Dülükbaba ve Dülük mahalle merkezinde yer alan nekropol alanının temizliği yapılarak gezi yeri olarak halkımızın hizmetine sunulma çalışmaları devam etmektedir.
Anıt Mezarlar:
Anıt mezarlar döneminde ya halkına hizmet eden kahramanların anısına, ya yöneticilerine veya dini liderleri adına inşa edilmiş özel mimari yapılardır. İlimizde Roma dönemine ait Araban ilçesi Elif, Hisar ve Hasanoğlu mahallerinde yer alan 3 mezar anıtı bulunmaktadır. İl merkezindeki Şehitler Abidesi ile Şahinbey Mezarı ile türbeler birer anıt mezar örnekleridir.
İslami dönem anıt mezarları türbe olarak tanımlanmakta olup bazıları günümüzde ziyaretgâh olarak kullanılmaktadır. Şehir merkezindeki Ali Baba Türbesi, Yuşa ve Pür Sefa Türbesi, Hacıbaba Türbesi, kırsalda yer alan Ökkeşiye, Seydi Vakkas, Karaçomak, İbrahim Baba vb bir çok türbe bulunmaktadır. Türbeler, her ne kadar maddi ve manevi olarak inanç bazlı yardım dilenilen yerler olarak kullanılsa da adına yapılan kişinin düşünce ve yaşam tarzını hatırlatan yerlerdir.
Han, Hamam, Cami Köprü vb Taşınmazlar:
Bu tür anıtsal yapılar yaşayan kültürün birinci derece belgeleri olup yaşanan coğrafyanın sahipliğini gösteren tapu senetleri gibidir. Bir ulusu var eden ulu kişiler tarafından yapılmış yapılardır. Kamu malı olarak değerlendirilen ve korumaya alınan bu tür yapılar dönemin şehir merkezine ve ticaret yolları üzerine menzil hanları olarak yapılmaktaydı. Ulaşım ve ticarette güvenliğin sağlandığı bu yerler aynı zamanda, kültürlerin taşındığı, tanıtıldığı, haberleşmenin sağlandığı yerlerdir. Şehir merkezindeki hanlar, günlük ticari hayatın döndüğü yerlerden olduğu için yaşaya gelmesine karşın il dışındaki hanlar maalesef günümüze kadar gelememiştir. Bilinen bu hanlardan Sam Köyü Hanı restore edilerek ayağa kaldırılmış ancak Bedirkent Köyündeki tamamen yok olmuştur.
İl merkezindeki tarihi camilerimiz Vakıflar Bölge Müdürlüğünce restore edilerek ibadete açık hale getirilmektedir. Camiler döneminin idarecileri veya hayırseverlerince yapılan yapıldığı mahallenin çekirdeğini ve kontrolünü oluşturan, bir yerde yarı resmi yapılardır. Eyüpoğlu Cami gibi ait olduğu idarenin adı ile anılan cami olduğu gibi, Nuri Mehmet Paşa, Handan Bey gibi yaptıranın adı ile anılan camiler bulunduğu gibi Tahtani, Kozluca vb gibi bulunduğu mahal adı ile anılan camiler bulunmaktadır.
Hamamlar da idareciler veya hayırseverlerce kurulan vakfa gelir getirmesi amaçlı yapılan yapılardır. Bu dönemde evlerde hamam-banyo olmaması, soba vb ısıtma araçlarının olmayışı amaçlı halkın temizlik ihtiyacını gideren ve sosyalleşmesini sağlayan yapılardır. İlimizdeki en eski hamamlardan olan Eski Hamam günümüzde peynir müzesi olarak işlev kazandırılırken Lala Mustafa Paşa Hamamı ise hamam müzesi olarak işlevlendirilmiştir. Bunun yanında Naip Hamamı günümüze değin orijinal faaliyetini sürdüren hamam mimarisine örnektir. Hüseyin Paşa Hamamı gibi anıtsal hamamlarımız ise maalesef atıl durumda ticari işyeri ve depo olarak kullanılmaktadır. Bu tür yapılar yerlerini içlerinde yüzme havuzu barındıran spa’lara bırakmıştır.
Köprüler de diğer kamu yapıları gibi, önemli yolları kesen su yollarının üstüne kamu amaçlı yapılan yapılardır. İl Merkezindeki Bostancı Köprüsü ile Maanoğlu Köprüsü kentin Ortaçağ’dan kalma yapılardandır. Bunun yanında dönemin uluslararası yolları olarak kullanılan yol üzerinde de anıtsal köprüler bulunmaktadır. Bunlardan Yavuzeli ilçesi Yarımca mahallesindeki kesik köprü ile Araban ilesindeki köprüler M.S 2. YY’da, yapılmış bölgemizde hüküm süren Roma İmparatorluğundan kalma köprülerdir. Günümüz ulaşım yolları gelişen teknolojik gelişim ve araçlarla birlikte otoban yolların açılmasına, devasa köprü ve viyadüklerin yapımını, tünellerin açılımını zorunlu kılmıştır. Köprüler bize tarihi dönemlerin yol güzergah ve teknolojilerini gösteren belgelerdir.
Müzelerin Önemi:
Müze kelimesinin özü güzel sanatlara ilham veren “mousa” lardan gelmektedir. Güzel sanatlar; tanrının, varoluşun ortaya çıkan en güzel yansıması olarak görülmektedir. Mousalar Grek kültüründe Tanrı Zeus’un kızı 9 esin perisi olarak sembol edilmiştir. Esinlenilen bu periler çeşitli sanat dallarını temsil etmektedir. Müziği, şiiri, dansı, u esin perilerinden birinin adı da “Kleo” tarihtir. Yani yaratıcıyla sanat aracıyla bağlantı sağlanabildiği anlatılmaktadır.
İlk müzeler sadece edebi metinlerin ve resimlerin korunduğu yerlerdi. Günümüzde insan yaşamına konu olmuş, insan elinden çıkma her şey müzenin koleksiyonunun oluşturmaya başlamıştır. Bu doğrultuda kendini ve geçmişini araştırmak isteyen insanın birinci uğrak yeri müzeler olmaktadır. Bu ortak paydadan bakan insanların çoğalması dünya barışının teminatı olarak görülmektedir.
Müzeler doğal ve kültürel varlıkların teşhir edildiği açık veya kapalı mekânlardır. Doğal varlıklar denince, dünyanın oluşumundan günümüze değin gelen, niteliği ve niceliği itibariyle özellik gösteren doğal mağaralar, ağaçlar, fosiller, iskeletler vb. İnsan düşüncesinin eseri olan her şey ise kültür varlığıdır. Bunlardan jeoloji, arkeoloji, antropoloji, prehistorya, sanat tarihi vb. bilimlerce belge değeri taşıyanlar müzelere alınarak koruma altına alınırlar. Böylelikle geçmişin yorumlaması belge ışığında daha sağlıklı yapılarak geleceğe yönelik daha emin adımlar atılmasına yönelik kültürel alt yapı sağlanmış olur.
İlimizde Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı olarak faaliyet sürdüren Gaziantep Arkeoloji Müzesi, Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi ve Kültür Merkezi, Vakıflar Genel Müdürlüğünce hizmete açılan Vakıf Eserleri Müzesi, Büyükşehir Belediyesinin açmış olduğu Gaziantep Kent Müzesi, Gaziantep Kalesi ve Panaroma Müzesi, Emine Göğüş Mutfak Müzesi, peynir müzesi, hamam müzesi, mutfak sanatları müzesi, Şahinbey Belediye Başkanlığınca açılan Savaş Müzesi, Gaziantep Üniversitesinin açmış olduğu Gaziantep Kültür Tarihi Müzesi bulunmaktadır.
Bunun yanında Zeugma antik kentinde inşa olunan Dionisos Villası Korugan Müzesi, Karkamış Antik Kenti, Dülük Köyünde yer alan Mitra Tapınağı İslâhiye İlçesinde yer alan Yesemek Açık Hava Heykel Atölyesi Müzesi, restorasyon çalışması tamamlanarak açık hava müzesi olarak ziyarete açılan Tilmen Höyük turizme arz edilen kültür varlıklarındandır.
Ayrıca Gaziantep Kalesi, Rumkale, Araban Kalesi, Tilbaşar Kalesi, Elif, Hisar Hasanoğlan Mezar Anıtları, önemli turistik cazibesi olan kültür varlıklarıdır
İslâhiye İlçesindeki Zincirli Höyük ile de yapılacak kazı çalışmaları sonrası turizme arz edilecek önemli kültür varlıklarındandır.
Üzerinde yaşadığımız bölgede var olan kültür varlıklarımız üzerinde yapılacak bilimsel çalışmalarla bölgemizin tarihi ve eski çağ kültür dünyası aydınlatılacak ortaya çıkan tarihi yerlerin ve eserlerin yayını, teşhir tanzimi ile de bu bilgiler tüm insanlığın hizmetine sunulacaktır.
Nekropol kelimesi arkeoloji biliminde mezarlık olarak bilinmektedir. Dönem ölü gömme inancını belgeleyen dini yapılardır. Bu yapılar ana kaya içine oyulan sandık tipi mezarlar veya kayanın oyularak oda şekline getirildiği oda mezarlar gibi, doğrudan toprağa gömerek veya cesedi yaktıktan sonra küllerini bir kap içine koyduktan sonra o küpün gömülmesi şeklinde mezarlara rastlanılmaktadır. Bu mezarlara dönem inancı olarak ölen kişiye sunulan hediyeler, kullandığı eşyalar da konulmaktadır. Bu durum cesedin dönemi ile kültürel kimliğinin saptanmasında, bu inancın ve eşyaların günümüz insanına tanıtılmasında kullanılmaktadır. Barındırdıkları cesetlerdeki DNA ile insan yaşamı ve yaşadığı yerler ile günümüz insanı arasında karşılaştırmalar yapılarak insan hareketleri, beslenme ve rahatsızlıkları gibi hareketleri okunabilmektedir.
Özellikle Roma dönemiyle özleşen kaya mezarlarının bulundukları yerler birer turistik cazibe merkezi haline gelmektedir. Bu kaya mezarları mimari yapısı nedeniyle tarihi süreç içinde ikamet, ahır, depo, suluk vb. amaçlarla kullanılmıştır. Bu durum da insanın mirasçısının yine insan olduğunu, yüksek standarttaki bir yaşamdan kalan nesnenin farklı kültürlerdeki kişilerce yaşama konu edilerek yaşatıldığı yerler olarak varlığını devam ettirmektedir.
İlimizdeki en büyük nekropol Zeugma’da yer almaktadır. Dülükbaba ve Dülük mahalle merkezinde yer alan nekropol alanının temizliği yapılarak gezi yeri olarak halkımızın hizmetine sunulma çalışmaları devam etmektedir.
Anıt Mezarlar:
Anıt mezarlar döneminde ya halkına hizmet eden kahramanların anısına, ya yöneticilerine veya dini liderleri adına inşa edilmiş özel mimari yapılardır. İlimizde Roma dönemine ait Araban ilçesi Elif, Hisar ve Hasanoğlu mahallerinde yer alan 3 mezar anıtı bulunmaktadır. İl merkezindeki Şehitler Abidesi ile Şahinbey Mezarı ile türbeler birer anıt mezar örnekleridir.
İslami dönem anıt mezarları türbe olarak tanımlanmakta olup bazıları günümüzde ziyaretgâh olarak kullanılmaktadır. Şehir merkezindeki Ali Baba Türbesi, Yuşa ve Pür Sefa Türbesi, Hacıbaba Türbesi, kırsalda yer alan Ökkeşiye, Seydi Vakkas, Karaçomak, İbrahim Baba vb bir çok türbe bulunmaktadır. Türbeler, her ne kadar maddi ve manevi olarak inanç bazlı yardım dilenilen yerler olarak kullanılsa da adına yapılan kişinin düşünce ve yaşam tarzını hatırlatan yerlerdir.
Han, Hamam, Cami Köprü vb Taşınmazlar:
Bu tür anıtsal yapılar yaşayan kültürün birinci derece belgeleri olup yaşanan coğrafyanın sahipliğini gösteren tapu senetleri gibidir. Bir ulusu var eden ulu kişiler tarafından yapılmış yapılardır. Kamu malı olarak değerlendirilen ve korumaya alınan bu tür yapılar dönemin şehir merkezine ve ticaret yolları üzerine menzil hanları olarak yapılmaktaydı. Ulaşım ve ticarette güvenliğin sağlandığı bu yerler aynı zamanda, kültürlerin taşındığı, tanıtıldığı, haberleşmenin sağlandığı yerlerdir. Şehir merkezindeki hanlar, günlük ticari hayatın döndüğü yerlerden olduğu için yaşaya gelmesine karşın il dışındaki hanlar maalesef günümüze kadar gelememiştir. Bilinen bu hanlardan Sam Köyü Hanı restore edilerek ayağa kaldırılmış ancak Bedirkent Köyündeki tamamen yok olmuştur.
İl merkezindeki tarihi camilerimiz Vakıflar Bölge Müdürlüğünce restore edilerek ibadete açık hale getirilmektedir. Camiler döneminin idarecileri veya hayırseverlerince yapılan yapıldığı mahallenin çekirdeğini ve kontrolünü oluşturan, bir yerde yarı resmi yapılardır. Eyüpoğlu Cami gibi ait olduğu idarenin adı ile anılan cami olduğu gibi, Nuri Mehmet Paşa, Handan Bey gibi yaptıranın adı ile anılan camiler bulunduğu gibi Tahtani, Kozluca vb gibi bulunduğu mahal adı ile anılan camiler bulunmaktadır.
Hamamlar da idareciler veya hayırseverlerce kurulan vakfa gelir getirmesi amaçlı yapılan yapılardır. Bu dönemde evlerde hamam-banyo olmaması, soba vb ısıtma araçlarının olmayışı amaçlı halkın temizlik ihtiyacını gideren ve sosyalleşmesini sağlayan yapılardır. İlimizdeki en eski hamamlardan olan Eski Hamam günümüzde peynir müzesi olarak işlev kazandırılırken Lala Mustafa Paşa Hamamı ise hamam müzesi olarak işlevlendirilmiştir. Bunun yanında Naip Hamamı günümüze değin orijinal faaliyetini sürdüren hamam mimarisine örnektir. Hüseyin Paşa Hamamı gibi anıtsal hamamlarımız ise maalesef atıl durumda ticari işyeri ve depo olarak kullanılmaktadır. Bu tür yapılar yerlerini içlerinde yüzme havuzu barındıran spa’lara bırakmıştır.
Köprüler de diğer kamu yapıları gibi, önemli yolları kesen su yollarının üstüne kamu amaçlı yapılan yapılardır. İl Merkezindeki Bostancı Köprüsü ile Maanoğlu Köprüsü kentin Ortaçağ’dan kalma yapılardandır. Bunun yanında dönemin uluslararası yolları olarak kullanılan yol üzerinde de anıtsal köprüler bulunmaktadır. Bunlardan Yavuzeli ilçesi Yarımca mahallesindeki kesik köprü ile Araban ilesindeki köprüler M.S 2. YY’da, yapılmış bölgemizde hüküm süren Roma İmparatorluğundan kalma köprülerdir. Günümüz ulaşım yolları gelişen teknolojik gelişim ve araçlarla birlikte otoban yolların açılmasına, devasa köprü ve viyadüklerin yapımını, tünellerin açılımını zorunlu kılmıştır. Köprüler bize tarihi dönemlerin yol güzergah ve teknolojilerini gösteren belgelerdir.
Müzelerin Önemi:
Müze kelimesinin özü güzel sanatlara ilham veren “mousa” lardan gelmektedir. Güzel sanatlar; tanrının, varoluşun ortaya çıkan en güzel yansıması olarak görülmektedir. Mousalar Grek kültüründe Tanrı Zeus’un kızı 9 esin perisi olarak sembol edilmiştir. Esinlenilen bu periler çeşitli sanat dallarını temsil etmektedir. Müziği, şiiri, dansı, u esin perilerinden birinin adı da “Kleo” tarihtir. Yani yaratıcıyla sanat aracıyla bağlantı sağlanabildiği anlatılmaktadır.
İlk müzeler sadece edebi metinlerin ve resimlerin korunduğu yerlerdi. Günümüzde insan yaşamına konu olmuş, insan elinden çıkma her şey müzenin koleksiyonunun oluşturmaya başlamıştır. Bu doğrultuda kendini ve geçmişini araştırmak isteyen insanın birinci uğrak yeri müzeler olmaktadır. Bu ortak paydadan bakan insanların çoğalması dünya barışının teminatı olarak görülmektedir.
Müzeler doğal ve kültürel varlıkların teşhir edildiği açık veya kapalı mekânlardır. Doğal varlıklar denince, dünyanın oluşumundan günümüze değin gelen, niteliği ve niceliği itibariyle özellik gösteren doğal mağaralar, ağaçlar, fosiller, iskeletler vb. İnsan düşüncesinin eseri olan her şey ise kültür varlığıdır. Bunlardan jeoloji, arkeoloji, antropoloji, prehistorya, sanat tarihi vb. bilimlerce belge değeri taşıyanlar müzelere alınarak koruma altına alınırlar. Böylelikle geçmişin yorumlaması belge ışığında daha sağlıklı yapılarak geleceğe yönelik daha emin adımlar atılmasına yönelik kültürel alt yapı sağlanmış olur.
İlimizde Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı olarak faaliyet sürdüren Gaziantep Arkeoloji Müzesi, Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi ve Kültür Merkezi, Vakıflar Genel Müdürlüğünce hizmete açılan Vakıf Eserleri Müzesi, Büyükşehir Belediyesinin açmış olduğu Gaziantep Kent Müzesi, Gaziantep Kalesi ve Panaroma Müzesi, Emine Göğüş Mutfak Müzesi, peynir müzesi, hamam müzesi, mutfak sanatları müzesi, Şahinbey Belediye Başkanlığınca açılan Savaş Müzesi, Gaziantep Üniversitesinin açmış olduğu Gaziantep Kültür Tarihi Müzesi bulunmaktadır.
Bunun yanında Zeugma antik kentinde inşa olunan Dionisos Villası Korugan Müzesi, Karkamış Antik Kenti, Dülük Köyünde yer alan Mitra Tapınağı İslâhiye İlçesinde yer alan Yesemek Açık Hava Heykel Atölyesi Müzesi, restorasyon çalışması tamamlanarak açık hava müzesi olarak ziyarete açılan Tilmen Höyük turizme arz edilen kültür varlıklarındandır.
Ayrıca Gaziantep Kalesi, Rumkale, Araban Kalesi, Tilbaşar Kalesi, Elif, Hisar Hasanoğlan Mezar Anıtları, önemli turistik cazibesi olan kültür varlıklarıdır
İslâhiye İlçesindeki Zincirli Höyük ile de yapılacak kazı çalışmaları sonrası turizme arz edilecek önemli kültür varlıklarındandır.
Üzerinde yaşadığımız bölgede var olan kültür varlıklarımız üzerinde yapılacak bilimsel çalışmalarla bölgemizin tarihi ve eski çağ kültür dünyası aydınlatılacak ortaya çıkan tarihi yerlerin ve eserlerin yayını, teşhir tanzimi ile de bu bilgiler tüm insanlığın hizmetine sunulacaktır.
Kültür Varlıklarımız ve Önemi (2)
Höyükler:
Höyükler insanların toplayıcılık ve avcılık döneminden yerleşik düzene geçişleriyle birlikte oluşmaya başlayan ve ilk yerleşildiği günden günümüze kadar geçen sürece tanıklık eden kültür taşınmaz kültür varlıklarıdır. Höyükler, dönemin yol güzergahlarını da göstermesi yanında bulundukları yerlerdeki yüksek yapıları ile aynı zamanda haberleşme ve gözetleme amaçlı olarak da kullanılmıştır.
Höyüklerin oluşumu, su kaynağına ve ekilebilir tarım arazisine yakın oluşu nedeniyle insan topluluklarınca yerleşim yeri olarak talep edilmesinden kaynaklanmaktadır. İlk çağ evlerinin ahşap ve balçık karışımı olması, evlerin kullanım, yangın, doğal afet savaş gibi nedenlerle yıkıldığında aynı yere tekrar yapılmasının nedeni su ve besin kaynaklarına yakın oluşu, sel baskınlarından korunma, etrafı gözetleme ve savunma gibi yaşamsal gereksinimler nedeniyledir. Bu gibi yerler günümüzde dahi talep edilen yaşam alanlarındandır. İlimizdeki kırsal yerleşimlerin birçoğu bu tür yerleşimlerin üzerinde ve çevresindedir. İl genelindeki 160 civarındaki höyüklerden Battal Höyük, Gaziantep Kalesi höyüğü ve Humanız höyük il merkezindeki yerleşimlere örnektir.
Yapılan araştırma ve kazılardan anlaşıldığına göre, bölgemizde insanlar, Neolitik Çağ diye anılan ve günümüzden 10 bin yıl öncesine tarihlenen zamanda avcı toplayıcılıktan toprağa bağlı yerleşime, kendi gereksinimini kendi üretme sürecine geçmişlerdir. Bu yerleşimler başlangıçta, ulaşımı ve erişimi kolaylık sağlayan akarsu yatakları kenarına kurulurken Kalkolitik dönemle birlikte hemen her su kaynağı başı bir yerleşim yeri Tunç çağı ile ise ekilebilir her düzlük bir yerleşim yeri olagelmiştir.
Bu oluşum ve sürecin nedenleri arasında insanların neolitik dönem sonrası kendi gereksinimini kendi üretmeye başlaması ile sosyal yapısının gelişerek iş bölümü ile toplumsal tabakalaşmanın getirdiği güç ile siyasi birlikler halinde örgütlenmeleri, yazının icadı ve yayılımı ile siyasi birlikler arasında ticaretin gelişmesi, üretim sahalarının iş gücü ve hazır gıda, güvenlik gibi gereksinimleri sağlayan yerler olması sayılabilir.
Höyüklerde yapılan arkeolojik kazılarda o dönem insanının yaşamsal faaliyetlerini yerine getirirken kullandığı- ev, ürettiği taş, kemik, ahşap, pişmiş topraktan mamul eşya ve aletlerle, tükettiği bitki ve hayvan atıkları ortaya çıkmaktadır. Bu malzemeler üzerinde yapılan araştırmalar eşyanın tanımı gelişimi ve etkileşimi yanında dönem teknolojisini ve yaşam standardındaki değişimlerin izlenmesini sağlamaktadır.
Höyükler, içlerinde barındırdıkları eserler nedeniyle insanın yüzündeki bir ben’e benzetile bilinir. Bir bıçak darbesi ile yok edilebilindiği gibi usulüne uygun şekilde açılıp okunduğunda insanlığın seyir defteri ortaya çıkar. Bu verilerin okunmasıyla kendini ve insanlığı tanıyan daha bilinçli bireylerden oluşan, üretimin ve paylaşımın önemini kavrayan daha barışçıl, aydınlık bir toplum ve geleceğe katkı sağlayacağı değerlendirilmektedir.
Höyüklerimiz her ne kadar yasal koruma altında olsa da, gerek tarla açma ve ağaçlandırma, gerek eski eser-define arama vb amaçlı tahrip olmaktadır. Bu nedenle oluşturulacak bilimsel bir ekip marifetiyle bölgede bulunan höyüklerin tarihinin ve kültürel kimliğinin tespitine yönelik ön çalışma yapılarak yapılacak çalışma ve uzun süreli kazılara veri hazırlanmalıdır. Bu çalışma yapılırken de höyüklerde oluşan tahribatın restorasyonuna yönelik proje hazırlanmalıdır.
Örenyerleri:
Bölgemizde bulunan höyük harici alanlara kurulan antik şehir ve diğer yerleşim yerleri arkeolojik yerleşim alanı veya ören yeri olarak tanımlanmaktadır. Bu tür yerleşim yerleri daha çok Helenistik ve Roma Döneminden Ortaçağa değin geçen süreçte kurulan yerleşim alanlarıdır. Bu yerleşimler, anıtsal mimarisi, dönem inancını ve sanat seviyesini gösteren heykeller, mozaik döşemler süs eşyaları ve sikke gibi küçük buluntular barındıran görsel değeri yüksek, turizm potansiyeli olan yerlerdir. Bu alanlar önemlerine göre açık hava müzesi olarak düzenlenerek turizme sunulmaktadır. Bu alanların spor eğlence gibi sosyal amaçlı etkinliklerle kuvvetlendirilerek birer kültür merkezi haline dönüştürülmesi sosyal ve ekonomik yönden önemli bir çalışma olacağı düşünülmektedir. İlimiz sınırları içinde yer alan Zeugma, Kargamış ve Dülük Ören yeri bu tür yerlerden olup bilimsel arkeolojik çalışmalar devam etmektedir. Özellikle kısmen su altında kalan Zeugma antik Kentinden çıkartılan mozaikler ve Mars Heykeli şehrimize dünyanın sayılı müzelerinden birini kazandırmıştır.
Höyükler insanların toplayıcılık ve avcılık döneminden yerleşik düzene geçişleriyle birlikte oluşmaya başlayan ve ilk yerleşildiği günden günümüze kadar geçen sürece tanıklık eden kültür taşınmaz kültür varlıklarıdır. Höyükler, dönemin yol güzergahlarını da göstermesi yanında bulundukları yerlerdeki yüksek yapıları ile aynı zamanda haberleşme ve gözetleme amaçlı olarak da kullanılmıştır.
Höyüklerin oluşumu, su kaynağına ve ekilebilir tarım arazisine yakın oluşu nedeniyle insan topluluklarınca yerleşim yeri olarak talep edilmesinden kaynaklanmaktadır. İlk çağ evlerinin ahşap ve balçık karışımı olması, evlerin kullanım, yangın, doğal afet savaş gibi nedenlerle yıkıldığında aynı yere tekrar yapılmasının nedeni su ve besin kaynaklarına yakın oluşu, sel baskınlarından korunma, etrafı gözetleme ve savunma gibi yaşamsal gereksinimler nedeniyledir. Bu gibi yerler günümüzde dahi talep edilen yaşam alanlarındandır. İlimizdeki kırsal yerleşimlerin birçoğu bu tür yerleşimlerin üzerinde ve çevresindedir. İl genelindeki 160 civarındaki höyüklerden Battal Höyük, Gaziantep Kalesi höyüğü ve Humanız höyük il merkezindeki yerleşimlere örnektir.
Yapılan araştırma ve kazılardan anlaşıldığına göre, bölgemizde insanlar, Neolitik Çağ diye anılan ve günümüzden 10 bin yıl öncesine tarihlenen zamanda avcı toplayıcılıktan toprağa bağlı yerleşime, kendi gereksinimini kendi üretme sürecine geçmişlerdir. Bu yerleşimler başlangıçta, ulaşımı ve erişimi kolaylık sağlayan akarsu yatakları kenarına kurulurken Kalkolitik dönemle birlikte hemen her su kaynağı başı bir yerleşim yeri Tunç çağı ile ise ekilebilir her düzlük bir yerleşim yeri olagelmiştir.
Bu oluşum ve sürecin nedenleri arasında insanların neolitik dönem sonrası kendi gereksinimini kendi üretmeye başlaması ile sosyal yapısının gelişerek iş bölümü ile toplumsal tabakalaşmanın getirdiği güç ile siyasi birlikler halinde örgütlenmeleri, yazının icadı ve yayılımı ile siyasi birlikler arasında ticaretin gelişmesi, üretim sahalarının iş gücü ve hazır gıda, güvenlik gibi gereksinimleri sağlayan yerler olması sayılabilir.
Höyüklerde yapılan arkeolojik kazılarda o dönem insanının yaşamsal faaliyetlerini yerine getirirken kullandığı- ev, ürettiği taş, kemik, ahşap, pişmiş topraktan mamul eşya ve aletlerle, tükettiği bitki ve hayvan atıkları ortaya çıkmaktadır. Bu malzemeler üzerinde yapılan araştırmalar eşyanın tanımı gelişimi ve etkileşimi yanında dönem teknolojisini ve yaşam standardındaki değişimlerin izlenmesini sağlamaktadır.
Höyükler, içlerinde barındırdıkları eserler nedeniyle insanın yüzündeki bir ben’e benzetile bilinir. Bir bıçak darbesi ile yok edilebilindiği gibi usulüne uygun şekilde açılıp okunduğunda insanlığın seyir defteri ortaya çıkar. Bu verilerin okunmasıyla kendini ve insanlığı tanıyan daha bilinçli bireylerden oluşan, üretimin ve paylaşımın önemini kavrayan daha barışçıl, aydınlık bir toplum ve geleceğe katkı sağlayacağı değerlendirilmektedir.
Höyüklerimiz her ne kadar yasal koruma altında olsa da, gerek tarla açma ve ağaçlandırma, gerek eski eser-define arama vb amaçlı tahrip olmaktadır. Bu nedenle oluşturulacak bilimsel bir ekip marifetiyle bölgede bulunan höyüklerin tarihinin ve kültürel kimliğinin tespitine yönelik ön çalışma yapılarak yapılacak çalışma ve uzun süreli kazılara veri hazırlanmalıdır. Bu çalışma yapılırken de höyüklerde oluşan tahribatın restorasyonuna yönelik proje hazırlanmalıdır.
Örenyerleri:
Bölgemizde bulunan höyük harici alanlara kurulan antik şehir ve diğer yerleşim yerleri arkeolojik yerleşim alanı veya ören yeri olarak tanımlanmaktadır. Bu tür yerleşim yerleri daha çok Helenistik ve Roma Döneminden Ortaçağa değin geçen süreçte kurulan yerleşim alanlarıdır. Bu yerleşimler, anıtsal mimarisi, dönem inancını ve sanat seviyesini gösteren heykeller, mozaik döşemler süs eşyaları ve sikke gibi küçük buluntular barındıran görsel değeri yüksek, turizm potansiyeli olan yerlerdir. Bu alanlar önemlerine göre açık hava müzesi olarak düzenlenerek turizme sunulmaktadır. Bu alanların spor eğlence gibi sosyal amaçlı etkinliklerle kuvvetlendirilerek birer kültür merkezi haline dönüştürülmesi sosyal ve ekonomik yönden önemli bir çalışma olacağı düşünülmektedir. İlimiz sınırları içinde yer alan Zeugma, Kargamış ve Dülük Ören yeri bu tür yerlerden olup bilimsel arkeolojik çalışmalar devam etmektedir. Özellikle kısmen su altında kalan Zeugma antik Kentinden çıkartılan mozaikler ve Mars Heykeli şehrimize dünyanın sayılı müzelerinden birini kazandırmıştır.
Öz
Özüne Özüm Kurban, Sözüne Sözüm Kurban, Gözüne Gözüm Kurban, Bu Odur. Yoksa Hayal, Yar Geldi Yar geldi. Çekmişem Hasretini Derdini Mihnetini, Başına Çok Dolanmışım, Yoluna Dayanmışım. Gitme Menden Uzağa, Salma Gönlümü Firaka Sevdiğim Akil Ola Yar Geldi Yar geldi.
Türkülerimiz bir duygunun saza ve söze getirilmiş hali. Türkü deyip geçiyoruz. Ancak hali ile hallendiğimizde etkisi içselleşiyor. Annem rahmetli bana ağlatacak veya oynatacak türküler olsa da ağlasak demişti, ben de o zaman Şeker Anadolu Oyun Havaları adlı bir kaset almıştım ama onu beğenmemişti. Hayatın iki ucu oynama ve ağlama. Garip insanoğlu arasında mekik dokumada. Bunun denge noktasını bulup orada durmaz isek zıtlar olarak hayattan pek bir şey anlamayız kanaatindeyim.
Sözlükler, bir kimsenin benliği, kendi manevi varlığı, kendi anlamı veriyorlar öz’e Bir şeyin ana öğesin, onun özü olarak tanımlıyor. Bu bağlamda bu sözlükleri de herkes kendi özü ile tanımlayacak. Şöyle de ifade edilebilir. Her okuyanla ayrı bir anlam kazanacak veya o kadar çok bilgi var ve ayak altına düşük ki bir parmak hareketi ile öteki habere videoya atlanacak. Derdi olan doktor doktor gezer derman ararmış. Derdi olmayan doktoru dermanı neylesin
Şeyh Galip “Hoşça bak zatına zübdei alemsin. Merdim dide-i ekvan olan ademsin” demiş. Alem, ilim kökümden bilinenler demek Arapça ‘alemin’ iki alem; felsefi terim olarak soyut ve somut, dini terim olarak maddi manevi, ilmi terim olarak ise Fizik Kimya Biyoloji ve beşerî bilimler anlamında. Anlaya bilmek için de onsekizbin alem diye hayatımızın dışına atıp ulularmışız. Sonuçta madde boyutunda atomu parçalayıp insanlığı felakete getirmiş bir kısmımız da aklını oynatarak kurtulmuş.
Didei ekvan kâinatın gözü. En’am suresi 103 ayette “Gözler onu göremez, O ise bütün gözleri görür; O, lütuf sahibidir, her şeyden haberlidir.” Denilmiştir. İnsanoğlu kainatı ve atomu, çekirdeğin içini gözlediğine göre kâinatı hem gözü hem de gözetleyeni. Göz kendini; görme görmeyi göremiyor ama her şeyi görüyor. Bu tanımdan her bir görenin diğer görenin huzurunda ve denetiminde olduğumuzu gösteriyor. Boşuna kendi gözündeki merteği görmez de elin gözündeki çöpü görür veya elifi görse mertek sanır diye deyimlerle kültür coğrafyamızı zenginleştirmemiş atalar. Bakışlar türlü türlü olduğundan herkes kendi bakışına esir. Yani bir diğerini görmüyor. Niyazi Mısri “Halk içre bir âyineyim herkes bakar bir an görür, Her ne görür kendi yüzün ger yahşi ger yaman görür” diyerek konuyu iki cümle ile özetlemiş.
Özü çekirdek olarak ele alalım. Çekirdek ancak toprağa düşüp 3 ay karanlıkta yatıp su, sıcaklık ve havanın etkisi ile özünü ortaya çıkartabiliyor. Bir bostan çekirdeğiyse 3 ay içinde meyveye dönüp geri toprağa düşüyor. Bir şeftali, fıstık veya zeytin ağacı ise 5-6 yıl bedenleşip dallanacak sonra aşılanacak bir o kadar yıl sonra da meyveye duracak ancak bu kez toprak ısı, su ve havaya ek olarak insan eli ile koruma bakım ve kontrol gerektirecek yoksa meyve nerde çekirdek nerde. Ve bu çekirdek toprağa düştüğünde geri piç olarak hayata başlıyor. Tıpkı biz insanlar gibi 25 yılda yetişen insan oğlu ancak meyve vermeye başlayabiliyor. Bereket ürettiği bilgiler kültür ve teknolojiye dönüşüyor da konfor ve kültür ortamımız artmada yoksa her doğan işe sıfırdan başlayacak tıpkı hayvanlar gibi.
Peki durumu bu bilgi insanın özünü tanımasına yönelik ele alırsak? Aslında türkü işin özünü söyledi. Bedel- emek vermek, kurban olmak, hesap vermek. Biz kurban olmayı para, eşya, hayvan kurban etmek olarak anlıyoruz. Halbuki özümüzü, sözümüzü, görüşlerimizi kurban etmemiz isteniyor. Ancak o zaman kendimizi konumlandırabiliyoruz. Sonra da farkındalık duygusu uyanarak saygı ve sevgiye dayalı bir yaşamı kurabiliyoruz. Aksi taktirde…Özden habersiz benliklerin mücadelesi. Veya kendi cehennemimizde kendi ateşimizle pişiyoruz diye de ifade edebiliriz.
Öz menem! …Onlar kabuk…öz menem. Yarınları büyük ülküye götürecek köz menem” demiş şair siyasi bir kişiyi şehit olarak ifade ettiği şiirinde. Şehitleri ölümsüz saymıştır inancımız. Yani davası uğruna kendini feda edenler oranın özüne karışabilmede. Yoksa kabuk. Olsun, kabuk da içi- özü koruyor. Ağaç yaprağıyla gürler demiş atalar. Peygamberimiz de ümmetimin çokluğuyla iftihar ederim buyurmuş. Öğle değil mi bir çekirdekte ağaç ve ormanlar gizli.
Mademki kâinatın özü insanoğlu, içimizden gelen ve müsbet menfi olarak tanımladığımız bu kadar olayın müsebbibi de biziz. Başka bir gücün üzerine atarak topu taca atmak niye? Bizliğimiz benliğimize yaşam ortamı sağlıyor. Benliğimizle bizliğimizi, bizliğimizle de benliğimizi yaşıyoruz. Bu kadar senaryo yazılıyor ve bir sürü rol dağıtılarak canlı bir film-tiyatro oynanıyor. Ve herkes kendi rolünü en iyi oynamadan mesul. Bu filmi oynatan kim ve amacı ne sorusu ortaya çıktı.
Gök yüzünde savrulup parçalanmadan, güneşin etrafında fırıl fırıl dönen, dönmeden başı dönen insanoğlu Dünyaya bir anlam katarak hayal ve madde dünyasıyla var olmaya çalışarak binlerce dil ve kelime üretip kendini tanıyacak da anlayacak… “Ağaçlar kalem olsa “denizler mürekkep yine tükenmez” yazar kutsal kitabımızda. Bu bağlamda, din ve millet olarak örgütlenip ömrünce yaşayıp geçiyor. Ölümsüz eser bırakanların gölgesinde bizler de var olmaya çalışıyoruz.
Ne gerek var tavuk mu yumurtadan çıktı yumurta mı tavuktan davasını gütmeye. Devamını sağlayıp ürettiklerimizi kültürleyerek çoğaltıp ikram edelim de tavuğu ortaya çıkartan sistem mutlu olsun. Benliğimiz ve kendiliğimiz bir bedende dönen haller değil mi? Kendi kendimizi göremediğimiz tanıyamadığımız için mi binlerce ben ve göz ile birbirimize bakıyoruz?
Kızımın daha 7-8 yaşında iken “baba her anne çocuk olarak dünyaya geldiğine göre ilk anne kim ve ne zaman oldu sorusuyla afallamıştım. İçinde hayat bulduğumuz dünyada güneş babamız ay anamız desem dünyaya düşecek dışarıda arayacak. Çocukluk, analık – babalık bir san, dünyanın dönüşüyle ortaya çıkan bir noktanın döngüsü, özümüz yanan bir nokta desem yaşamadığı için algılayamayacak. Ayrı ayrı kalıplarda olmamız kendimizi yarımızı, parçalarımızı tanıyıp öz olduğumuzun idrakine geldiğimizde soru gündemden düşer dedim de kurtuldum.
Madem böyle bu döğüş dava, itişme- çekişme nedir derseniz o da kendini tanımaya çalışan özün benlik kazanıp ben yiyim ben yöneteyim davası. Her birey, hata bende diyerek hatasını, kusurunu, bilgisini, yöntemini, yarasını tanısın da o davranışı bir daha yapmasın diye olan görüntüler olarak tanımlayıp ancak öze indiğimizde dinginleşip, dinleneceğimizi düşünebiliriz.
Saygılarımla 12.05.2025
Türkülerimiz bir duygunun saza ve söze getirilmiş hali. Türkü deyip geçiyoruz. Ancak hali ile hallendiğimizde etkisi içselleşiyor. Annem rahmetli bana ağlatacak veya oynatacak türküler olsa da ağlasak demişti, ben de o zaman Şeker Anadolu Oyun Havaları adlı bir kaset almıştım ama onu beğenmemişti. Hayatın iki ucu oynama ve ağlama. Garip insanoğlu arasında mekik dokumada. Bunun denge noktasını bulup orada durmaz isek zıtlar olarak hayattan pek bir şey anlamayız kanaatindeyim.
Sözlükler, bir kimsenin benliği, kendi manevi varlığı, kendi anlamı veriyorlar öz’e Bir şeyin ana öğesin, onun özü olarak tanımlıyor. Bu bağlamda bu sözlükleri de herkes kendi özü ile tanımlayacak. Şöyle de ifade edilebilir. Her okuyanla ayrı bir anlam kazanacak veya o kadar çok bilgi var ve ayak altına düşük ki bir parmak hareketi ile öteki habere videoya atlanacak. Derdi olan doktor doktor gezer derman ararmış. Derdi olmayan doktoru dermanı neylesin
Şeyh Galip “Hoşça bak zatına zübdei alemsin. Merdim dide-i ekvan olan ademsin” demiş. Alem, ilim kökümden bilinenler demek Arapça ‘alemin’ iki alem; felsefi terim olarak soyut ve somut, dini terim olarak maddi manevi, ilmi terim olarak ise Fizik Kimya Biyoloji ve beşerî bilimler anlamında. Anlaya bilmek için de onsekizbin alem diye hayatımızın dışına atıp ulularmışız. Sonuçta madde boyutunda atomu parçalayıp insanlığı felakete getirmiş bir kısmımız da aklını oynatarak kurtulmuş.
Didei ekvan kâinatın gözü. En’am suresi 103 ayette “Gözler onu göremez, O ise bütün gözleri görür; O, lütuf sahibidir, her şeyden haberlidir.” Denilmiştir. İnsanoğlu kainatı ve atomu, çekirdeğin içini gözlediğine göre kâinatı hem gözü hem de gözetleyeni. Göz kendini; görme görmeyi göremiyor ama her şeyi görüyor. Bu tanımdan her bir görenin diğer görenin huzurunda ve denetiminde olduğumuzu gösteriyor. Boşuna kendi gözündeki merteği görmez de elin gözündeki çöpü görür veya elifi görse mertek sanır diye deyimlerle kültür coğrafyamızı zenginleştirmemiş atalar. Bakışlar türlü türlü olduğundan herkes kendi bakışına esir. Yani bir diğerini görmüyor. Niyazi Mısri “Halk içre bir âyineyim herkes bakar bir an görür, Her ne görür kendi yüzün ger yahşi ger yaman görür” diyerek konuyu iki cümle ile özetlemiş.
Özü çekirdek olarak ele alalım. Çekirdek ancak toprağa düşüp 3 ay karanlıkta yatıp su, sıcaklık ve havanın etkisi ile özünü ortaya çıkartabiliyor. Bir bostan çekirdeğiyse 3 ay içinde meyveye dönüp geri toprağa düşüyor. Bir şeftali, fıstık veya zeytin ağacı ise 5-6 yıl bedenleşip dallanacak sonra aşılanacak bir o kadar yıl sonra da meyveye duracak ancak bu kez toprak ısı, su ve havaya ek olarak insan eli ile koruma bakım ve kontrol gerektirecek yoksa meyve nerde çekirdek nerde. Ve bu çekirdek toprağa düştüğünde geri piç olarak hayata başlıyor. Tıpkı biz insanlar gibi 25 yılda yetişen insan oğlu ancak meyve vermeye başlayabiliyor. Bereket ürettiği bilgiler kültür ve teknolojiye dönüşüyor da konfor ve kültür ortamımız artmada yoksa her doğan işe sıfırdan başlayacak tıpkı hayvanlar gibi.
Peki durumu bu bilgi insanın özünü tanımasına yönelik ele alırsak? Aslında türkü işin özünü söyledi. Bedel- emek vermek, kurban olmak, hesap vermek. Biz kurban olmayı para, eşya, hayvan kurban etmek olarak anlıyoruz. Halbuki özümüzü, sözümüzü, görüşlerimizi kurban etmemiz isteniyor. Ancak o zaman kendimizi konumlandırabiliyoruz. Sonra da farkındalık duygusu uyanarak saygı ve sevgiye dayalı bir yaşamı kurabiliyoruz. Aksi taktirde…Özden habersiz benliklerin mücadelesi. Veya kendi cehennemimizde kendi ateşimizle pişiyoruz diye de ifade edebiliriz.
Öz menem! …Onlar kabuk…öz menem. Yarınları büyük ülküye götürecek köz menem” demiş şair siyasi bir kişiyi şehit olarak ifade ettiği şiirinde. Şehitleri ölümsüz saymıştır inancımız. Yani davası uğruna kendini feda edenler oranın özüne karışabilmede. Yoksa kabuk. Olsun, kabuk da içi- özü koruyor. Ağaç yaprağıyla gürler demiş atalar. Peygamberimiz de ümmetimin çokluğuyla iftihar ederim buyurmuş. Öğle değil mi bir çekirdekte ağaç ve ormanlar gizli.
Mademki kâinatın özü insanoğlu, içimizden gelen ve müsbet menfi olarak tanımladığımız bu kadar olayın müsebbibi de biziz. Başka bir gücün üzerine atarak topu taca atmak niye? Bizliğimiz benliğimize yaşam ortamı sağlıyor. Benliğimizle bizliğimizi, bizliğimizle de benliğimizi yaşıyoruz. Bu kadar senaryo yazılıyor ve bir sürü rol dağıtılarak canlı bir film-tiyatro oynanıyor. Ve herkes kendi rolünü en iyi oynamadan mesul. Bu filmi oynatan kim ve amacı ne sorusu ortaya çıktı.
Gök yüzünde savrulup parçalanmadan, güneşin etrafında fırıl fırıl dönen, dönmeden başı dönen insanoğlu Dünyaya bir anlam katarak hayal ve madde dünyasıyla var olmaya çalışarak binlerce dil ve kelime üretip kendini tanıyacak da anlayacak… “Ağaçlar kalem olsa “denizler mürekkep yine tükenmez” yazar kutsal kitabımızda. Bu bağlamda, din ve millet olarak örgütlenip ömrünce yaşayıp geçiyor. Ölümsüz eser bırakanların gölgesinde bizler de var olmaya çalışıyoruz.
Ne gerek var tavuk mu yumurtadan çıktı yumurta mı tavuktan davasını gütmeye. Devamını sağlayıp ürettiklerimizi kültürleyerek çoğaltıp ikram edelim de tavuğu ortaya çıkartan sistem mutlu olsun. Benliğimiz ve kendiliğimiz bir bedende dönen haller değil mi? Kendi kendimizi göremediğimiz tanıyamadığımız için mi binlerce ben ve göz ile birbirimize bakıyoruz?
Kızımın daha 7-8 yaşında iken “baba her anne çocuk olarak dünyaya geldiğine göre ilk anne kim ve ne zaman oldu sorusuyla afallamıştım. İçinde hayat bulduğumuz dünyada güneş babamız ay anamız desem dünyaya düşecek dışarıda arayacak. Çocukluk, analık – babalık bir san, dünyanın dönüşüyle ortaya çıkan bir noktanın döngüsü, özümüz yanan bir nokta desem yaşamadığı için algılayamayacak. Ayrı ayrı kalıplarda olmamız kendimizi yarımızı, parçalarımızı tanıyıp öz olduğumuzun idrakine geldiğimizde soru gündemden düşer dedim de kurtuldum.
Madem böyle bu döğüş dava, itişme- çekişme nedir derseniz o da kendini tanımaya çalışan özün benlik kazanıp ben yiyim ben yöneteyim davası. Her birey, hata bende diyerek hatasını, kusurunu, bilgisini, yöntemini, yarasını tanısın da o davranışı bir daha yapmasın diye olan görüntüler olarak tanımlayıp ancak öze indiğimizde dinginleşip, dinleneceğimizi düşünebiliriz.
Saygılarımla 12.05.2025
