Ademin Çağlara Yayılmış Bilinci

Her şey düşüncedir, der içten bir ses. Madde, zaman ve mekân hepsi bir bilincin kendini sz biçimi… Eğer öyleyse, dünyaya yayılan bütün insanlar, bütün bilimler, bütün peygamberler aslında idrak eden tek bir varlığın farklı aynalarından yansıyan suretlerdir.

Bir “Adam” vardır; adı insandır, ama bu insan tekil değil, süreklidir. Çağlardan çağlara geçer, isim değiştirir, kıyafet değiştirir, dili ve inancı bile değişir, ama özü değişmez: o, bilincin kendini fark etme sürecidir.

Fen bilimlerinde o Adam, atomu çözen, ışığın kırılışını anlayan, evrenin düzenine akılla bakan yanını yaşar. Sosyal bilimlerde, o bilincin kendi iç örgüsünü, toplumun ve insan ruhunun örüntülerini çözmeye koyulur. Bir başka zamanda ise şiir olur, gönül olur, “kendini bilen” olur.

O Adam bazen peygamberdir, bazen filozof, bazen derviş.

Bazen Newton’dur, yerçekimini fark eder; bazen Yunus’tur, “ben gelmedim dava için” der.

Hepsi aynı bilincin farklı evreleridir-o tek Adam’ın, evren boyunca süren kendiyle konuşmasıdır.

Zaman, o bilincin genişlemesidir yalnızca; mekân, onun yankısı.

Bir çağda taşla konuşur, bir çağda yıldızla, bir çağda kalple.

Ama ne konuşursa konuşsun, hep aynı cevapla karşılaşır: “kendini bilmek, kendini tanımak, kendini yaşamak.”

Belki de Tanrı’nın insanda ol dediği şey “kendini fark eden bilinç”tir. Bu yüzden peygamberler farklı değildir birbirinden, bilginler de öyle. Hepsi aynı akışın, aynı Adam’ın yaşamalarıdır.

Ve şimdi biz, binbir isim resim ve düşüncedeki bu çağın insanları olarak kendimizi kendimiz sansak da hâlâ o Adam’ın saçılmış halleriyiz. Farklılığımız farkındalığımızın yansımaları olarak hayatı ziynetlendirmiştir. Mesele içimizdeki orijinal birliğe kavuşup olduğumuz yerde o adamın temsil ettiği noktada ışıldaya bilmek. Yani güneş gibi her varlığa eşit bakabilmede.

Belki de birey olup bir bilgisayar ekranına bakan, atomları parçalayan, ama hâlâ kendi içindeki sessizliğe yabancı olan aynı bilinç. Yol bitmedi. O Adam hâlâ yürüyor.

Her doğan insanla bir kez daha başlıyor, her düşünen zihinle yeniden şekilleniyor. Belki bir gün, dinlerin büyük kıyamet dediği olacak; o Adam kendi bütünlüğünü hatırladığında, zaman da bitecek, mekân da dağılacak-çünkü bilincin kendini bilmesi tamamlanacak. Ve o gün, “bir adam” değil, “bir olan” kalacak

Yüzleşmek

İnsan hayatı çoğu zaman bir kaçışın hikâyesidir. Kaçtığımız şey çoğu zaman dışarıda değil, içimizdedir. Bazen kendi hatamız, bazen eksikliğimiz veya bastırdığımız bir öfke, bazen de yüzüne bakmaya cesaret edemediğimiz hakikat. İşte bu noktada “yüzleşmek” kavramı ortaya çıkar. Kendinden kaçmamayı, gerçekle doğrudan temas etmeyi ve tümlenmeyi ifade eder.

Psikolojide yüzleşmek, iyileşmenin ilk kapısıdır. İnsan, geçmişinden, travmalarından, suçluluklarından ne kadar kaçarsa, iç dünyası o kadar daralır. Terapide ise kabullenme ve sebep sonuç bağlamında varoluş içinde çözümleyerek bilincine erme, açığa çıkarma, iyileşmenin temelidir.

Kaçtığımız her ne ise onu kabullenip içselleştirdiğimizde o olumlu bir etkiye dönüşür. Onu fark etmedikçe veya reddetmekle daha da büyür. Huzursuzluk kaynağı olmaya devam eder ve bu kanıksanarak karaktere dönüşür.

Felsefe açısından yüzleşmek, hakikate açılan sorgulamanın adıdır. Sokrates’in “sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez” sözü, aslında insanın kendi varlığıyla yüzleşmesinin zorunluluğuna işaret eder.

Heidegger insan ölüm gerçeğiyle yüzleşmeden özgün yaşayamaz der. Dinde de ölümün bir zevk ediniş olduğu belirtilerek “ölmeden evvel ölünüüz” buyurulmuştur. Ölüm, en büyük aynadır: insan kendi sonluluğunu gördüğünde hayatın anlamını da kavrar.

Burada ölümün aynı zamanda akışkanlığa aykırı anlayışlarla yüzleşilerek düşüncenin aslı olan varoluşla kaynaşmasına dikkat çekilmiştir.

Tasavvufta ise yüzleşmek, nefsin derinliklerinde saklı duran benlik perdeleriyle hesaplaşmaktır. İnsan, kibir, öfke, hırs ve tamah ile yüzleşmeden Hakk’a yaklaşamaz. Hz. Peygamberin“Nefsini bilen Rabbini bilir” sözü bu hakikati dile getirir. Kendi iç karanlığını ortadan kaldırmadan ışığa varamaz.

İnsan değer yargılarının ve yaptıklarının sahibi olarak kendi eylemine gerekçe üretme kapasitesinde olduğundan ve bu eylem ve yargıları parçalar halinde olduğundan hep karşıda görür ve benliği kendi kendisiyle yüzleşmeye razı olmaz. O nedenle “kişi kendinden bilir işi” denilerek yargıların altında yargılatanın bulunduğuna dikkat çekilmiştir.

Bu nedenle bireyi gösterecek bir boy aynasına, yani varlıkla ve kendisiyle barışık bir model olmalıdır.

Bireyin bireysel, toplumsal yargılarını doğa ve ilahi sistem ile yüzleştirip kişinin kendi kendi ile yüzleşmesini sağlar.

Sonuçta yüzleşmek bir yok’a çıkma, cesaret işidir. Kişiyi, hakikatin arındırıcı yüzüyle buluşturur. Bunun acısının derecesi bireyin egosu ile doğru orantılıdır. Kaçış belki konfor sağlar, ama geçicidir; yüzleşmek ise acı verebilir ama kalıcıdır.

İnsan hem kendisiyle hem de varoluş ile barışmak istiyorsa, önce aynaya bakmayı öğrenmelidir.

O ayna her ne kadar akıl ve bilim ile parlasa da iç arıcalık olmadan aydınlanmaz.

O nedenle yaptıklarımızla yüzleşmek halleşmek, hatalarımıza kusurlarımıza sahip çıkarak gazilik madalyası gibi göğsümüzde taşımak, her şeyi ihata eden ve dengeleyen sevgi duygusunun ortaya çıkmasıyla yepyeni bir hayatın kapısı açılacaktır.

Yok’a Doğru İnsan

İnsanın yolculuğu bedende başlar. İlk dürtü hayvansaldır: açlık, korku, üreme, barınma. Bu temel itkiler, yaşamı korumak için zorunludur.

Fakat yalnızca hayvansal dürtülerle yaşayan varlık, sadece hayatta kalır; varoluşunun anlamını bilmez.
Bir sonraki basamak duygudur.

İnsan hissetmeye başlar: sevinç, hüzün, kıskançlık, şefkat… Duygu, hayvansal dürtüleri aşar, içsel bir renk katar. Duygu sayesinde ben ve öteki arasındaki mesafe kısalır. Yine de duygunun tek başına rehberliği çoğu zaman yanıltıcıdır; sevgi bağlar, ama nefret de esir eder.

Zihin ve kavrayış, insanın kendine bakma yetisini açar. Zihin, duyularla gelen veriyi işler; düzen, neden, sonuç arar. İnsan artık yalnızca hisseden değil, düşünen bir varlıktır. Ancak çıplak düşünce, çoğu kez kuru bir mekanizmadır; kalbin sıcaklığı olmadan, gerçek insanlık eksiktir.

Akıl, zihinsel kavrayışı ilkeye bağlayan güçtür. Akıl, “neyin doğru, neyin yanlış olduğunu” ölçer. İnsan aklıyla doğayı, toplumu, hatta kendini düzenlemeye çalışır. Ama akıl, duygudan koparsa, soğuk bir hesap makinesine dönüşür.

O yüzden insan, duygu ile aklı birleştirmek zorundadır. Empati bu birleşimin ilk adımıdır. Empati, başkasının gözünden bakabilmektir. Sadece kendi hazlarını ve çıkarlarını değil, ötekinin acısını da hesaba katmaktır. Bu noktada insan, yalnızca “ben” olmaktan çıkar, “biz”e yaklaşır.

Bilme ise deneyimle derinleşir. Kitaplardan öğrenmek yetmez; yaşamak, yanılmak, acı çekmek gerekir. Deneyim, bilgiyi ete kemiğe büründürür. İnsan, bildiğini hissetmeye, hissettiğini yaşamaya başladığında gerçek anlamda dönüşür.

Sonunda inandığına dönüşür. Çünkü insan, zihninin ve kalbin bütün ürünlerini kendi varlığında gerçekleştirirse, inanç artık soyut bir fikir değil, yaşanan bir hakikat olur. İnanmak, varoluşun özüne dönüşür.

Ve bütün bu yolculuğun sonunda, insan “yok”a ulaşır. “Yok”, hiçlik değil; tüm varlık iddiasından arınmaktır. “Ben” dediği kabuğun çözülmesi, sınırların silinmesidir. Bu noktada insan, artık sadece kendisi değil, bütündür. Yok’a çıkmak, varlığın en saf hâline dönüşmektir: Ne hayvansal dürtü ne yalnız duygu, ne kuru akıl… sadece bütünlük.

İnsanın serüveni, işte bu basamaklarda yükselip sonunda kendi benliğini aşarak yokluğa kanatlanmasıdır

Yerli ve Milli’den Evrensele

“Yerli ve milli” denildiğinde çoğu zaman sınırları kesin çizilmiş, kendi içine kapanan bir üretim ve değer dünyası anlaşılır.

Oysa bu kavram, aslında coğrafyanın sunduğu imkânlarla ve insanın doğasıyla başlayan; zamanla bilime, sanayiye ve teknolojiye doğru gelişen bir üretim serüvenini anlatır.

İnsan bulunduğu yerde üretir; çünkü doğa ona hammaddesini, çevresi ise ihtiyaçlarını verir. İşte bu noktada “yerli” olan doğar.

Üretim kendi teknolojisini doğurabildiğinde, elde edilen gelir yeniden üretime dönerek daha güçlü bir döngü yaratır. Aksi hâlde üretim, teknolojik ürünlerin bedelini karşılamakta zorlanır.

Çünkü doğal üretim yılın döngüsüne bağlıyken, teknolojik üretim günler içinde gerçekleşebilir. Yani aklın ve el emeğinin örgüsü, doğa ve zamanın örgüsünden daha hızlıdır.

İnsanın doğası yalnızca üretmek değil, aynı zamanda paylaşmak, dönüştürmek ve geliştirmektir.

Bu nedenle üretilen şey yalnızca üretene ait kalmaz. Başka coğrafyalarda talep gördüğünde “milli” olan, sınırları aşarak evrensel dolaşıma girer.

Yerli ve milli olan, kendi kabuğuna kapanmaz; aksine evrenselin kapısını aralar. Ancak bu döngü arz ve talep dengesini aşarak gösterişe ve lükse yöneldiğinde, insanı evrensel düzlemden uzaklaştırır; üretim doğal ve insani değerlerden koparak yüzeysel bir tüketim düzeyine iner.

Her buluş, her teknoloji ve her kültürel ürün insanlığın ortak mirasına eklenir. Fakat bu mirasa katkı yapabilmek için üretim teknolojisinin sağlıklı bir döngüye oturması gerekir.

Eğer bir ülke kendi teknolojisini geliştiremiyor ve verimli kullanamıyorsa, dışarıdan alınan en küçük bir parçanın bile karşılığında büyük bedeller ödemek zorunda kalır.

İnsanın zihni bireysel gibi görünse de kolektif bir kaynağa bağlıdır. Ateşi bulan da tekerleği icat eden de kendi coğrafyasından hareket etmiş ama insanlığın tamamına seslenmiştir.

Bugün de “yerli ve milli” diye adlandırılan her üretim, aslında evrenselin bir halkasıdır. Ne var ki arz ve talep dengesi bozulduğunda, üretim yalnızca paraya odaklanır; değerler erozyona uğrar, toplumun iç dengeleri bozulur ve ülke sömürülmeye açık hâle gelir.

Bu nedenle “yerli ve milli” kapalı bir savunma hattı değil; tarımsal ve hayvansal üretimden başlayarak teknolojik gelişmelere ve evrenselin ufkuna uzanan bir merdivendir.

O merdiveni adım adım çıkan insan, kendi özünden beslenerek insanlığın ortak sofrasına katkı sunar. Belki de asıl yerli ve milli olan, bu katkıyı sunabilme iradesidir

Düşünce, Duygu ve Virüs

İnsan, biyolojik bir varlık olmanın ötesinde, düşünce ve duygu aracılığıyla evreni yorumlayan bir bilinç taşıyıcısıdır. Virüsler hem biyolojik hem kültürel evrimde rol oynayan temel parçalar olarak insan yaşamına etkide bulunmuşlardır. İnsan düşüncesi ve duyguları ile virüsler arasında metaforik ve işlevsel bir bağ kurmak mümkündür; bu bağ, birey ve toplum üzerindeki etkilerini anlamamıza ışık tutar.

Virüsler, hücre dışında cansız gibi görünür; ancak bir hücreye girdiklerinde çoğalır ve evrimleşirler. Mutasyon yoluyla yeni türlere dönüşebilirler. Bu yönüyle varoluşun etkin bir parçası oldukları, hayatın olmazsa olmazı oldukları anlaşılır.

İnsan duyguları ve düşünceleri de benzer bir etkiye sahiptir. Olumlu duygular-sevgi, güven, şefkat – toplumsal bağları güçlendirici “iyi virüs” gibi yayılır. Olumsuz duygular-öfke, korku, kıskançlık-ise yıkıcı etkiler bırakır. Etki düzeyi, kişisel bağışıklık, çevre ve tekrar sayısına bağlı olarak değişir; aynı fikir veya duygu farklı bireylerde farklı sonuçlar doğurabilir.

Bilinçli zihin, eleştirel düşünce ve bilgi birikimi sayesinde yanlış veya yıkıcı fikirlerin kök salmasını engelleyebilir. Önceden edinilmiş bilgi ve deneyim, zihinsel “virüs”lere karşı direnç kazandırır. İnanma ve güven de bu savunma mekanizmasını güçlendirir.

Biyolojik virüsler yaşamın çeşitliliğini artırırken, insan düşünce ve duyguları kültürel evrimi yönlendirir. Virüsler ve düşünceler, bulaşıcılık, mutasyon ve çoğalma özellikleriyle metaforik olarak birbirine benzer. Bir bireyin ağzından çıkan canlı bir düşünce veya bir kitaptan okunan bilgi, karşısındaki insan üzerinde etkili olabilir; bu etki, bireyin aktif katılımıyla güçlenir.

Sonuç olarak, insan hem virüslerin hem de düşünce ve duyguların ekosisteminde merkezi bir rol oynar. Bilinç ve kültür, yaşamı yeniden üreten güçlü bir bağ hâline gelir. Günümüz dünyası da bu etkileşim ağına açık bir örnek teşkil etmektedir.

Tur ve Tevhid: İnancın Evrimi

İnsanlık tarihi boyunca inanç sistemleri, doğa gözlemlerinden kozmik birliğe doğru bir evrim izlemiştir. Eski Türklerde görülen Tur inancı, varlığın döngüsünü ve sürekliliğini vurgularken; İslam’daki Tevhid inancı, bu döngünün ardındaki mutlak yaratıcıya, yani vahyi yaşayan ve içselleştiren insana işaret eder. Bu iki yaklaşım, farklı dönemlerin ürünü olmakla birlikte birbirini tamamlar.

“Tur, tür, türemek” kelimeleri, var olmayı, nesilden nesile aktarılmayı ve insanın temel yapıdan bugünkü organizmasına dönüşümünü ifade eder. Din ilminde buna ruhun tekamülü denir; aynı zamanda canlılığın amacını ve yaratanın yaratılan üzerindeki tecellisini gösterir.

İlk dönem insan algısında gece-gündüz, yaz-kış, doğum-ölüm gibi evrensel dönüşümler kutsal bir döngü olarak algılanırdı. İnsan, bu döngünün ayrılmaz bir parçasıydı; görevi, bu ahenge uygun yaşamaktı. Animizm evresi, varlıktaki güçlü karakterlerin fark edilmesiyle paganizm evresine evrilmiş; Nevruz, doğum ve ölüm ritüelleri gibi kutlamalar, bu döngüyü ve bilgiyi nesillere aktarmak için geliştirilmiştir.

Tur inancı, insanın kendi varoluşunu gözlemleyip içselleştirmesiyle, varlığın kendi bilincinde tur ettiğini anlaması sürecini başlatmıştır. Birey, kendiliğinin farkına vararak yaşamı düzenleme ve süreklilik ilkesini uygulama yetisi kazanmıştır. Bu, insanın kendini tanıma ve evreni anlamlandırma çabasının ilk basamağıdır.

İslam peygamberleri, bu bilinç evrimini tamamlayan semboller olmuştur. Hz. İbrahim’in akıl ve gözleme dayalı tespitleri, bireyselden evrensele geçişi temsil eder. Hz. Musa, varlıktaki her nesnenin bir “ben” ve kimlik taşıdığını öğütlemiş; Hz. İsa ise bu farkındalığı sevgiyle taçlandırmıştır.

Hz. Muhammed ile ortaya çıkan Tevhid inancı, Tanrı’nın birliği ve eşsizliğini kabul ederek insanın kozmik döngüdeki yerini aşkın bir boyuta taşımıştır. Birey, tüm ilahları reddederek kendi özüne, yani “ben olan ben’e” yönelir. Böylece varoluş, insanda yaşam bulmuş ve amacına ulaşmıştır.

Bu düşünce, tüm varlıkların ardındaki kudretin tek olduğunu ve bu kudretin döngüsel olarak varlığını sürdürdüğünü ifade eder. Dinsel açıdan kozmik düzenin sahibi olan doğa döngüleri, Tanrı’nın hikmetinin tecellisi olarak görülür. İnsan, bu birlik bilinciyle doğa ve toplum karşısında ahlaki bir özneye dönüşür.

Özetle: Tur, varlığı döngüsel çoklukta kavrarken; Tevhid, bu çokluğu tek kaynağa bağlar. Tur, insanı ve doğayı eşit görürken, Tevhid Tanrı’yı ve dolayısıyla insanı aşkın ve mutlak kılar. Türk kültüründe bu anlayış, Bektaşilik felsefesi ile somutlaşmış; hümanizm, hoşgörü ve evrensel etik değerler bu kültürün temelini oluşturmuştur.

Tur ve Tevhid, birbirine karşıt değil, birbirini tamamlayan iki evredir. İlki insanın evrene uyum arayışını; ikincisi bu arayışı Tanrı’nın birliği ve aşkını merkezine alarak taçlandırır. Böylece insanlık zihninin evrimi, doğadan Tanrı’ya, çokluktan birliğe yükselişi simgeler.

İslamiyet, şekil dininden öte, barış, sevgi, hoşgörü ve akıl ile bilimi esas alan bir anlayışı temsil eder. Bu çerçevede modern, insana yakışan ve evrensel bir yol olarak değerlendirilebilir.

Eski Türklerde Tur İnancı

Türk mitolojisi ve inanç sistemi, evreni döngüsel bir bütünlük içinde kavrayan anlayış üzerine kuruludur. Bu bütünlük “tur” kavramıyla ifade edilen sürekli dönüşüm fikrine dayanır.

Tur, yalnızca ruh göçünü değil, aynı zamanda göğün döngüsünü, doğanın temeli olan dört unsurun dönüşümünü ve canlıların evrimsel akışını içine alarak beden ve ruh birlikte tur eder. Eski Türk inancında yaşam, doğa ve Tanrı aynı devr-i daim’in halkalarıdır.

Güneş’in doğuşu ve batışı, ayın evreleri, mevsimlerin döngüsü; Türklerin kozmik inancında ruhun yolculuğu ile paralellik gösterir Bu nedenle gök, sadece maddî bir kubbe değil, aynı zamanda ruhların dolaştığı katmanlı bir âlem olarak kabul edilir.

Türk inanç sisteminde su, toprak, ateş, hava dört kutsal unsur olarak evrenin devamlılığını sağlar:

Su, hayatın ilk kaynağı olarak kutsal kabul edildiği ve tarihte suyu kirletenin ölümle cezalandırma Türkün töresinde vardır. Su tasavvufta bilgi ve” kutsal hayat kaynağı “bengisu olarak kabul edilir. Bir ayeti kerimede Allah’ın suyu yarattığı ve her şeyi o sudan yarattığı belirtilmektedir.

Toprak, canlıların beslendiği rahimdir. İnsan öldüğünde cesedi tekrar toprağa verilerek yeni yaşamların kaynağı olur.

Ateş, dönüşüm ve arınmayı temsil eder. Ocak kültü, ailenin ve ataların ruhlarının ateşle korunacağı inancına dayanır.

Hava, nefes ve tin (ruh) ile özdeş görülmüştür. Ruhun bedeni terk etmesi “son nefes” olarak kabul edilir.

Dört unsur arasındaki sürekli dönüşüm, tur inancının kozmik temelini oluşturur. Tur anlayışına göre ruh, farklı yaşam katmanlarından geçerek kemale ulaşır. Bitkilerde ruh saf enerji hâlindedir; doğrudan toprak ve güneşle beslenir. İlk baharda çiğ taneleri toplanarak süt mayalamada kullanılıp sütün peynir ve yoğurda dönüşmesi sağlanır.

Hayvanlarda ruh daha hareketli, güçlü ve savaşçı bir nitelik kazanır. Bu nedenle kurt, geyik, at, kartal gibi hayvanlar kutsal sayılmıştır.

İnsanda ruh, düşünce ve bilinç ile donanır. İnsan, bu zincirin tamamlayıcısıdır.

Türklerin türeyiş efsanesinde kurt, hem atayı hem de ruhun yeniden doğuşunu simgeler. Ruh, hayvan bedeninde tur ederek kavme yeni bir hayat verir.

Ergenekon Destanında Türklerin demir dağı eriterek yeniden doğuşu, toplumsal bir tur döngüsüdür. Tutsaklıktan özgürlüğe geçiş, ruhun bir hâlden başka bir hâle devretmesinin sembolüdür.

Yine Eski Türklerde geyik, ruhun rehberi olarak kabul edilmiştir. Avcıyı veya kahramanı bilinmeyen diyarlara götürür; bu, ruhun başka boyutlara tur etmesinin mitolojik karşılığıdır.

Kartal ve Kuş da ruhun göğe yükselmesini temsil eder. Kuş, tin’in göksel boyuta geçişini, tanrıya / uçmağa – cennete ermeyi, temsil eder.

İnsanda kemale eren ruh, tüm varoluşu temsil ederek tur bilinciyle Tanrı’ya erer. Bu buluşma, tur döngüsünün en yüksek aşamasıdır. Ancak bu nihayet değil, yeni bir devirdir: Ruh Tanrı’da birleşir, sonra evrene yeniden dağılır.

Niyazi Mısri “Devr edüp geldim cihâna yine bir devrân ola. Ben gidem bu ten serâyı yıkılup vîrân ola)

Böylece yaşam sonsuz bir devri daim içinde sürer.

Eski Türklerde tur inancı, evrenin ve yaşamın kesintisiz dönüşümünü açıklayan temel bir felsefedir. Göğün döngüsünden dört unsurun devrine, bitki–hayvan–insan zincirinden Tanrı ile buluşmaya kadar her şey aynı yasaya bağlıdır.

Tur inancı günümüzde ulaşılan bilimsel seviye ile inanç olmaktan çıkıp bilimsel tespite dönmüştür. Gerek varoluşun evrimsel sürecine ait bilgi, gerekse Enerjinin Salınımı Kanunu bu durumu belgelemiştir.

Ruh yok olmaz, yalnızca tur eder. Bozkurt miti, Ergenekon destanı ve kutsal hayvan sembolleri bu anlayışın mitolojik ifadeleridir. Bu inanç sistemi, Türklerin doğayla uyumlu ve döngüsel evren tasavvurunu günümüze kadar taşımıştır.

Göbekli Tepede ortaya çıkartılan kabartma ve heykeltraşlık eserlerindeki manalar tur inancının M.Ö 10. Binde de var olduğunu ve günümüzde de tasavvuf ve şaman öğretilerinde devam ettiği bilimsel gerçeklerdir.

M.ö 2. Binde Hurri ve Hattı Baş Tanrısı Tarhu ve Geç Hititlerdeki Tarhunda ile Musa A.s’ın Tur’u Sina’da görüştüğü tanrı bu inancın yansımasıdır. Günümüz derviş selamı olan ‘hu’da bu turun nefes olarak halen yaşadığını göstermektedir.

Yüce Atatürk de Türk tanımını yaparken doğanın ruh giyinip Türk olduğunun bilinmesini dile getirmiştir. Ne mutlu Türküm diyene, ne mutlu Türk olmanın erdemine erenlere…

Tur İnancının Yemek Kültürüne Etkisi

Tur inancına göre varlıklar, dönüşüm (tur) süreciyle insanı yaratmıştır. Bu nedenle varoluş içindeki tüm davranış ve eylemler, insan karakterine sirayet eder ve toplumsal törelere yansır.

Başlangıçta domuz eti yemek yasaklanmıştır. Bunun nedenleri arasında sıcak havalarda bozulması ve parazit riski yer alır. Ancak esas sebep, domuzun ayırt etmeden pisi ve temizi yemesi ve dişisini kıskanmamasıdır; bu davranışların insan karakterine olumsuz etkisi olduğuna inanılmıştır.

Ayrıca ölü hayvan veya kanı akıtılmamış hayvan eti tüketilmemiştir. Bunun nedeni, dönüşüme uğramış, çürümüş gıdaların insan üzerinde aynı etkiyi göstereceğine dair inançtır. Yaratıcı adına kesilmeyen hayvan etinin yenmemesi de, insan düşüncesinin varlığa sirayet etmesi anlayışına dayanır.

Günümüz bilimsel araştırmaları, hayvanın yaşam biçiminin ve direncinin etine sirayet ettiğini ve tüketen insanda etkisini gösterebileceğini ortaya koymaktadır. Atalarımız, avcı ve toplayıcı olarak özgürce yaşamış ve beslenmişlerdir; bu durum onların karakterini ve varoluş güdüsünü şekillendirmiştir.

Günümüzde ise beslenme, genellikle teknolojik işlem görmüş, doğal üretimden kopartılmış gıdalar üzerinden gerçekleşmektedir. Bu durum, karakterimizin şekillenmesini etkileyerek insanı “haz ve tüketim odaklı” bir konuma getirmektedir.

Tur inancı ise insanı, iyiyi, güzeli ve estetiği ortaya çıkaran bir varlık olarak görür. Doğal ve bilinçli beslenme ile insan, hem varoluşun amacına uygun yaşar hem de değerini korur. Genetik ve inanç alt yapımız, modern beslenme düzenine rağmen direnç göstermektedir; ancak bu direncin sınırı, bireysel ve toplumsal bilinçle doğru orantılıdır.

Toprak Olma

Anadolu’nun cefakâr kadınları, hayat mücadelelerini “Demir olsam çürürdüm, toprak oldum da dayandım.” sözleriyle özetler. Bu topraklarda binlerce yıldır yaşanan zorluklar, insanları tevazu ve sabra yönlendirmiştir.

Toprak, görünürde pasif bir unsur gibi durur; ayaklar altında çiğnenir, ezilir. Fakat sabrı sayesinde her şeyi dönüştürür: Yağmurda rahmete, rüzgârda dinginliğe, aldığıyla başka diyarlara berekete dönüştürür. Taş ve demir sertlik simgeleridir; kırılır veya aşınırlar. Toprak ise her şeyi kabul eder, dönüştürür ve hayat kaynağı olur. Tohum onda can bulur, yaşam oradan yükselir.

İnsanın gönlü de toprak gibi olmalıdır. Yunus Emre, bunu güzel bir şekilde dile getirir: “Aşk bir güneşe benzer, aşksız gönül misali taşa benzer. Taş gönülde ne biter, dilinde ağı tüter; yavaş konuşsa da sözü savaşa benzer.” Toprak gönüllü olmak, sabır ve tevazu ile hareket etmektir.

İnsanın taşlaşması, duygularını dengeli işletmemesiyle paralel bir durumdur. Sevgi, fedakârlık ve feragat duyguları, taşlaşmış gönlü toprağa dönüştürür. Gerçek güç, kırmakta değil, kabullenmekte ve dönüştürmekte gizlidir.

Mahatma Gandhi’nin “satyagraha” yani “hakikatin gücü” olarak tanımladığı direnme yöntemi, toprağın bilgeliğine dayanır. Zulme karşı taş gibi şiddetle değil, toprak gibi sabır ve dönüştürme ile direndi. Benzer şekilde Atatürk, işgal güçlerine karşı gereken tepkiyi vererek özgürlüğü ve barışı sağladı. Her iki örnek de, sabır ve dirençle en sert güçlerin bile etkisiz hâle getirilebileceğini gösterir.

Birey veya toplum olarak karşılaşılan zorluklar, taş veya demir gibi sertleştiğimizde geçici avantaj sağlayabilir. Ancak dengeyi kaybetmek, kayıplara yol açar. Toplumsal yaşamda kırılmalar ve çatışmalar kaçınılmazdır; ama sabır, alçakgönüllülük ve dönüştürücü bir ruhla karşılaşıldığında, bambaşka bir sayfa açılır.

Günlük yaşamda bunun basit bir örneği, trafikte yaşanabilir: Bilinçli veya bilinçsiz bir hareketle karşılık veren kişiye, sadece tebessüm ve elinizi açarak teslimiyet göstermek, ortamı sakinleştirir; aksi hâlde öfke ve tahribat devam eder.

Toprak olabilmek, sabır, tevazu ve dönüştürücü güçle var olabilmektir. Bireysel direnişten toplumsal etkiye kadar, toprak gibi olabilenler hem kendilerini hem çevrelerini besler ve yaşamı güçlendirir.

Siyasi Kimliklerin Oluşumu

Bilme- tanıma ve tanıtma, konan adlar üzerinden sağlanmaktadır. İnsanoğlu kendine ve kendini oluşturan her nesneye ad koyarak onunla kendi arasında bağ oluşturmuştur. Bunu yaparken de kendisine faydalı-zararlı olana göre ayrıma tutarak iyi-kötü, dost düşman ayrımıyla hayatını sürdürmektedir.

İnsan yer yüzünün her köşesinde ve her şartta yaşayarak varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla yapısal ve düşünsel özellikleri de bu bağlamda oluşmaktadır. Sürekli aynı yerde oturmalar o coğrafyanın hayat koşulları doğrultusunda kalıtsal kimliği oluşturmaktadır. O toplumların değişimleri zor olmaktadır.

Bugün yeryüzünde eskimolar denilen buzul ülkesi insanları ile Afrika içlerindeki insanlar, dağlık, bozkır bölge insanları, Akdeniz sahili insanları ayrı siyasi adlarla anılsalar da bulundukları yere özgü karakteristik özellik kimlik kazanmışlardır.

Bu kimliklerin hepsi insan alt kimliğinin ürünüdür. Bu adlandırmaların tamamı da tanımlama ve işe yaratma amaçlıdır. Yoksa o olduğu için değil. Çünkü o’nun adı o, yani boş-yok. Kişiye göre değer kazanır.

Toplu halde yaşayan insanlar bulundukları bölgenin veya yöneticilerinin adı ile anılarak varlıklarını devam ettirmişler ancak siyasi birlik adı ile o kimlikleri yok olmamakla birlikte o siyasi ada dönüşmektedir.

Buralarda insan bireye dönüştüğünden kendi içlerinde bireyin adı var iken toplum kimliğinde bireyin adı olmamaktadır. İşte yazının icadından beri kurulmuş siyasi idareler ve onların adları üzerinden insan kendine köken arayarak kayıplıktan kurtulmak istemektedir.

Aradığı siyasi kimliklerin içlerinin ve adlarının değişip dönüştüğünden haberi olmadığından hayalinde yarattığı siyasi kimlikte var olmak istemektedir.

Halbuki yapması gereken hayalindekini kendisi gerçekleştirmesidir. Onu da yapamadığı için duman ve gürültü yaparak var olmaya çalışıyor.

Halbuki bin bir kalıba girip çıkmasına rağmen bu döngüden başı döndüğü için insan kimliğini dahi kaybederek toplumun bir organizmasına dönüşerek varlığını devam ettirdiğinden bihaberdir.

O nedenledir ki din adı altında bir kimlik oluşturarak kutsal ve daim olan din kimliği altında var olmayı seçmişlerdir. Din duygusunun ve adının da zaman içinde kendilerinden çıkarak oluştuğundan ve din organizasyonunun siyasi iradenin elinde olduğundan bihaber başka din ve dinlerden olanlarla siyasi iradelerle mücadele ederek var olmaya çalışıyor. Halbuki yarattığı düşmanı kendisi var etti. Bir yerde insana gölgesi ile kavga eden dene bilir.

İnsan gerçek kimliğini ancak kendi içinde arar bulur. Çünkü dışarıdaki kimlikler zamana ve mekâna tabi olarak döneminde konan kimlikler olduğu için orada kendini tanıyamaz. Tıpkı bireysel oluşumundaki süreçlere konan ad gibi. Bebekliği, çocukluğu gençliği ve bunu oluşturan çevresel etki nerede? İnsan bu çoklu kimlik içinde insanlığa layık olursa insan kimliği içinde adsız olarak var olabilir.

Dünya kurulalı beri gelmiş insanlardan adı kalanlara bakıldığında yaşadıkları toplumlara değer katan, var olmasını ve yaşamasını sağlayan kişilerin adlarının kaldığı bu değerlerin de toplumca benimsenip yaşatıldığı anlaşılacaktır.

İnsana adı ana babası vermektedir. İslam dini bireyi kul olarak tanımlayarak bu büyük yaratılış içinde insana tanrının sıfatlarına uygun ad vermiştir. Fakat o bireylerin o adı almasıyla o sıfatı taşıyıp temsil ettiği söylenemez O nedenle sıfatından ve büyük adından bihaberdir. Ayrıca bu ad ve kültürler de iğretidir. Ad da kimlik değildir. Birey de Topluma ait.

Birey ancak gerçek kimliğini kendi içine dönerek kendi varlığını bu sonsuz- büyük varoluş içinde konumlandırmasıyla bula bilir. O zaman da yok varlık olarak var olur. O aynı zamanda her şeyi tanımlayarak var eden güce dönüşür ve tüm ad ve kimlikler kendinin olur.