Birlikte Yaşama Sanatı

Farkında olalım veya olmayalım, üzerinde yaşadığımız ve adına dünya dediğimiz yeryüzünde sayısız canlı organizma ile varlığımızı sürdürmekteyiz. İnsan, beden olarak bu varlığın bir parçası olsa da düşünce varlığı olarak bu varlıktan ayrı, kendine özgü bir konuma sahiptir. Birey olarak her birimizin parmak izinin dahi ayrı olması her insanı biricik, özel olduğunu göstermektedir. Kadın ve erkek ayrı cinsler olarak yapımız ile ayrı coğrafi şartlarda var olmamız, din, dil, millet gibi farklı özelliklerimizin gelişmesi bu biricikleri bir arada yaşamasını ve yaşatmasını sağlayan kuralların doğmasına neden olmuştur.

Bu yasalar birlikte yaşamamızı sağlıyor mu derseniz beden olarak yaşam hakkı kapsamında belki beraber yaşıyor denebilir ancak düşünce ve eylem olarak bakıldığında her insanın kendi özel dünyasında; kendisini oluşturan parçaları ile birliğinde ise doğasına ve çevresiyle uyumlu, saygın yaşamaktadır. Bu bağlamda insan kendini tanıdıkça birlikteliğini ve saygınlığını kurduğu anlaşılmaktadır.

Dünyamıza uzaydan bakıldığında ışıl ışıl bir bilye. İçine girildiğinde ise kıyamet kopuyor. Biri birini yiyerek varlığını devam ettiren bir organizma olduğu gözükmekte. İnsan bu organizmanın hem sözcüsü hem de gözcüsüdür. Beklenen her insanın kendi eylemlerinin sözcüsü ve gözcüsü olarak doğası ve çevresiyle uyumlu bir varlık olarak yaşayabilmesi için kendini genel gidişat içerisinde güncel tutmasıdır.

İnsan eylemlerine bakıldığında, korku, sevgi, ortak menfaat gibi duyguların insanları bir arada tutmaya yaradığı ancak bu şartların ortadan kalkması ile dağıldıkları ve her birinin kendi iç dünyasına döndüğü gözlemlenmektedir. Mesela bir konserde herkes yek vücut olarak o eseri dinlerken veya onun melodisi eşliğinde dans ederken ortak düşman-korku karşısında bir araya gelerek o tehlikeyi savuşturup günlük yaşamına dönmekte ve bireysel menfaati için omuz omuza savaştığı kardeşini öldürebilmekte. Öyle anlaşılıyor ki bireysel be bütünsel menfaatler birlikte çalışıyor.ve ortak menfaatlerini görenler daha fedakâr olabiliyorlar. Demek ki hepimizi etkileyen birliğimiz ortak duygu dünyamız imiş ve fedakârlık ve feragata dayanıyormuş. Bu duygularımızı besleyen yaşam formlarından uzaklaşarak korkudan sevgiye, bireysel menfaatten kamusal menfaate yöneldiğimizde birlikte yaşama alanlarımız gelişecektir.

Toplumsal yaşamın temeli aile yapımızdır. Çekirdek aile yapısı geniş aile yapısından koptuğundan bir arada yaşama damarları kopmuş olduğundan sürdürülmesi mümkün gözükmemekte. Batı toplumlarında, iş gücüne eleman temini amacıyla oluşturulan bireysel çalışma ve tüketme düşüncesi sonrası bir bütünün iki yarısı olan kadın ve erkeği saçma bir eşitlik düşüncesiyle birbirinden koparmış ve köpek ile yaşama seviyesine düşürmüştür. Ortak menfaatlerini ise meslek örgütleri sendika gibi sivil toplum örgütleri kanalı ile sağlamışlardır. Günümüzde ülkemizde tüketim ekonomisinin tüketici bireyleri konumuna düşürülmüştür. Ve bu durum hayatın her safhasını kaplamıştır. Devlet baba ve koruyucu, dengeleyici rolünü şirketlerin kar zarar hesabına dönüştürmüş, halkı koruyacak sivil toplum örgütleri eski devlet geleneğinde olduğundan üzerlerine düşen görevi ifa edememektedir. Bu çılgınlık nedeniyle aileler geçim sıkıntısı çekiyor, gençlerimiz evlenemiyor, bin bir ümit ve bedelle kurulan aileler kurulma sürecinden daha kısa bir zamanda yıkılmaktadır. Bu durum geleceğimiz için en büyük tehlike olarak gözükmektedir.

Birlik demek, benliklerin değil de ortak değer yargılarımızın bir arada olduğu duygu ve düşünce dünyamız demektir. Bireyi ben eden de o değer yargılarına verdiği fedakârlık ve feragattır. Bu paraya veya başka bir güce evrildiğinde bir felaket olarak insanı mahveden bir yapıyla karşılaşılmaktadır. Para için kendi hemcinsini ve doğayı katleden güç karşısında ne yapmamız gerektiği sorgulamamız gereken bir gerçektir. İçinde yaşadığımız çağımızın insani değer açısından en büyük tehlikelerden biri bu durumdur.

Eğer anne babalarımız bize para gözü ile baksa, fedakârlık ve feragatte bulunmasalar biz olur muyduk? Vatanı için, ilkeleri için canını feda eden şehitlerimiz olmasa üzerinde yaşayacak vatanımız olur muydu? Öyleyse…! Önce kutsal değer yargılarını temsil eden kişilerin dinin ve devletin yöneticilerinin fedakârlık ve feragatte bulunarak her türlü israf ve fuhşiyattan uzak durarak hak ve adalet ilkesi ile hiçbir ferdi dışlamadan birlikte yaşama yönelik ortak menfaat ve sevginin egemen olduğu bir yaşayışta model olması gerekmektedir. Ancak o zaman her zorluğa dayanarak varoluşun temelini oluşturabiliriz.

Sorumluluk duygusu taşıyan herkesin içinde kendini bulduğu, kendini içinde bulunduğu toplumun devamını sağlamaya adadığı yaşamı sanat haline getirecek temsil yetkisinde olması beklenir. Bu da inancımızı akıl ve bilimle işleyerek geleceğinden emin kişilerden oluşan toplumları doğuracaktır. Zira geniş halk kitleleri ile güvenlik kuvvetlerimiz inançla vazifelerini yerine getirmektedir. Dini ve milli inanç değerlerimize bilerek veya bilmeyerek her türlü saldırı yapılarak milletimiz içerden çökertilmektedir. Eğer bu olmazsa herkes kendi aklı ve yargısınca hareket ederek aynı cemaat içinde üç kişinin dahi bir araya gelemediği bir toplum yapısına evrileceğimiz kaçınılmazdır. Bu durumdan birey olarak kurtuluş ve varoluş gözükmemektedir. Hep birlikte aydınlık yarınlara ancak yaptığımız işi para için değil de en iyi ve en faydalı halde yaparak toplumsal güveni sağladığımızda başarabiliriz. Değer verme ve değer bilme ile var olduğumuzu ve bunun yolunun da sevgi ve saygıdan geçtiğini fark ettiğimizde gerekli enerjinin kendimizde olduğunu göreceğiz.

Hazır İlyas

Hıdırellez Orta Asya, Orta Doğu, Anadolu ve Balkanlar’da; kültür coğrafyamızda farklı dinlere ve halklara mensup insanlarca kutlanan mevsimlik bayramlardandır. Ruz-ı Hızır (Hızır Günü) olarak adlandırılan Hıdırellez, dünyada darda kalanların yardımcısı olduğu düşünülen Hızır ile denizlerin hâkimi olduğuna inanılan İlyas’ın yeryüzünde buluştukları gün olarak düşünülür ve kutlanır.

Eski takvimlerden Rumi takvimde 6 Mayıs, daha eski olan Julian takviminde ise 23 Nisan Hıdırellez günü olup 6 Mayıs’tan başlayıp 7 Kasım’a kadar olan süre Hızır Günleri adıyla yaz mevsimini, 8 Kasım’dan 5 Mayıs’a kadar olan süre ise Kasım Günleri adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır.

Yurdumuzda, 5 Mayıs günü gecesi kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığı anlamına gelmekte 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece Hıdrellez Bayramı olarak kutlanır. Bugün Hıristiyanlarca da baharın ve doğanın uyanmasının ilk günü olarak kabul edilir; bugünü Rum Ortodokslar Aya Yorgi, Katolikler “Aziz George” günü olarak kutlamaktadırlar.

Hızır adının Arapça yeşillik anlamına gelmesi ve Hızır’ın geçtiği yerlerin yeşillendiği inancı baharın ve arkasından gelen bereketin anlatılmak istendiği anlaşılmaktadır. Bu bağlamda hızırı güneşle birlikte bitkilerin fotosentez yapmaya başlaması ve üremesi olarak düşünülebilir.

Burada Hızırellez inancının düşünce-inanç dünyamıza yansıması üzerinde yapıcı, yaratıcı, eğitici ve öğretici yönleriyle ele alınacaktır.

Hızır abıhayatı (bengi su) içerek ölümsüzlüğe ulaşan kişi olarak bilinir. Özellikle de baharda insanlar arasında dolanarak bolluk ve sağlık dağıtan ayrıca darda kalıp başı sıkışanlara yardım eden bir ermiş (veli) veya peygamber olduğuna inanılır. Bu nedenle bugün insanlar dilek ve niyetlerini bir kâğıda çizerek veya yazarak kırmızı iplikle gül dalına asmak ve akan suya atmakla o dileklerinin kabul olacağına inanarak bugüne özel önem verirler.

Gaziantep’te Kavaklık Parkı’nda her kesimden insanlar aile ve akrabalar olarak bir araya gelerek bugünü yiyip içip eğlenerek kutlarlar. Niyet etmek-tasarlamak, onu sevgi ile istemek ve akışa bırakarak taleplerimize erişeceğimizi anlatan bu inancın ritüelinin doğaya-yaratılışa uygun eylemler ile hayat bulacağı düşünülmektedir.

Halkın, Hızır hakkında kanaat ve inanışı onun ölümsüz olduğu ve baharda tabiatın uyanmasını sağladığı yönündedir. Halk arasında Hızır’ın sahip olduğuna inanılan vasıflar darda kalan insanlara şifa, sağlık, uğur getirdiğine inanılır. Halk arasında gurbete çıkana “Boz atlı hızır yoldaşın olsun” diye dua ederler ve dar zamanlarda işleri görüldüğünde “Hızır gibi yetişmek” deyimini kullanırlar. İslamiyet öncesi dönemde, “Gök- Ak Sakallı Kocalar” gibi medet umulan, yardım istenen, yol gösteren, barış, mutluluk, sağlık, refah getirdiğine inanılan bir kurtarıcı güce sahip kişiler olarak inanılır.

Kur’an-ı Kerim’de Kehf sûresinin 59-82. âyetleri arasında geçen kıssada, Allah tarafından kendisine derin bir hikmet bilgisi öğretilen bir kişi (Hızır), Musa peygamberle bir yolculuğa çıkar. Bu kişi, yolculuk boyunca Musa’nın sabrını zorlayan ve zahiren yanlış görünen işler yapar; bindikleri bir gemiyi deler, bir çocuğu öldürür ve bir duvarı tamir eder. Ancak her bir fiil, derin bir ilahî hikmete dayanmaktadır ve sonunda Hızır, bu olayların arkasındaki sebepleri Musa’ya açıklar, ona sabrın ve bilginin sınırlarını öğretir.

Tasavvufta Hızır; irşat ve ilm-i ledün kavramlarının sembolüdür. Hızır “mürşit”, Musa ise “mürit” olarak anlamlandırılır.

Ēl, Kenan ve bütün eski Levant bölgesinde insanlığın ve tüm yaratıkların babası olan yüce tanrının adıdır. El ilah, tanrı anlamında Arapça’ya geçen ve İslam inancında “Allah” olarak özel ad alan aynı güç ve kudrette tanrı olarak inanıldığı anlaşılmaktadır. İbranilerde İlyas “rab-tanrım anlamına gelirken Yahudilikte ve İslamiyet’te ayrı peygamberler olarak bilinir. Hristiyanlıkta Hz. İsa’nın İlya’nın kendisi olduğuna inanılır.

Hızır-İlyas inancı, Türk halk kültüründe de derin köklere sahip mistik bir gelenek olarak nesilden nesile aktarılmaktadır. Bu inanç, sadece dinî bir öğreti olmanın ötesinde, halkın kültürel, sosyal ve toplumsal yapısının şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Hatayi mahlası ile bilinen Şah İsmail bir deyişinde “Muhammedi hazır bil ki, Can Hakka nazır bil ki, Her gördüğün hızır bil ki, Aliye Selman olasın” der. İnsanların Hızır’ı görme arzusuna karşılık yardıma muhtaç kişi kılığında gelen kişinin ‘Hızır’ olduğu ifadesi kişilerin hazırdaki birlik ve yardımlaşma duygusunun gelişmesini, Tanrının rahmetinin ve bağışlayıcılığının yardımlaşmada ve paylaşımda olduğu düşüncesini yansıtmaktadır.

Türkiye Cumhuriyetin başlangıç yıllarında önemli görevler üstlenmiş, devlet kademlerinde önemli yerlere getirilmiş Mehmed Ali Aynî Bey, Muhyiddin İbn Arabi’yi kast ederek kaleme aldığı “Şeyh-i Ekber’i Niçin Sevelim?” başlıklı eserini takdim ederken şu satırlara yer vermektedir: “Bu kitabı büyük bir zevkle yazıyorum. Zira din-i mübinimizin alemdar-ı hazırı Mustafa Kemal Paşa hazretlerine ithaf edeceğim…” der. Ona göre Atatürk, İslam dinini tarihsel küllerinden arındırarak apaçık ortaya koyan bayraktar olarak önümüzde durmaktadır. Milletçe verilen kurtuluş savaşı sonrası kurduğu ve koyduğu ilkelerle birlik beraberlik içinde aydınlık yarınlarımızı devam ettirmeye çalıştığımız bu günlerde bu idare altında yaşayanlar olarak Hızır’ın içimizde hazır olduğunu, yönümüzü birliğe ve yaşama döndüğümüzde, kendimizi varlığa adadığımızda, sağ duyumuzu dinleyerek üzerimize düşen vazifeyi yaptığımızda, fedakârlık ve feragatta bulunduğumuzda içimizdeki yaratıcı ve yaşatıcı güç olan Hazır’ın bize huzur vereceğini ve biri birimizin huzurunda güven içinde olduğumuzun bilincine getireceği anlaşılmaktadır.

Hızıra, hazıra, huzura erme dileklerimle Hıdırellez günümüz kutlu olsun.



05.05.2025 Gaziantep

Kültür Varlıklarımız ve Önemi

imizde bulunan tarihi, doğal ve arkeolojik alanlar; dünyamızın geçirdiği evreleri ve yaşanan tarihi olayları hatırlatan ve içlerinde barındırdıkları nesnelerle geçmişe tanıklık eden, böylelikle köklü, kadim bir geçmişten geleceğimize ışık tutan kültür varlıklarını içinde barındıran insanlığın genetik kodları gibidir.

Kültür varlıkları, günümüz insanının kendi kökleri ile bağ kurarak, yaşamın bu günkü temsilcisi olarak geçmişten ibret alıp, geleceğine yön vereceği olaylar ve kanıtları olarak görülmektedir. Kullandığımız kelimelerden bedensel hareket ve düşünsel tepkilerimizin hepsinin altında kadavraya dönüşmüş, müzelik olmuş bu değerler bulunmaktadır. Bu göz ile baktığımızda, söz gelimi müze vitrinindeki üzerinde bir resim olan kap parçası bize dönemin inancını, sanatını, edebiyatını, teknolojisini, insan ilişkisini anlatacaktır. Kültür; Bakanın ve bakılanın birliğinde yeniden doğan canlı bir organizmadır. Onunla hayatımızı istediğimiz gibi dönüştürebiliriz.

Kültür; dil, din, örf ve adetler, eğitim, ekonomi, teknoloji, sosyal davranışlardır. Kültür varlıkları dediğimiz maddi ve manevi değerler yaşayan ve yaşatan insanlarca üretilen bir değerdir. Her insan, tarihin belli bir döneminde belli bir yerde belirli bir kültürün içine doğar ve onun tarafından biçimlenir. Her toplumun farklı kültürel kimliği olmakla birlikte onu farklı kılanın zaman ve mekân boyutu olduğunu kendi kültürümüzü anladığımızda anlayacağız. Bir zorunluluk olmamakla birlikte, toplumsal varlık olan insanın doğa varlığı olan yönüyle birleşerek eylemleriyle kendinden doğmasıdır.

Kültür “kült” kavramından türemiştir ve kült “tapım” anlamına gelir. Tapım, adanmış yaşamdır. İnsan, kendisini yaşamaya değer bulduğu şeylere adar. Bu nedenle, kültür bir yandan maddî yaşam koşullarına diğer yandan da adanılmış manevi değerlere bağlı olarak gelişip şekillenir.

Taşınmaz ve taşınır kültür varlıkları olarak tanımlanan varlıklar kültürün kendi olmayıp da bunlar soyut bir kavram olan kültürü gösteren varlıklardır. Bu kültürü ve kültür varlıklarının tamamı insan ürünü olduğu, asıl korunması gerekenin insan ve insanlık olduğu göz ardı edilmemelidir.

Yurdumuzda bulunan kültür varlıkları, üzerinde bilimsel araştırma yapılarak bölgenin tarihi ve kültürel alt yapısını tespit etmek, üzerlerinde yapılacak kazı araştırma vb çalışmalarla tanıyıp tanıtmak. Böylece bölgenin tarihi ve kültürel kimliğini ortaya çıkartmak, günümüzde kullandığımız kelimelerin ve eşyaların geçmiş ile bağlantılarını ortaya çıkartarak tarihsel süreçteki değişim ve gelişimini tespit edip günümüz insanına sunmak. Böylelikle geçmişini ve kendini tanımasına katkı sağlamak amacıyla tescil edilerek koruma altına alınmaktadır.

2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ve bu bağlamda çıkartılan yönetmelik ve yönergeler Kapsamında kültür ve Turizm Bakanlığı koordinasyonunda, yetkili uzmanlar ve kurumlar marifeti ile bu çalışmalar yürütülmektedir. Bu kurumlar: İl Kültür ve turizm Müdürlüğü, İl Müze Müdürlüğü, İl Kültür Varlıklarını Koruma kurulu Müdürlüğü, Anıtlar ve Röleve Müdürlüğü ile İl Restorasyon ve Konservasyon Müdürlükleridir.

Bu kültür varlıklarından taşınmaz olanlar kentin tarihi dokusunu oluşturan kale, cami, han, hamam, türbe, mescit, kastel, köprü, konak vb evler olup yaşadığımız şehirde her gün önünden geçtiğimiz veya içinde zaman geçirdiğimiz yapılar ile müzelerde özel koruma altına alınmış ve sergilenen heykel, mezar taşı, mozaik, yazıtlı taşlar, çeşitli kaplar, cam ve metal eşyalar… eski insanların yaşarken, inancı, dünya görüşü ve dönem teknolojisi ile ürettiği eşyalardır. Yukarıda sayılan kurumların tamamı bu eserlerin sergilenmesinden, bakımından, onarımından ve yaşatılmasından sorumludur.

İlimizde, satın alma, müsadere ve kazılar yolu ile gelen on binlerce kültür varlığı müze sergi ve depolarında bulunmaktadır. Bu eserler kimimiz için değersiz nesneler iken kimimiz için emsalsiz değerdedir.

İlimizde tescili yapılmış 1200 civarında yapı ve eski yerleşim yerlerinden olan arkeolojik kalıntı bulunmaktadır. Uzmanlar yaptıkları arazi incelemeleri ile yeni tespit ettikleri yerlerin tesciline yönelik çalışma yapmaktalar ve koruma bölge kurullarınca yapılan tesciller resmi gazetede yayınlanarak sicile işlenmektedir. Bu sicil insanlığın ortak mirası olduğundan uluslararası sözleşmelerle bağlantılıdır.

Burada eski yerleşim yerlerinin adı ve işlevi ile ilgili kısa bilgi verilecektir. Sürecek

Hor Görme

Beni hor görme kardeşim. Sen altınsın ben tunç muyum? Aynı vardan var olmuşuz. Sen gümüşsün ben sac mıyım?

Sözlükler hor kelimesinin Farsça “yiyen-tüketen” anlamında olduğunu söyler. Köftehor, çiğnenmiş yiyen, horanta: yiyip içenler, hurda: yenmiş kullanılmış. Dilimizde daha çok hakir aşağılık görme anlamında kullanılır.

Yemek, tüketmek…. Yediği ile öğünmek, ortaya bir zembil pislik çıkartmak… Manasız bakarsan hayattaki döngü bu. Bir manası olmalı denirse o manayı kendimizin vermeden başka çare yok. Herkes kendi mana denizinde hayat bulur.

Elinde kazma kürek olanın gözünü altın bilezik, gümüş kemer, pırlanta yüzük kaşı kamaştırmada. Altın yüzüğü pırlanta yüzükle değiştirme gayretinde, elmas pırlantalı hepsinden ayrı bir dünyada varlığını devam ettirme gayretinde. Bu zincirin halkasından birisini çıkartsak hayat başka bir şeye evrilir. Bu döngüyü balanslı sürdürmek insan olarak sorumluluğumuz. Demirin tuncun yaptığını altın pırlanta yapamaz. Ancak işleyen demirin ışıltısı alın teri ile birleşince medeniyet ışığı olarak parlar.

Bir de bireysel dünyalarımız var. Kuruluşunda bin bir ümit ve bedel vererek ömür boyu bir arada yaşamak üzere kandırıp sözleştiğimiz, üç beş ay sonra da evde yiyici olarak gördüğümüz kadınlarımız… Veya muhtaç ettiğimiz ve yaşayabilmesi için para vererek elde ettiğimiz kadınlarımız… Buna kadın olarak da bakarız hayallerimizle süsleyerek kurduğumuz hayatımız ve gerçekler karşısındaki tutumumuz… Elde ettikten sonra karşılaştığımız duygular yaptığımız fiilin faturası. Bizi bize gösteren aynalar olarak karşımıza çıkıp yüzümüze çarpıyor. Biz ise yüzümüzün karasını silmiyor aynayı kırıyoruz. Sonra da bin bir pişmanlıkla derbeder, kendi pisliğinde boğulup giden hayatlarımız…

Erkek olarak düşünsek bir kadının evde yaptığı işleri asgari ücret üzerinden hesaplasak; çocuk bakıcısı, ev temizleyicisi, aşçı, ütücü… en az dört maaş vermemiz gerek. Halbuki o bir tebessüm ile iki tatlı söz karşılığında soframıza neşe, evimize bereket katıyor. Biz neler yapıyoruz erkekler olarak birbirimizi aldatmak, hayatı çekilmez kılmak için birbirimizi yemekten başka ne yapıyoruz Allah aşkına hiç düşündük mü?

Dede Korkut Hikayelerinden Dirse Han Oğlu Boğaç Han’da geçer “Bayındır Han, günlerden bir gün yine toy vermiş. Hanlık otağını AK Meydan’a diktirmiş. Önüne ala savanlardan gölgelikler çektirmiş. İçini ipek halılarla döşetmiş. Bir yere ak otağ, bir yere kızıl otağ, bir yere kara otağ kurdurmuş. Ak otağ ile kızıl otağın içini dışını bir güzel donattırmış. Her tarafını pırıl pırıl ettirmiş. Kara otağın içine dışına ise bir süpürge bile vurdurmamış. Her yeri çer çöp, toz toprak içinde bıraktırmış. İş güç bitince de hizmetkârlarına emir vermiş: “Oğlu olanı ak otağa, kızı olanı kızıl otağa buyur edin. Döşeklerini kalın atın. Yemeklerini yağlı yerinden çıkarın. Beylerimi ağırlıklarınca ağırlayın. Oğlu kızı olmayanı ise getirip kara otağa indirin. Altına kara keçe serin. Önüne kara koyun yahnisinden koyun. Yerse yesin. Yemezse kalksın gitsin. Oğlu kızı olmayanı Allah hor görmüştür, biz de hor görürüz!” demiş… Hikâye uzar gider. Ama ne anlatır?

Döneminde boylar halinde yaşayan Türklerde boyun devamının erkek evlat tarafından sürdürüldüğü, ancak bu erkeklerin birbiriyle mücadelesinden boyun büyük zarar gördüğü, boy anasının kırk ince belli kız ile doğadan topladığı kanını kattığı sevgi çiçeklerini sütüne kararak yaralı oğluna merhem olduğu yazar. Bayındır Han’ın hanlık otağı meydanda olduğu müddetçe doğa ananın çiçekleri olan çocuklarımızın birbirini öldüreceği ancak sevgi ile açan kızlarımızın bu kıyıma son vereceği anlaşılmıyor mu hikâyeden?

Başka Dede Korkut Hikayelerinden Bamsı Beyrek’in esir düşmesi ile Banu Çiçek’in onu kurtarması konu edinilerek, erkekliğin cinsiyet işi olmayıp yürek işi olduğu vurgulanır. Deli Dumrul’da ise ona can veren eşi…

Biz erkekler olarak yediğimiz içtiğimiz, oturduğumuz muhit, kullandığımız araba ve kıyafetle egomuzu şişirip karşımızdakini hor görerek tatmin olduk diyelim. Bunun hangisini biz yaptık? Hepsinin altında insanlık tarihine mal olmuş bin bir emek. Haydi biz yaptık diyelim. Ya bizi yaratanı? Karnında büyütüp ölünceye dek ardımızdan gıpta ile bakıp sevinç göz yaşı döken analarımız… Hepsi ana kimliğindeki yarımız, yarınımız kadın değil mi; onu nasıl hor görürüz? Onu hor gören hangi düşünce? Sevdiğimiz kadın birinin kızı, birinin bacısı, birinin sevgilisi olan kadını? O biri ya sensin ya ben. Neden hor görürüz birbirimizi? Hiç bu duygunun kaynağının ne olduğu ile yüzleşebildik mi? Kendi ürettiği ile yüzleşmeden, kendi yediğini yemeden bu horluğun gitmeyeceğini düşünüyorum.

Siz kendinizi değiştirmezseniz Allah sizi toplu olarak değiştirmez der kutsal kitabımız. Yani kurtarıcı biziz. Sığınağımız sabır kalesinde sevgi silahımızla göğüslemek gelen her şeyi. Yeter ki günahımızın farkına varalım. O gücü içimizde hazır bulacağız.

Saygılarımla, 25.04.2025

İnsan, Çevre ve Kültür

İnsan, içinde doğduğu coğrafyada ve kültürde, kendilik bilinci oluşmadan doğal yaşayan bir canlıdır. Bu canlı içinde bulunduğu ortamın üreticisi ve tüketicisidir. Dolayısıyla hayvansal bir yaşamın içindedir. Ancak başka bir kültüre veya coğrafyaya geçtiğinde aslına bir hasretle kendilik bilinci oluşmaya başlar.

1970’li yıllara kadar kırsalda yaşayan biri olarak hatırlıyorum da; doğayı işleyip üreten ve tüketen biri olarak hiçbir atığımız olmadan yaşıyorduk. Şehirden aldığımız sabun, gazyağı ve bayramdan bayrama iki metre bez. Onu da ürettiğimiz tarım ürünü veya hayvansal ürünün kazancıyla alırdık. Ne banka borcu ne de bir masraf. Zahiremiz veya hayvan yemimiz olan saman biterse komşudan ödünç alır harman zamanı geri veririz. Tarla vb geçimliğimiz yok ise de komşunun işine giderek ödeşirdik. Ne onun işçisi ne de o bizim işverenimiz olurdu. Bireysel bir yaşantıdan haberimiz yok idi. Herkes akraba veya köylü olarak bütünlük içinde yaşardık. Evlerimizin çöplüğünde hayvansal atıklardan başka bir şey olmazdı onu da seneyi devriyesinde tarlaya-bahçeye çekerek geri dönüşüme katardık. Büyükbaş hayvan atıklarını da güneşte kurutarak yakıt olarak kullanırdık. Çevreye aykırı tek varlık yıkılan evlerin kalıntıları olurdu.

1970 li yıllarda şehre geldiğimde de şehrin çöplüğünde patates ve soğan kabuğu ile soba külünden başka bir atık görmedim. Şehirdeki hayata kırsalın bir üstü olarak uyum sağlamaya çalıştık, okula gittik, ama şehirli kafası başka çalışıyor, onun konuşması, hareketleri, tavrı bizimki gibi değil. Bizimle arkadaş da olmuyorlar. Sahi şehre ne katkımız olmuştu ki onda bir hakkımız olsun?

Babamın şehirde 1968 yılında belediyede şoför olarak işe başlamasıyla şehre gelmiştik. 1. ve 2. Dünya Savaşı sonrası şehre yerleşen akrabalarımız dokumacı, yapıcı, inşaat işçisi, seyyar satıcı vb. iş sahibi olmuşlardı ama kırsal kültürlerini aşamadıkları için şehir kültürüne katkıları olmadığından biz de şehir kültürünün ne demek olduğunu dahi bilmiyorduk. Garip, tedirgin yaşayageldik.

Sahi nedir şehir kültürü? Kitap okumak, tiyatroya sinemaya gitmek, lokantadan yemek, kadın erkek bir arada sosyal ortamlarda mı olmak? İstenilen sanayi ve teknoloji ürününü alabilmek mi? Bana öyle geliyor ki mesele köyde veya şehirde büyümek değil de farklılıklarla farkındalığımızın artması ile kendimizi tanıyıp diğer insanlar ve çevremizle etkileşimli uyumlu üretken yaşamakla insanın kendilik bilinci gelişir.

Wikipedia mekân ve uzay boyutuyla kent bünyesinde yaşayan insanlarca, ortak bir paydaya istinaden üretilen maddi veya manevi değerlerin oluşum süreci olarak tanımlamakta. Yani farklı üreticilerin birbirinin hak ve menfaatlerinin yasalara bağlandığı, birlikte üretim ortamında oluşan yaşam biçimine (kültüre) uyum sağlamak zorunluluğu. Çetin Altan şehirli olmak için dört kuşak üniversite eğitimi alarak yaşan kişilerin çocuklarının ancak şehirli olabileceklerini söylemişti

Günümüzde nüfusu 2 milyonu aşan mega bir şehirde yaşıyoruz. İkinci Dünya Savaşındaki kent nüfusunu esas alırsak Kentin yerlilerinden nüfusa oranı yüzde 1 gibi. Nüfusu oluşturanlar farklı kültür ve coğrafyalardan iş gücü vb için gelip yerleşenler ve Cumhuriyetin değerlerini okuma yazma ve sağlıklı yaşam ortamı olarak içselleştiren ortak tarih ve amaç birliğini tercih etmiş kişiler. Din olarak da İslamın etkisindeler. Gelir dağılımı olarak da yoğunluk asgari ücret seviyesi. Ortak bir kent kültürünün oluşması ve bu kültürün ortalaması ne olabilir?

Ortak kültür olmadığı için elinde maddi veya manevi gücü olanın karşısındakini görmediği, kimsenin kimseye saygısının olmadığı, herkesin önce ben dediği, tarlasını satarak aldığı aracını trafikte istediği gibi süren, dörtlüyü yaktım kurala uydum diye aracını yol ortasına bırakarak alışverişe giden, sokaklara sigara izmariti, peçete, pet şişe plastik ambalaj evsel atık… her türlü çöpünü dışarı atan, tarlada yürüyormuşçasına sokaklarda yürüyen, müziğin sesini açarak çevrede dolaşan…. Hangisini söylesem diğeri eksik kalıyor…Modernin değil de modernde değil de modernizmde birleşen çokluğun içinde yaşıyoruz. Bedenimiz burada düşüncemiz avımızda, tarlamızda.

Sahi nedir kültür ki herkesi uyum içinde yaşatsın? Tüketim endüstrisinin tüketicileri olarak kültüre bir katkımız var mı? Eskiden bayramlarda geleneksel kıyafetler giyilerek halk oyunu oynamayı kültür olarak görürdük.

Kültürü çevreyi ve insanı dönüştürerek üretilen maddi ve manevi değerlerle sahip, uyum içinde yaşayan insanlardan oluşan çevrede insana yarayan eşyalar içinde yaşamak olarak tanımlayabiliriz. Birey olarak neyi üretip de dönüştürdük… Hepsini hazır bulduk, dilimizi, dinimizi, yaşam aparatlarımızı… Kimimiz başkasının yazdığı kitapları okuyarak farklı olacağımızı sandık ama eylemimiz ile söylemimizle toplumdan dışlanır olduk

Filozof Hegel, “İnsanın bedensel ve toplumsal bir bilinç varlığı olduğuna dair öz farkındalığın kendilik bilinci olduğunu söyler. Yukarıda tanımladıklarımız mıyız hakikaten öz varlık olarak. Duygularından ve doğadan kopuk, çevreye ve diğer insanlara duyarsız, hâkim olan endüstriyel ve teknolojik liberal tüketim ekonomisine kol gücünden başka bir katkısı olmayanlar olarak hiç kendimizi bulup onunla yüzleştik mi? Kimi tutup sorsam Müslümanım der. Halbuki günde 5 kere haftada da bir gün kendimizle yüzleşmemiz istenmekte özgür bireyler olarak. İşimizin ve isteklerimizin kölesi olup kendimiz olarak, bilinçli olarak kimiz neyiz niçiniz hiç sorduk mu? Halife Ömer bir yönetici olarak kendine sorarmış “bugün Allah için ne yaptın” Allah için bir şey yapabilme gücü ve kudretinde değiliz de bugün kendimiz için ne yaptık? Sevdiklerimiz için, çevremiz için ne yaptık? Aynı kapıdan girip çıktığımız komşumuza günaydın – iyi akşamlar diye bir selam mı verdik? Gördüğümüz çevreye aykırı bir atığı çöpe mi attık? Soluduğumuz havayı içimize çekerek mutlu mu olduk? Annelerimiz, kız kardeşlerimiz, kızlarımız, sevgililerimiz parçası veya parçamız yarınımız-yarimiz olan, aynı varlığın yarattığı kadınlarımız bizi görünce neden böyle davranıyorlar diye hiç düşündük mü? Toplu taşıma aracında veya trafikte birine yer mi verdik? Hangi özveride bulunduk ki karşılığında huzur mutluluk hissetmedik?

İçinde yaşadığımız çağ, otomasyon ve robot çağına evrilerek insanı ortadan kaldırarak insanlığı yok etme aşamasına geçmiştir. İnsan olarak varlığımızı koruyup var olmaya çalışmak zorundayız. Kendi bireysel geçimimizi dahi sağlayamayan asgari ücreti almak için dahi torpil arar olduğumuzun farkında mıyız? Yaşam şeklimizi değiştirerek yaşadığımız çevrede birlik ve uyum içinde birbirimize sahip çıkarak maksimum üretim minimum tüketim mantığıyla yaşamaktan başka çaremiz olmadığını düşünüyorum. Tüketiciler olarak kendilik bilincimizin ve birliğin gücü karşısında kimse dayanamaz.

Saygılarımla 19.04.2025

İz Bırakanlar ve İzleri

İçinde yaşadığımız güneş sistemi içindeki olaylar konumuzun kapsamı olsun. Dışına da çıka biliriz. Ama bunun algısı akıl çapımız ve ifadesince olacaktır. Normal, rutin döngüde hiçbir iz bırakılmıyor. Yazın kuraklığını kış tolere ediyor. Ama bir kuyruklu yıldız veya meteor düşüşü iz bırakıyor. Bırakılan izi kaydetmek ve onu yaşantımızla birleştirerek etkisini gözlemlemek bize düşüyor. Doğa tarihi ve jeoloji ile uğraşanlar bu olayların dünyadaki yaşamı değiştirici ve dönüştürücü gücü olduğunu söylüyorlar. İnsanlık tarihi ile uğraşanlar da insanın değişim ve dönüşümüne etki eden olaylar üzerine mitoloji, masal, destan ve hikayelerle dile getirildiğini ifade ederler. Tüm dinlerce kabul edilen Nuh Tufanı mesela. Veyahut siyasi tarihte Troya Savaşı… Bunlar çok geride kaldı ise 1. ve 2. Dünya savaşı…

Yüzyıl içinde gerçekleşen bu olaylara şahitlik edenlerin torunları olarak bizler üzerinde hangi iz bıraktı? Mesela ben ninemi çektiği acı ve korkuyu bilmeden bana yaptığı dürümün içine yağı az sürdüğü için cimri-nekes olarak yargılardım. Savaş gerçek, bıraktığı iz yokluk ve kıtlık. Yansıması? Uygulayan kişiye anlamadan vurulan olumsuz yafta. Ne yaptım? Kıtlığı ortadan kaldırmak için daha çok çalışıp üretip yeteri kadar mı yağ sürdüm ekmeğime? İmkanlar çerçevesinde evet. Ama bu yağı aldığım inekten, ineğin yayıldığı meradan bihaber. Sadece yağıma odaklanarak. Öteki? makine kullanarak daha çok üretimi tercih etti. Bir de bakmışım markette daha kaliteli ve ucuz yağ paketin içinde beni bekliyor. Üç beş kâğıt parçası karşılığı veriyorlar. Aldık yedik. Sonra da o fabrikanın çalışıcısı, çalıştırıcısı yaşamımızın mahkumu olduk.

Ninem, doğada yaşıyordu, ineğine ve yağına sahip çıkıyordu çünkü üstünde yaşadığı topraklar ona babasından kalmıştı. Ben ise emeğimin ürününü yiyordum ineksiz ve topraksız. Nihayet tereyağı soframızda görünmez oldu. Margarin yağa devam. Çocuğum benden tereyağı istemiyor. Ama margarin yağını alabilmek için çalışacak iş istiyor. Ev kira, gelir yok. İş? Bulursan asgari ücret. İster vasıflı ol ister vasıfsız. Evlenip yuva kurmanın hayali kurula biliniyor.

Modern çağda yaşadığımız için elektrik, su ve yakıt; iletişim ve ulaşım, genel sağlık sigortası… asgari ücret giderleri karşılamıyor. Babadan dededen kalan bir mülk var ise onun satımından düşen üç beş lira, belediye yardımı, ramazan ve bayram yardımı derken borç harç, sinir stres bir yaşam…

Savaşları çıkartan ülkelere yansıması? Daha büyük savaşlara hazırlıklı olmak için endüstriyel üretimin artması; üretilen malların pazar alanlarının artırılması, savaşlarla büyüyen silah sanayi ve bu yaşamın yan etkisinin büyüttüğü ilaç endüstrisi… Alıştırılan modernist yaşam tarzı ile genç nesillerinin ele geçirilmesi, sisteme hizmet etmeleri karşılığı verilen modern, düzenli şehirlerde yaşam izni. O da sadece pazar günü ve doğal çevre var ise.

Ülkemize yansıması? Benzer bir yaşam. Tek farkı borca yaşam. Borcu verenin bir hesabı vardır elbet. Kaynağa yakın olanlar makamımız ve gelir seviyemiz yüksek diye kendilerini farklı ve mutlu hissedebilirler. Oysa asgari ücretli çalışanla farkı sadece çalıştığı konum ve maaşındaki bir iki sıfır fazlalığı. Yani insanın olmadığı, sistemin var sayıldığı, akıllarının geçimleri ve istekleri karşılığı kendi aleyhine olduğunu dahi bilmeden sisteme teslim edilmesi. Halbuki artık doğal veya doğaya uygun işleyen bir sistem yok. Bilakis doğaya düşman bir sistem olduğu yapılan uygulamalardan ve kirlilikten anlaşılmaktadır. Doğadan, insandan kopuk, geçimi karşılığı, duygusuz, sevgisiz uşaklık… Bana öyle geliyor ki böyle olmaktansa insan elinin değmediği dağda hayvan olmak bundan çok onurlu ve huzurlu.

Bırakılan izler böyle okunuyor. İz bırakmadan, bırakılan izin etkisinde kalmadan yaşamak mümkün mü? İstanbul’da bir hoca efendi besmelenin fazileti hakkında vaaz ederken sıdk ile besmele çeken suyun üzerinde dahi yürür demiş. Bir fakir de söylenen söze inanmış ve kayıkçıya verecek parası olmadığından çektiği besmele ile Eminönü’nden Üsküdar’a yürüyerek geçmiş. Bir gün sonra hocaya öğrettiğine teşekkür babında evine davet etmiş. Eminönü’nde denize girmiş ve suyun üzerinde yürürken buyur hoca demiş. Hoca efendi: O ilim bende var ama teslimiyeti, uygulaması bende yok deyip teşekkür etmiş.

İçinde yaşadığımız dünyada tarihin akışına yön veren para ve iş. Patronlar, siyasetçiler ve işçiler bunun piyonları. Meydanda ne insan var ne de insanlık. Bu izden gidilerek insan nasıl var olabilir? Bismillah ile başlayarak. Tanrı adına, varlık adına varlığı ve işleyişi saygı ile selamlayarak. Sonra elindeki işi en güzel şekilde yaparak insan kazanarak. Kazandığı insanı toplumsal ve kültürel kabuklarından soyunup gerçek varlığının doğanın canlısı olduğu, gerçek anası doğa ve babası da algıladığı ve eylemediği kendi olduğu bilinciyle kendine ve doğasına aykırı davranışlar içinde olmadan, barış içinde yaşamın yolunu açarak.

Geleceğimizi kuran ve aydınlatan asıl izin içimizden geleceği, gözlerimizde ve yüzümüzde ışık, dudağımızdaki tebessüm ile ortaya çıkacağı ve etkisinin tebessümlerin kahkahalara döndüğü ve sevincin ve neşenin hayat bulduğu bir dünyanın var olacağını deneyimleyeceğiz.

Saygılarımla 24.04.2025 Gaziantep

Alleben mi Ala Belen mi?

Ad verme, adlandırma, ad verilen yerin özelliklerine göre konmalı ki her gören coğrafyadaki özellikleri gördüğünde aynı düşünce kendinde canlansın. Aksi takdirde anlamsız, konan ad uyumsuz olur. Örnek vermek gerekirse yeşil ormanlık bir dağa Keldağ veya Bozdağ diyemezsiniz. Veya bir yazıya-ovaya, sarp belen, tepe veya vadi diyemezsiniz. Bu bağlamda Gaziantep ilimizin merkezinden akan “Alleben” deresinin adının kaynağını gözden geçirmemiz gerekir.

Konan her ada Arapça köken arama hastalığı nereden geliyor biliniyor ama bilmiyorum diyelim. Bunlardan, Alleben adına köken arayanın birinin rivayetine göre Hazreti Ömer’in ordusu Ayıntap topraklarına geldiğinde, kayalardan kayalara beyaz köpükler saçarak sıçrayan bir suyla karşılaşırlar. Bu su Alleben’dir. Ona “süt gibi” anlamına gelen “Aynülleben” denmiş. O da halkın dilinde Alleben olmuş.

Raviye: (hikaye edene) Alleben Deresinin bulunduğu coğrafyada hangi kayadan beyaz köpükler saçarak akan suya rastladı da bu adı verdi demezler mi?

Başka bir ravi de burada bir bend vardı adı da Ali Bendi idi. Söylene söylene Alleben oldu der. Hangisi gerçek? Ali diye bir adam kendi ömrü hayatında dere üzerine bir bend kurdu ve bu bend sel sularına dayanarak adı kaldı ve bu ad yerelden ulusala yayıldı?

Hikâye hem hayale hem gerçeğe götürür. Bu ikili işlevi, onu insan düşüncesi ve toplum düzeni açısından vazgeçilmez kılar. İyi bir hikâye, kurgu dahi olsa, hakikate dair bir şey söyler. Toplumsal düzeni, bireysel psikolojiyi, tarihsel olayları veya ahlaki değerleri anlamak için hikâye bir araçtır. Hikâyeler aracılığıyla toplumsal normlar pekiştirilir, Alleben adı ile anlatıların da bu amaçla rivayet edildiği anlaşılmaktadır. Ama ulaşılabilir olmayan, gerçeğe dayanmayan hikayenin de bir etki yaratamayacağı düşünülmektedir.

Alleben Deresinin kaynağı Sof Dağının güneydoğu etekleridir. O bölgenin toprak yapısını incelediğinizde 1 km’lik bir alanda, beyaz, sarı, kırmızı, boz toprağa rastlarsınız ve alan çok yarıklı dik yamaçların bulunduğu yerdir. Bu etekler Gaziantep Platosu olarak da anılır. Çok renkli bu tür yerlere karışık renkli anlamında “ala belen” adı verilir. Belen, dağ geçidi, dağı insan bedeni ile benzeştirdiğimizde, dağın başı, beli, ayağı, kolu gibi adlar verildiği anlaşılmaktadır. Antalya ve Hatay illerimizde Belen adlı iki ilçemiz yer almaktadır. Şahinbey ilçe sınırları içindeki Belenköy Mahallesinde Alleben ile aynı özellikte Alabelen  Mevkii yer almaktadır.  Bunun yanında yine “Belen” adı ile Şehitkamil Karasakal, Yavuzeli Büyükkarakuyu’da yerler bulunmaktadır. Yani coğrafyaya yer adı verenler üzerinde yaşayanlardır.

Yöresel olarak Alleben Deresi olarak andığımız suyun adı Sacır Suyudur. Birçok akarsuyun birleştiği yere “Sacır” derler (Türkçe Derleme Sözlüğü) Yani saçıntı suların birleştiği yer ve bu suyun oluşturduğu dere veya çay.

Memluk Döneminde yer altına açılan kanallarla şehre getirilen suyun başlangıç yeri bugünkü Alleben Göleti’nin yaklaşık 1 km batısındaki Sacır Başı olarak tanımlı yerdir. Bu bölgede Pancarlı Pınarı, Bayram Pınarı, Kuyucak Pınarı gibi pınarlar bulunmaktadır ve bu adların tamamı da Türkçedir.

Bu pınarlardan ve yaklaşık 2 m derinliğindeki tarım toprağının altından sızan sular döneminde bir kanala bağlanarak içme ve kullanma suyu olarak şehrimize getirilmiştir. Bu sisteme ait kanal, livas kuyu, kastel gibi su mimarileri yer yer hala varlığını korumaktadır. Kadı Değirmeni olarak anılan mevkideki dönemin Kadısı Kemalettin tarafından yapılan değirmen de bu yer altına açılan kanal ve künk gelen suyun üzerindeki yapıya ait olduğu düşünülmektedir.

Sacır başında birleşen sular burada Alabelen Deresi adını alarak batı-doğu istikametinde şehri geçtikten sonra şehir merkezindeki ve Humanız-Oğuzeli bölgesinde yeni pınar ve derelerle beslenerek  Sacır Suyu adı ile Münbiç’ten Fırat Nehrine karışır.

Nasrettin Efendi vaaz verirken “Sakın ola ki çocuklarınızın ve torunlarınızın adlarını Eyüp koymayın.” demiş. Nedenini soranlara da söylene “söylene söylene ipe çevirirler” yanıtını vermiş.

Dilsiz söylemiş, kör görmüş, sağır duymuş.  Bizim Alabelen Deresi de söylene söylene Alleben Deresi adını alarak anlam kazandırılmaya çalışılmış. Bedelini verip coğrafyayı vatan yapan da anlamsızlaştırılmış. Anlamsıza anlam katmak da anlayana kalmış. 

Sevip yaşamak için ne bilgisi lazım

Bilgi kitapta yazılanlar veya kulağımıza gözümüze gelen veriler değildir. Verileri yaşamanın ve sevmenin bilinçle yoğrulmuş hâlidir. İnsan, sadece içgüdüyle değil; anlam arayışıyla, farkındalıkla, seçimle yaşar. Bilgi, bu farkındalığın aracıdır.

Bilmeden sevebilir miyiz? Belki. Ama menfaatimizi, işimize geleni severiz ki onu elde ettiğimizde onu sevmez belki de terk ederiz.

Burada sevmeme kavramı ortaya çıkıyor. Bu durum sevmeme tanımlamasının sevmenin zıddı olan nefret etme duygusu değil de gündemden düşme, kendinle birleştirip farklı alanlara açılma anlamında olduğu anlaşılmasının daha uygun olacağını düşünüyorum.

Çocuğun anneye olan sevgisi bu tarz bir sevgidir. Kişi ancak anne baba vasfı kazanarak o çocuğun dünyaya gelmesine aracılık ettiklerinde çocuk ne yaparsa yapsın onu severler. Neyi sevdiğini, niçin sevdiğini, nasıl koruyacağını bilmezsen sevgi zayıf kalır, yönsüz kalır, hatta bazen zarar verir.

Kimi sevdiğini, onun neye ihtiyacı olduğunu, kendi duygunun ne olduğunu anlaman için bilgi gerekir. Bu bilgi kitapta değil, deneyimde, dikkatle bakışta, kendine dürüstlükte saklıdır. Bu bilgi ve tanımlama bireye huzur ve güven sağlar.

Kendini tanımadan başkasını ne kadar sevebilirsin? Bilgi kendin ve başkası bağlamında bireyin ben olmasında devreye girerek yaşam enerjisine dönüşür. Yaşamın benler bütünü olduğu anlaşıldığında bilgi, sevginin rotasını çizer; Bilgelik, o rotada zarafetle yürümektir.

Sevgi bilgisini kitaplarda okuyarak kazanamayız. Onun için fedakarlık ve feragatta bulunarak alan açmamız gerekir. O alanda kuracağımız dünya bizimdir ve kimse giremez. Onun dışındaki hayat ise hayvansal. Ben yiyim ben yöneteyim dünyası. Sevgi bilgisi için akademik bilgi değil, yaşanmışlık bilgisi, emek gerekir.

“Kendini bilen Rabbini bilir” denir. Bu sadece dini değil, varoluşsal bir bilgidir. Bilgi kendi özümüzde köklendiğinde varlıkla düşünsel ve kavramsal bazda irtibat kurarak varlığa hayat veren güce dönüşür.

Her şey değişir, her şey geçer. Bu bilgiyi içselleştiren kişi, isimde ve resimde kalmaz. Ancak o bir hatıra olarak kalır. Sevdiğini sahiplenmeden sever. Korkmadan verir, karşılık beklemeden yaşar. Hz. İsa Efendimizin eşi Meryem öldüğünde üç gün sonra Meryem adlı yeni bir hanım almış. Bunu nasıl yapabiliyorsun diye sorana da “meryem meryemdir” yanıtını vermiş.

Sevgi, ben merkezli bir coşku değil; sen’i hissedebilme sanatıdır. Bunun için gözlem, dinleme, susma ve yargılamama bilgisi gerekir.

Kısaca: Bilgi, sevgiyi körlükten kurtarır. Sevgi ise bilgiyi hayata dönüştürür. Bilmeden sevmek mümkündür, ama o sevgi kolay yıkılır. Allahı seviyoruz diye büyük laf eder sonra menfaatimize ters gelen herhangi bir olayda isyan ederiz. Onun adına bir şey isteyene binbir bahane uydururuz. Bu nasıl sevgi ise.

Bilerek sevmek, kök salar, büyür, dönüştürür. Bu bağlamda bilgi bir sevme biçimi olur. Gelin tanış olalım. İşi kolay kılalım. Sevelim dünya kimseye kalmaz.

Layıkıyla Tanımak

Sanmak ve tanımak sözcükleri, düşün dünyamızda ve karar verme süreçlerinde kullanılan iki farklı zihinsel yöntemdir.

Sanı, tahmin, zan, olasılık ve kanı gibi, kesinliğe ulaşmayan bir tür bilgidir. Bir şeyin öyle olabileceğini düşünmek; ama bundan emin olmama hâlidir. Bu nedenle sanı, kişiden kişiye değişebilen, muğlak ve öznel bir yargıdır.

Tanı ise tanımak, bilmek, teşhis etmek ve ayırmak eylemlerini içerir. Tanı, gözleme, deneyime ve bilgiye dayanır; sanıdan farklı olarak bir bilinç açıklığı taşır.

Her insan; doğduğu ortam, genetik mirası, deneyimleri, travmaları, sevinçleri, gördüğü rüyalar, duyduğu şarkılar, inandığı değerler, sevdiği birinin ölümü, çocukluğunda kokladığı bir çiçek kadar bile olsa kendine özgüdür. Bu tekillik, onu biricik kılar.

Her insan eşsizse, onun hayatına, seçimlerine ya da varoluş biçimine dair hüküm vermeye hangi hakla kalkışırız?

Dolayısıyla bir insanı yargılamak, aslında onun tüm bu iç içe geçmişliğini tek bir davranışa, söze veya tercihe indirgemektir. Bu ise, o kişiyi anlamadan tanımlamaktır. Tanımadan verilen hüküm: adaletsizliktir.

Hüküm, bir şeyin ne olduğuna dair kesin bir karara varmaktır. İnsan hakkında hüküm vermek sen şöylesin demektir. Onun değişme, gelişme, öğrenme ihtimalini yok saymaktır. Onu, onun hakkında sahip olduğumuz sınırlı bilgiyle dondurmak demektir. Ama insan sabit değil; akıcı ve değişken bir varlıktır.

Bu bağlamda yargılanan insan değil davranışlarıdır. Bu davranışlara toplumsal ve ilahi zemin sağlama çalışmasıdır.

İnsan kendi kendine şu soruyu sormalıdır: Ben bu insanı neye göre yargılıyorum? Hangi bilgiye dayanarak? Kimin adına? Mahkemelerin aynı olay le ilgili farklı kararlarının altında bu gerçeklik yatmaktadır.

Çoğu zaman insan, yargıladığı kişiden çok kendi korkularını, değerlerini, bastırdığı arzuları dile getirir. Yani yargı yargılayanın aynasıdır. Bu da menfaate dayalı bir durum olduğunun gösterir.

Bu bağlamda birini müspet veya menfi anlamda yargılamak o kişinin değerleri ile bütünleşerek yeni bir kişilik oluşumu sürecini doğuracağı anlaşılmaktadır. Bu da yargılayanım yargılana, yargılananın da yargılayana dönüşümü demektir.

Burada ahlak kavramı devreye girmektedir. Ahlak bize birini anlamadan yargılamamayı, önce dinlemeyi, sonra anlamayı ve en son hüküm vermeyi öğretir. Kuran’da, Mümin Suresi 20. Ayette. Allah hakkıyla bilir ve hüküm verir. Denmektedir. Hz. Ali Efendimiz “bir kişiye kırk bahane bulmadan onu yargılama3 demiştir. Hz. Muhammed Efendimiz ise “kendini bilen, Rabbini bilir” diyerek yargılamanın kendini tanımaktan geçtiğine dikkat çekmiştir. Kişi, kendinden bilir işi sözü bu bağlamda müspet ve menfi anlam kazanmaktadır.

Yargılamanın alternatifi anlayıştır. Her insanın hikâyesi bir romandır, ama çoğumuz kapağa bakıp yargı veririz. Oysa kapağın ardında acılar, pişmanlıklar, umutlar, arayışlar vardır. Eğer her insan farklıysa-ve gerçekten farklıysa-hiçbir insan hakkında tam anlamıyla “hüküm verilemez.” Ancak anlaşılmaya çalışılabilir. Bu da bizi genişletir.

Sanrıya dayalı yargı, çoğunlukla paranoyak, fanatik veya hayalidir. Sanrılı yargı, bireyin kendi iç dünyasını mutlaklaştırmasıdır. Bu yargı biçimi, kendi sanısını Tanrı sanmasıdır-ki bu çok tehlikeli bir yanılsamadır.

Hakiki anlamda hüküm verme hakkı sadece Tanrı’ya aittir. İnsan, tanrılaşmaya çalıştığında, yani sanrısını Tanrılaştırdığında zulüm başlar. İnsan haddini bilirse yargıdan çok merhameti seçer.

Bir kişi veya nesneyi tam olarak tanıya bilir miyiz? Değişip dönüşen bir nesneyi değişip dönüşen birinin tanıması da değişkendir. Bu durumda tanıma; eylemde, kullanmada var olan bir yargı olarak karşımıza çıkmada. Bu durumda mutabakat metinleri hazırlayıp uyulması gereken kurallar belirtilmelidir. Aksi taktirde anlaşmazlıklar, kaos oluşur.

1924 Anayasası böyle bir kaos sonucu yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin mutabakat metnidir. Bu metne uyulmaması kaosu doğurmuştur. Çare Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını değiştirmek değil anayasaya uymayanları yargılayıp gerekçelerini görüp anayasayı çağın gereksinimine ve teknolojisine göre milli birlik ve beraberliğin devamına yönelik güncellemektir.

Devletimizin içinde bulunduğu dünya siyaseti içindeki durumuna verilecek en güzel cevap budur.

Layıkıyla Bilmek: Yargı ve Ön Yargı

Beynimiz içinde bulunduğu çevre ile etkileşime geçerek kendisine güvenli bir alan yaratır. Bu güvenli alanı içinde bulunduğu şartlarda varlığını devam ettirmek için yapıyor. “Ben” dediğimiz kişisellik burada devreye giriyor ve gördüklerini, bildiklerini, kokladıklarını, hissettiklerini birleştirerek bilmeyi tanımaya dönüştürür.

Ancak bilmediğimiz, tanımadığımız alanlarda, zihin genellikle sanarak yargıya varır ve buna göre pozisyon alır. İşte bu peşin hüküm, yani ön yargıdır

Yargı, bir şey hakkında düşünme, değerlendirme ve sonuca varma sürecidir. Bilgiye, gözleme, deneyime veya akla dayalı olarak oluşturulan hükümdür.

Bu yargıyı bir yerde aklımızın bilgiyi düzenleme çalışması diye biliriz ve bu yargılarımızı çoğu zaman değiştiririz. Eğer değiştirmiyor isek değer yargılarımızı dondurmuşuz demek. Pratikte bu yargı bize bir tercihte bulunmamızı ister. Teoride ise bilgiye götürür. Yani yargı, bilinçli bir seçme ve değerlendirme eylemidir.

Toplumda yargı, normlara, değerlere ve hukuka dayanarak bir kişi, davranış ya da olay hakkında kanaat oluşturmadır. Bu yönüyle adaletin de temelidir. Ancak taraflı davranışlar adaletin terazisini bozar. İnsan, kendi kendini yönetemediğinde ortaya çıkan anlaşmazlıklar toplum adalet normlarına taşınır. Bu durum da da verilen karara uyulmaması halinde ise toplumun kaosa düşmesi ile sonuçlanır. Ve bu kaosun düzene dönüşümü daha büyük bedelleri doğurur. Bu durumda “Gönlünle vermezsen dokusu, yersin topuzu, verirsin otuzu” diye bir deyim kullanılır.

Ön yargı; bilgi veya deneyime dayanmadan, genellikle kalıplara göre oluşan peşin hükümdür. Eleştirel düşünmeden önce zihinde hazır bulunan kanaattir.

Her düşünmenin başlangıcında bir zan yer alır. İnsan beyninin hızlı karar alma mekanizmaları, zaman zaman bizi eksik veya yanlış yargılara sürükler. Bu da çoğu zaman ırkçılık, cinsiyetçilik ve sınıf ayrımcılığı gibi önyargıların toplumsal tezahürlerine dönüşür.

Ön yargılar; sosyal öğrenme, medya etkisi ve aile eğitimiyle kuşaktan kuşağa aktarılır. Böylece insan zihni üzerinde kalın bir perde oluşur-ve bu perde, hakikatin görülmesine engel olur.

Kuranda “Zannın çoğundan sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır.” (Hucurat, 12)

“Onlar Allah hakkında cahiliye zannı gibi zanda bulunuyorlardı.” (Âl-i İmrân, 154) buyurulmuştur.

Bu ayetler, hakikatin bilgisine ulaşmadan verilen hükümlerin inkâra ve sapmaya götürebileceğini açıkça ortaya koyar.

Yargı, insanın bilgiyle olgunlaşan bilinçli bir eylemidir. Ön yargı ise, hakikatin yerine geçen zihinsel bir sis perdesidir. Gerçek anlamda insan olmak, ön yargılardan arınarak yargıya varmayı öğrenmekle mümkündür. Çünkü ön yargı, başkasını değil, kendi bilincimizi sınırlar. Yargı ise, doğru kullanıldığında adaleti, anlayışı ve hakikati mümkün kılar.

İnsan bireysel ve toplumsal olarak eylemleriyle var olan bir canlıdır. Varlığını da kuşaktan kuşağa aktararak güncellemektedir. İçinde içinde bulunduğumuz durum bizden öncekilerin eylemleri sonucu oluşan ortam. Bundan sonraki ortamlar birlikte atacağımız adımlarla oluşacaktır.

Lakin içinde bulunduğumuz coğrafyadaki olaylar canlı sinema filmi gibi izlettiriliyor ki sonra bilmiyorduk, duymadık denmesin ve doğru yanlış olarak taraf oluşturulamasın diye.

Bu da bir sonraki sahnenin senaryosu konusunda mutabakat sağlandığı, uzun metrajlı bir filmin serisi olarak “motor” komutu ile tüm oyuncuların sahnedeki yerini alacağı, ancak bu filmde bizler seyreden değil seyredilen olacağımız anlaşılmaktadır