Temizlik İhtiyacı

limizdeki belediyeler şehrin sorunları ile gereğince ilgilenmek üzere iş bölümü yaparak hizmetlerini yerine getirmeye çalışmaktalar.

Özellikle temizlik konusunda makine ve insan gücü kullanılarak gece gündüz çalışılıp temiz bir çevrede yaşanmasını sağlamaktalar. Fakat insanların yoğun ve düzensiz mesaisi nedeniyle bu hizmet yeterli gelmemektedir.

Eskiden eğitimde “herkes kendi evinin önünü süpürse ortalık güllük gülistanlık olur” denilirdi şimdi insanlar arabasının evinin penceresinden sokağa çöp atıyor. Evindeki çöp poşetini giderken komşusunun merdiven başına veya arabasına binerken sokağa bırakmada ve beyefendi gibi de işinin başına gidip toplumsal mesaisine başlamada.

Dene bilir ki herkes kendi maddi manevi kusuruna sahip çıksa ortalık sükûn bulur. Herkes dışarıdaki – komşudaki kusuru görüyor ama kendi kusurunu göremiyorsa sorun yok. Ama sorun görülüp de çözüm olmuyorsa kaos neyi örtüyor ve kim faydalanıyor diye sormak gerekiyor.

Görünüşte modern temizlik araçları ve parklarda caddelerde görevli temizlik görevlileri çalışıyorlar. Fakat özellikle ara sokaklar ve boş alanlar atıklardan geçilmemektedir.

Merkez veya kenar veya kırsal mahalle ayrımı olmadan bu kirlilik her yerde gözlemlenmektedir. Sadece bu katı atık vb kirlilik değil, ses, ışık; özellikle ahlaki kirlilik, dildeki kirlilik, işteki kirlilik olmak üzere her boyutta gözlemlenmektedir.

Muhakkak ki bunun çözümü eğitimden geçmekte. Peki vay nefsim (ben yiyim ben yöneteyim) amaçlı bireysel eğitim ve anlayışın bu kirliliğin ana nedeni olduğunu idrak ede biliyor muyuz?

Toplumun çöpünden ekmek parası çıkartmaya çalışan toplumun çocukları görüldüğünde ne hissediliyor? Neden ekmek pisliğe bulanıp veriliyor?

Sadece yaşanılan ortamları değil dağ başlarını dahi atıklarla kirletilmiş olduğu görülmesine rağmen plastik ve metal atıkları, çocuk bezlerini çevreye gelişigüzel atmaktan hiç mi rahatsız olmuyoruz?

Bunları kim hangi bedelle temizleyecek ve bu kir nereye gidecek haberi olan var mı?

Birey olarak yaşantılarımızla örnek olduğumuzun farkında mıyız? Neden güzel örnek olmuyoruz? Ümmeti olmaktan gurur duyduğumuz peygamberin “temizlik imandandır, ben güzel ahlakı temsil etmeye geldim” sözünü neden örnek almıyoruz?

Bireysel ve toplumsal varlık sebepleri olan kurucu ataları ideolojik bakışlarla kirletmenin zihin kirini dışarıya atmaktan başka kime ne faydası var?

Abdest – temizlik iç ve dış temizlik değil mi? Zihni kirleten odakların amacına alet olunduğunun farkında mıyız?

Bu zihin ile kılınan namazların kabul olmadığı daha ne zaman idrak edilecek? Yoksa üç beş parça ekmek için dini mi satıyoruz?

Kuran “dininizi ucuz pahaya satmayın” buyurmaz mı? Kötü görerek kötülükler temizlene bilir mi?

Neden “ölülerinizi hayırla anın” hadisine uymuyor da küfür üretiliyor? İslam küfür dini mi, yoksa barış sevgi, ilim dini mi?

Turizm Parkından Yeşilsu’ya, abide alanına çıkan taş merdivenler idrar ve dışkı yapılmaktan yoğun koku oluşmakta ve bu alana ne büyükşehir ne de ilçe belediyesi sahip çıkmada.

Cami görevlisinden hortumu rica ettim yıkayayım diye o da vermedi. Diyeceksiniz kaygısı sana mı düştü? Evet birey olarak elinden gelen yapılsa da kamusal anlamda bu ve benzer alanlara günübirlik geçici tuvaletler konamaz mı?

Gece umumi tuvaletler kapalı. İnsani ihtiyaç bu kişi nereye gidecek? Gözükmeyen sote yer arayacak. Batıda da gece hayatından dolayı sokakların sidik koktuğu söylenir.

Ama biz temizlik imandandır diyen bir milletin evlatlarıyız. Nasıl ki çocuk kirletir anne baba temizler ise Belediyece, din ve eğitim kurumlarınca, halka temizlik eğitimi verilip işte, dilde çevrede temizliği uygulayarak aslan yattığı yerden belli olur atasözüne uygun bir donda olduğumuzu kabul edeceğiz.

Ya da … diyeceğim ama insan olmayan yerde bir kirlilik görülmediği için örnek veremiyorum. Neticede insan olmaya mecburuz.

Bireyler hangi rolde olursa olsun, toplumun hangi katmanını oluşturursa oluştursun bu yaşayan halk bizim halkımız ve ilgiyi- hizmeti hak ediyor.

Sözün Geçerliliği Üzerine

İnsanın var oluşuyla birlikte sözü de doğdu. Önce bir nida, sonra bir işaret, ardından bir vaat… İnsan, sözüyle hem kendini hem de başkasını bağlamayı öğrendi.

Tarih boyunca sözü geçerli kılan şey, değişen şartlara rağmen hep aynı eksende kaldı: güven, otorite ve inanç.

İlk topluluklarda söz, yazılı bir belge olmaktan çok daha güçlüydü. Eskiden ailelerde ve sülalerde her ailenin sözünü söyleyen bir yetkilisi olur ve onun sözü bağlayıcı olurdu.

Bu, devlet sistemi içinde temeli oluşturan aileden o toplumun, ulusun beyine, geçen bir silsile ile hem geçmişin ve olanın temsilciliği ve sorumluluğunu üstlenmeyi, geleceğin bedelini ödemeyi gerektiren güncel ve güçlü bir örgütlü toplum bağı demekti.

Böylelikle insan, verdiği sözle varlığını meşrulaştırıp onurlandırıyor, ihanetle ise meşruluğunu kaybedip varlığını küçültüyordu.

Ama Cumhuriyetin bireyi var etmesi ve toplumu oluşturan bireylerin bu özelliklerini kullanamamaları nedeniyle ait oldukları toplumsal bağlar ve inançlar bağlamında seçme seçilme yolu açıldığında sözün gücü doğa ve toplum bağından koparılıp ideolojinin hegomanyasına kurban edilerek sanal güçlerin oluşmasını sağladı.

Kökeninden kopuk bu güç de besleneceği bir kanal olmadığından oy potansiyelini devam ettirmek amacıyla kamu malını çalıştırma değil de yemeye ve varoluşunu devam ettirmek amacıyla bu yemeği başkalarına peşkeş çekmeye dönüşmüştür.

Bu durumun geri dönüşümü var mıdır? Evet vardır. Bu söz Amasya Tamiminde dile getirilen “Ulusun bağımsızlığını yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır” sözüdür.

Antik Yunan’da söz, aklın ve adaletin ölçüsüydü. “Logos” sadece konuşma değil, evrenin düzeniydi. İnsan, söz verirken aslında kozmosun düzenine uyum sağlamış oluyordu. Söz bir yerde varoluşun oluşum ve dönüşümünü sağlayan tanrısal nefes konumundadır. Sözün geçerliliğin ölçüsü de varoluşa uygun olup olmadığıdır. Yani insanın evrensel varoluşun bilincinde olmasının ölçüsüdür.

Yemin edenin şahidi tanrılardı. Yani o olayı oluşturan erkler. Bu nedenle yalan söz ve yalancının gölgesi ola bilir ama özü olmadığından yok mesabesindedir. Bu nedenle söz, yalnız bir beyan değil, varoluşa yön veren kutsal bir bağdır.

İslam geleneğinde de söz, hem dünyevi hem uhrevi bir sorumluluktu. Kur’an’ın ifadesiyle “söz, emanettir.” Müslüman pazarcının “vallahi” deyişi, malın kalitesine dair en büyük teminattı. Osmanlı padişahının verdiği ahidnâme ise yalnızca bir söz değil, devletin iradesi sayılırdı. Bir padişah sözü, ferman hükmündeydi. Hem tebaanın hem de yabancı devletlerin güvenliğini belirlerdi. O nedenle “Türkün sözü senettir” deyimi doğmuştur.

Modern dünyada ise söz aldatma aracına döndüğünden yazının gölgesinde kaldı. Artık sözün geçerliliği, imza atılmış belgelerle, noter tasdikleriyle ölçülüyor. Ama hâlâ bir insanın en güçlü sermayesi, güvenilir bir söz adamı olmasıdır. Çünkü hukukun koruması olmadan da bazı sözler vardır ki, insanlar onu yazılı kağıtlardan daha sağlam bulur. O da kişinin sözü söyleme meşrutiyetidir. Bu meşruiyet derhal ve adalet ilkesiyle ortaya çıkar.

Tarih bize gösteriyor ki insanın sözü, her çağda farklı biçimlerde bağlayıcı olmuştur. Ama özü değişmemiştir: İnsan sözüyle var olur, sözüyle büyür ya da küçülür. Sözü geçerli kılan şey, yalnızca yasa ya da töre değildir; bunları da etkileyen insanın özü, kalbinin temizliği ve niyetinin samimiyetidir. Düzenli bir toplumu var eden de bu hasletidir.

Atatürk’ü Yaşatmak

Atatürk’ü yaşatmak, bir insanın hatırasını değil, bir milletin iradesini yaşatmaktır. O irade, ulusal bütünlüğe ve uluslararası onura dayanan bir varoluşun adıdır. Atatürk’ü yaşatmak, yalnızca bir liderin adını anmak değil; onun kurduğu Cumhuriyet’in temel değerlerini, aklı, bilimi, üretimi ve özgür iradeyi yeniden diriltmektir.
Atatürk, bir dönemin değil, bir bilincin temsilcisidir. O bilinç, “tam bağımsızlık” düşüncesiyle yoğrulmuştur. Tam bağımsızlık yalnızca askeri bir kazanım değil; düşüncede, ekonomide, kültürde ve dış politikada kimsenin güdümüne girmemektir. Cumhuriyet, bu ilkenin üzerine kuruldu: halkın kendi kaderini kendi belirlemesi. Bugün Atatürk’ü yaşatmak, bu ilkenin içini yeniden doldurmak demektir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye, değişen dünya dengelerinde yeni bir yön arayışına girdi. NATO üyeliği, Batı’ya eklemlenmenin bir adımıydı; ama aynı zamanda kendi iradesini dış ilişkilerde koruma sınavıydı. O sınav, hâlâ devam ediyor. Atatürk’ü yaşatmak, işte bu sınavda dengeyi bulmaktır: Ne içe kapanmak ne de başkalarının planlarının parçası olmak. Bağımsızlık, kendi yolunu çizebilme cesaretidir.

Atatürk’ü yaşatmak, ulusal bütünlüğü korumaktır. Bu bütünlük, yalnızca sınırların değil, düşüncelerin ve ortak bilincin korunmasıdır. Bir ulus, kendi içinde ayrıştırıldığında, dışarıdan yönetilmesi kolaylaşır. Atatürk, Anadolu’nun dağınık halkını ortak bir hedef etrafında toplamayı başardı: özgür, üretken ve onurlu bir millet olmak. O hedef bugün de geçerlidir-ama artık yalnızca silahla değil, bilgiyle, teknolojiyle, kültürle savunulmalıdır.

Atatürk’ü yaşatmak, ekonomik bağımsızlıktır. Üretim olmadan bağımsızlık bir slogandır.
Bir ülke, sanayisini dışa bağladığında, karar hakkını da devreder. Atatürk’ün sanayileşme hamleleri, yalnızca ekonomik değil, politik bir bildiriydi: “Bu ülke kendi ayakları üzerinde duracaktır.”
Bugün aynı irade, teknoloji, enerji ve tarım politikalarında da yeniden üretilmelidir.
Çünkü bağımsızlık, ancak üretimle kalıcı olur.

Atatürk’ü yaşatmak, uluslararası bağımsızlığı korumaktır. Bu, dünyaya sırt çevirmek değil; dünyayla eşit ilişkiler kurabilmektir. Atatürk’ün dış politika anlayışı, hiçbir ülkenin çıkarına teslim olmadan, karşılıklı saygı üzerine kuruluydu. Bugün Türkiye’nin görevi, aynı onurlu çizgide kendi sözünü söyleyebilen bir ülke olmaktır. Ne büyük güçlerin gölgesinde ne de yalnızlık korkusuyla kimliğini unutan bir ülke.
Atatürk’ü yaşatmak, dünyada onurla var olabilmektir.

Atatürk’ü yaşatmak, halkın bilincini diri tutmaktır. Onu “dinsiz”, “ajan” ya da “Batıcı” diye karalayan söylemler, aslında Cumhuriyet’in temelini hedef alır. Bu propagandalar, halkın inancına, kimliğine ve geçmişine karşı değil, onun aklına yönelmiştir. Çünkü aklı zayıflayan bir millet, yönlendirilmeye açık hale gelir. Atatürk’ü yaşatmak, bu aklı yeniden güçlendirmektir-eğitimde, sanatta, düşüncede.

Atatürk’ü yaşatmak, gençliği özgür düşünceyle donatmaktır. İtaat eden değil, sorgulayan, üreten, eleştiren bir gençlik… Cumhuriyet’in teminatı budur. Okullar, yalnızca bilgi aktaran değil, bilinç uyandıran yerler olmalıdır. Genç zihinlerin özgürlüğü, ülkenin bağımsızlığının teminatıdır.

Atatürk’ü yaşatmak, geçmişe takılı kalmak değil, geleceği kurmaktır. Onun bıraktığı miras bir sonuç değil, bir başlangıçtır. Her nesil bu mirası kendi çağının şartlarıyla yeniden yorumlamalı, yenilemelidir.
Böylece Cumhuriyet bir nostalji değil, sürekli ilerleyen bir yaşam biçimi olur.

Ve unutulmamalıdır: Atatürk’ü yaşatmak, yalnızca anmakla değil, anlamakla mümkündür. Anlamanın yolu da çalışmaktan, üretmekten, sorgulamaktan ve inanmaktan geçer.

Ulusal bütünlüğümüzü koruyup, uluslararası alanda onurlu bir duruş sergilediğimiz sürece, Atatürk yalnızca tarih kitaplarında değil, bu ülkenin damarlarında yaşamaya devam eder.

Sevgi: Varoluşun Özündeki Sır

Kâinatın ışığı, âlemlere rahmet olarak gönderilen gönüller sultanı Hz. Muhammed (sav) bir gün sahabesiyle otururken onlar cennet derecelerini konuşuyordu. İçlerinden bazıları, “Biz senin kadar çok ibadet edemiyoruz, ama seni seviyoruz” dediler. Peygamberimiz (sav) ise şu müjdeyi verdi:
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”

Bu söz, varoluşumuzun özünü fısıldar: İnsan için en yüce amaç sevgidir. Sevgi, her ibadetin özünde yatan birleştirici, dönüştürücü ve kapsayıcı bir sırdır.

İnsanın yaşamasının sebebi de, yaratılışın kaynağı da sevgidir. Yalnız insan değil, bütün varlık sevginin eseridir ve sevgi için vardır. İnsan bu dünyaya yalnızca çalışıp tüketmek için değil; kendini tanımak, Yaradan’a kul olmak, sevmek ve sevilmek için gönderilmiştir.

Yunus Emre der ki:

“Ey bana tana vuranlar, bu aşka haram diyenler,

Ey Yunus, fâsık olmak yeğ, aşksız Müslüman olunca…”

Sevginin olmadığı yerde ibadet kuru bir alışkanlığa dönüşür. Oysa aşk, her şeyi ihlâsla ve sevinçle yapmaktır.

Bir başka nefesinde Yunus şöyle seslenir:

“Ak sakallı pir hoca, bilemez hâli nice,

Emek yemesin hacca, bir gönül yıkar ise.”

Gönül kırmamak, bin haccın özünden değerlidir. Çünkü sevgi, Allah’ın sıfatlarından biridir ve insan, sevgiye erdikçe O’nunla sıfatlanır.

Doğadaki çekim ve itim kanunu da aslında sevginin işleyişidir. Varlıklar birbirini bu yasa ile tutar; sevgi olmasa hiçbir şey varlığını sürdüremez. Fakat bu duygu insanda tezahür etmezse kâinatın güzelliği kör gözler için hiç görünmez.

İnsanoğlu büyüdükçe farklı sevgiler yaşar: anneye bağlılık, oyuna düşkünlük, gençlikte cinsel yakınlık… İnsan çoğu zaman sevdiğini sanır, aslında varoluş onu sevmekte, ona nefes ve hayat bağışlamaktadır.

Şeyh Galip, insanı kâinatın özü ve gözü diye tanımlar. Her şeyi gören göz kendini göremez. Bu nedenle İnsan sevdiğine dönüşür. Bu yüzden denmiştir ki: “Neyi severseniz Rabbiniz odur.”

Peygamberimiz buyurur:

“Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.”

Ve yine:

“İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız.”

Sevgi olmadan iman da eksiktir. Çünkü sevgi, imanın dengeleyici cevheridir.

Arapçada sevgiye muhabbet denir. Bu da “hub” kökünden gelir; hub, “habbe”dir yani tane. Nasıl ki bir tohum toprağa düşünce içindeki sır ortaya çıkar, insan da sevgi toprağına düşüp muhabbetle büyüdüğünde hakikate ulaşır.

Adem’in cennetten dünyaya gönderilmesi de bu sırrın farkına varmak içindir. Habil, sevgiyi temsil eder; Kabil ise arzulara kapılıp hakikati unutan nefsi. İnsan sevgiyi kaybettiğinde asli vazifesini de unutur.

Sevgi, ciğerimizden aldığımız nefeste, kanımızda dolaşan sıcaklıkta, yediğimiz lokmada vardır. Can dediğimiz bütün, aslında sevgiden başka bir şey değildir.

Bu yüzden birey, sevgiyi menfaat için değil; varoluşa, anne-babaya, Yaradan’a şükrün bir ifadesi olarak yaşamalıdır.

Hamd, yüceltmek; hub, sevmek; Muhammed ve muhabbet ise bu manaları birleştirir. Peygamberimiz:

“Beni (muhabbeti) her şeyden çok sevmedikçe bana kavuşamazsınız” buyurmuştur.

Yani mesele isimde ve resimde değil, isim ve resmi var eden sevgidedir. Ona bağlanmak, eteğinden tutmak ve bırakmamaktır.

Veliler, bu hakikati bir nefeste dile getirir:

“Muhammed’e gönül kat ki,

Gâh deyip rehbere yet ki,

Bir gerçekten etek tut ki,

Ali’ye Selman olasın.”

Sevginin evi gönüldür. Gönül kırmak, sevginin kaynağını yaralamaktır. Yunus’un dediği gibi:

“Gönül Çalab’ın tahtı, Çalab gönüle baktı.”

Bütün kâinatın, kitapların özü de budur: Sevmek.

İnsandaki sevgi, denizden alınmış bir damladır. Asıl olan, o damla kurumadan kaynağına geri dönmektir.

Dünya hayatında gördüğümüz her şey sevginin şubeleridir. İnsan bu varoluşu kabul edip kendi sevgisini çoğalttıkça huzura erer.

Sevgi, varoluşun sırrı; gönül ise o sırrın evi…

Sevgi ve Nefretin İnce Dengesi

İnsanın varoluşundaki en güçlü duyguların başında sevgi gelir. Sevgi, biyolojik bir temelden doğsa da yalnızca bir kimyasal tepkimeye veya menfaat ilişkisine indirgenemez.

Doğasından, yaratılışından gelen nasip-nesep bağı ile birlikte coğrafi, siyasi ve ekonomik şartlar, inanç ve düşünce yapısı, dünya görüşü sevginin etkisi ve görümünü çeşitlendirir.

Birey bu çeşitlilikten etkilenir. Mevki, makam, para, nüfuz, cinsellik gibi yönelişlere girerek sevgiyi kaynağından kopartıp yük ve nefret duygusuna evrirebileceği hibi gibi sevgiyi ana kaynağı olan yaşam enerjsine bağlayıp fedakârlık ve feragatle ruhundaki temrelerden arınarak içindeki sevgi temelli yaşam enerjisinin ortaya çıkmasına neden olur.

Sevgi elini sürdüğünde zarar görebilen nazik bir kelebek gibidir. Bireyin anne karnına düşüş anında dahi anne ile babanın arasındaki sevgi, güven ve bağlılık, onun gelecekteki duygusal iklimine bir temel hazırlar. Sevgi yalnızca hissedilen bir duygu değil, aynı zamanda doğan bir bilincin ve yaşamı anlamlandıran bir yolun başlangıcıdır.

Çünkü varoluşu ayakta tutan temel yasa (itim ve çekim) sevgi yasasıdır. Mevlana’nın hamdım, piştim, yandım söylemi bireyin bu duyguyu ortaya çıkarmak için var olduğunu, Bu bağlamda başına gelen hallerin de onun sevgiye engel olan ve sevgi duymasını sağlayan bağlarını-benliğini yakarak, değişim ve dönüşüme tabi olan varlıkla balanslayıp varlıktaki öz benliğe karışmasına neden olduğunu söylemektedir.

Sevgi duygusu her bireyde aynı şekilde işlemez. Kimi için bağlılık ve sadakat, kimi için özgürlük ve şefkat ön plandadır. Ancak sevgi olgunlaştıkça yalnızca bir kişiye yönelmekten çıkar, onu oluşturan etmenlere; daha geniş bir ufka açılır.

Önce yakın çevreye, sonra tüm canlılara ve nihayet varoluşun bütününe yönelir. Sevilen burada değersiz olduğunu zanneder. Halbuki bu davranış onun varoluş alanını yaratmaktır. Yok olarak varlıkta var olmanın kapısı olan sevgiye kurban olunması istenilmektedir. Bu aşamada sevgi, bir duygudan öte yaratıcı ve yaşatıcı bilgelik hâline gelir.

Sevginin karşısında, ondan bütünüyle bağımsız olmayan bir güç daha var. Buna doğadaki itim yasası da diye biliriz. İnsan duygularındaki karşılığı nefret. Sevgisizlik de denebilir.

Sevgiyle nefret, çoğu zaman birbirinin zıddı sanılsa da aslında aynı eksenin iki ucu gibidir. İnsanın ilgisini çekmeyen, önem vermediği bir şeye karşı ne sevgi ne de nefret duyar. Nefret insan damarlarında gezen akrep gibidir. Görüldüğünde ve hatırlanıldığında bulunduğu damarı sokarak zehrini kana akıtır.

Nefret, çoğu kez bir bireye veya inanca karşı yoğun sevginin – beklentinin kırılmasıyla ortaya çıkar. En büyük öfke ve nefretler, daha önce en çok sevilenlerden doğar. Yani kişi kendi düşüncesinden, kendinden nefret ettiğinden bi haber olarak azap içine düşmektedir.

İki elektrik ucunun birliğindeki ampul nasıl enerjinin akışını ve etkisini gösteriyorsa insan da bu duyguların ötesine geçerek aydınlanmasını sağlar.

Psikolojide sevgi, bağlanma ve güvenin kaynağıdır; nefret ise uzaklaştırma ve reddetmenin. Ancak her ikisinde de ortak bir yoğunluk, güçlü bir enerji vardır. Tasavvufta sevgi “birleştiren”, nefret ise “ayıran” güç olarak görülür. Bir taraftan diğer tarafa yoğunlaşma enerji patlamasına neden olarak bireyi o ortamdan çıkartır. O nedenle atalar “sevildiğin yere çok gidip gelme” demişler.

Bazı sufiler nefretin aslında yanlış yönlendirilmiş bir sevgi olduğunu söylerler. Bu görüş, bize farklı bakış açısı ile nefretin sevgiye dönüşme ihtimalini hatırlatır. Razı olup affetmek, hak verip anlamak ve kabullenip hoş görmek nefretin kökünü kurutmasa bile onu yumuşatarak yeniden şefkate dönüştürebilir.

İnsan, sevgi ve nefret arasındaki bu ince çizgide yürür. Bazen birine yaslanır, bazen diğerine düşer. Fakat yolun sonunda asıl mesele, sevgi duygusunu aşarak onu daha derin bir bilinç hâline dönüştürebilmektir. Çünkü gerçek olgunluk, yalnızca sevmekte değil, nefretin / sevgisizliğin karanlık gölgesini de tanıyıp onun ötesine geçmekte gizlidir.

Salih, Silah ve Salahiyet

İnsanın varoluşunda gücün temelinde inandığı düşünce yatmaktadır. İnandığı düşüncenin uygulama sahası ise kafasında kurguladığı toplumsal düzen.

Birey varoluşsal hakikatlere dayalı bu düzenin yapısı içinde var oluşunu devam ettirebilir.

Bunun dışında bireysel inançlar ve kendine göre düzen arayışları varoluşsal düzenden kopuk aklın ıslah edilmesi gereken sorunun kaynağı olduğu anlaşılmaktadır.

Kur’an’da sıkça zikredilen salih amel kavramı, kökü itibarıyla “doğruluk, ıslah ve faydalı olma” anlamını taşır. O nedenle inanıp salih ameller işlenilmesi istenmiştir. İnanılacak şey ise yaratıcının birliği ve o birliğe layık birey olma istemidir.

Toplumda salih amel olarak namaz, oruç zekat, sadaka vermek vb. eylemler olarak tanıtılmaktadır. Bunun ödülü de öbür dünyada alınacağı müjdelenmekte fakat toplumsal anlayış ile bu öbür dünya bir türlü gelmemektedir.

Halbuki emredilen maddi ve manevi ibadetlerden (eylemlerden) amaç, bireyin varoluşu algılayıp varoluşla paralel akmasını, çağdaş ve medeni bir yönetimi algılayacak ve sağlayacak bilinçte olunması amaçlanmaktadır.

Bu da bireysel olarak gerçekleşse de toplumsal yürüyüşle ulaşılacak bir hedef olarak sürekli canlı tutulması gerekir.

Atalar su akar yolağını bulur derler. Peki birey olarak biz su olabiliyor muyuz ki yolumuzu-yolağımızı bulalım. Kendi idelerimizi dayatarak akışa nasıl katılabiliriz? Su mecaz olarak bilginin sembolüdür. Bilgi de evrenseldir. Kuranda, bilgiyi ortaya çıkartacak salih eylemler yapılması istenmektedir.

Salih kişi, yalnızca kendi iç dünyasını temizleyen değil, çevresine ışık ve düzen getiren model insandır. Bir salih insan, toplumda sevgi ve güvenin tohumu, yolunu kaybetmişlere rehber, karanlıkta yol gösteren meşaledir.

Peki toplumsal nizam neye evrilmiştir ve kurtarıcı salih kişi olarak kimlere sarılmaktadır? Anadolu’da “anamı öpen kadı olduktan sonra kime şikayet edeyim diye bir söz var.

Bu durum toplumu idare edenlerin yaptıkları eylemin kime yazıldığını ve geleceği nasıl etkilediği bağlamında nasıl bir vazife düştüğünün idrakinde hareket etmeleri gerektirdiğini göstermektedir.

Tarih boyunca silah, çoğu zaman yıkım ve şiddetle anılmıştır. Oysa kelime kökü itibarıyla silah, koruma, düzeni ve adaleti sağlama, ıslah etme, salaha çıkartma aracıdır Bu da ahlakla, yani yaratışa uygun salih amellerle sağlanır. Aksi takdirde zulüm aracına dönüşür.

Güç, selahiyet bilinciyle birleşmediğinde salih amelden sapıldığında birey de toplumsal yapı da bozulur.

Bu bağlamda bireyden beklenen, kendini ve varoluş içindeki konumunu sorgulayarak rol model aldığı inancını,dini ve milli kimliğinin ilkelerine sarılarak aydınlık yarınlara ulaşmada üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesidir.

Sevda, Leyla ve Karanlığın Işığında Aşkın Yolculuğu

Sevda kelimesi, yalnızca “aşk” anlamına gelmez; Arapça kökeninde “siyah” ve “karanlık” anlamlarını da taşır.

Bu, sevdanın yüzeydeki parıltısının ötesinde, bilinçaltının derin sularında dolaşan karmaşık bir duyguyu işaret eder.

Arapça sawdā, aynı zamanda melankoli ve içe dönüklüğü çağrıştırır. Bu yönüyle sevda, neşeyle birlikte hüzün ve boşluğu da barındırır.

Hacerü’l-Esved örneğinde olduğu gibi, taşın bağrında yeni bir hayatı saklaması gibi, sevda da karanlığın içinden doğan bir imkândır.

Sevda, bireyin kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesi, onunla barışmasıdır. Işık ise karanlığın yokluğu değil, onun içinden süzülen bir parıltıdır. Kişinin kendini anlama arzusu, bu ışığın kaynağını oluşturur.

Leyla ise klasik edebiyatta sadece sevgili değil, aynı zamanda aşkın gölgesini de temsil eder. Negatif bir film karesi gibi, aşkın işlenmemiş, gizli ve bazen acı verici yanını yansıtır.

Ancak sabır ve farkındalıkla bu negatif, pozitif hâle gelir; bu dönüşüm aşkın olgunlaşmasıdır. Bu yüzden Leyla hem karanlığı hem ışığı içinde barındıran çok katmanlı bir semboldür.

Tasavvufta Leyla dünyevi aşkı, Mevla ise ilahi aşkı temsil eder. “Leyla’dan geçip Mevla’ya varmak” ifadesi, dünyevi sınırları aşarak hakikate yönelmeyi anlatır.

Psikolojik açıdan ise Leyla, bireyin gölgesini, yani bastırdığı taraflarını simgeler. Olgunluk, bu gölgeyle yüzleşip onu dönüştürmekle mümkündür.

Sevda ve Leyla’nın yolculuğu, karanlık ile ışığın birlikte var olduğu bir süreçtir. Aşk, karanlığın içinden doğar; Leyla bu ışığın sınavıdır. Onu dönüştürmek, bireyi hakikate yaklaştırır. Bu yolculuk, sonunda Mevla’da, yani dostta, doğada, varoluşun akışında tamamlanır.

Kalb ile Kalıb Arasında

Dil, bazen kader gibi işler. Bir harfin yer değiştirmesi, bir sesin dönüşmesiyle yeni anlam kapıları açılır. Kalb, Arapçadan bize gelmiş; kökü “dönmek, çevrilmek, değişmek”tir.

İnsan bedenindeki organın atışı ve kan dolaşımını sağlaması nedeniyle bugün kalb-kalp denilince genellikle bu organ anlaşılır.

Oysa kalp, varoluşun insanda değişip dönüşmeye yatkın oluşunu da hatırlatır. Kalbin dilimizdeki karşılığı gönüldür. Gönül, insanın iç dünyasının en derin fonksiyonudur. Kalbimdesin denildiğinde sevgi dünyamdasın, işleyişine uygunsun anlamı çıkmaktadır. Bu da sorumluluk ve bedel getiren bir davranıştır.

Kalp yerine kullanılan bir başka sözcük ise yürektir. Yürek, moral gücünü ifade eder. “Sende onu yapacak yürek var mı?” diye sorulduğunda, işte bu güç sorgulanır. Antep’te “bürt” demeye dudak gerek derler.

Aynı kökten türeyen kalıp ise şekli sabitleyen şeydir. Tahta kalıplar, taş kalıplar, insanın üstüne biçilen ideolojik kalıplar…

Toplumların bağlı olduğu yasalar da bir yerde kalıptır. Kalbin değişkenliği ile kalıbın sabitliği arasındaki gerilim, hayatın ta kendisidir. Bir yanımız değişmek ister, diğer yanımız tutunacak bir biçim arar.

Eskiden ölçü birimi olarak kullanılan “batman” ile ilgili bir deyim hatırlanır: Kaos anında “batman çağıl’a karıştı” denirdi. Yani ölçü, ortak değer yargısı taş yığınında, değer tanımazlarda kaybolmuştur. Onun Çin kalp sahibi insanlara her zaman ihtiyaç vardır.

İnsan, her şeyin kalbidir; özüdür, merkezidir. Onun değer yargıları toplumun ve çevrenin oluşumunu belirler. Bu bağlamda, ülkelerin halklarının ve yöneticilerinin konan yasalara bağlılığı ve adaletli yönetimleri, sağlıklı toplumların oluşmasının yegâne şartıdır.

Buradan inkılab kelimesine geliriz. İnkılab, dönüşüm demektir; altüst ediş, eski anlayışları ve düzeni yıkıp yeni yargı ve kalıplar kurma çabasıdır.

İnkılaplar toplumun kalbi gibidir. Sürekli yenilenmedikçe eskir, güncelliğini, gücünü yitirir. Böylelikle yeni bir düzenin, yaşam şartlarının kalıplarının oluşumuna kapı aralar.

Cumhuriyet inkılabının getirdiği kalıplar zamanla değiştirilmiş, hatta kirletilmiş, yok sayılmıştır. Bu yüzden oluşan yeni şartlara uygun yasalarla kalıpların yeniden yapılanması istenmektedir. Ancak bu durumun meşruluğu ve evrensel geçerliliği olmadığından yapılanması mümkün görülmemektedir.

Her yerde tek yasa geçerlidir. Aslolan varoluşun amacına uygun hedef belirleyerek o hedef doğrultusunda birliğe hizmet etmektir.

Nasıl ki Cumhuriyetin ilanındaki şartlar Cumhuriyet idaresinin ilkelerini belirledi ise benzer bir durumdaki şartlar da kendi ilkelerini belirleye bilir.

Bu bağlamda yasaların değişim ve etkisiz kılınma nedenleri ile yüzleşilerek yapılacak restarasyonla, varoluşun devamını sağlamak yegane yöntem olarak görülmektedir.

Peki ya kalpazan? Sözlükte sahte para basan kişidir. Ama mecazen, dili başka, eylemi başka, sahte, kalpsiz olan, içtenliğini kaybetmiş kişidir.

Kalpazan, kalıbın, yasaların hakiki dönüşünü bozan, inkâr eden, kalıbın içini kendi istediği gibi doldurandır. Bastığı para, söylediği söz geçersiz olan demektir.

İnsanın kalbi ile kalıbı arasındaki bağ; ilahi varoluş gereği ile bireysel yaşayışı arasındaki bağ koptuğunda ortaya çıkan yozluk işte budur.

İnsan, bilinen kâinatın ve varoluşun özüdür. Ancak bu doğası üzerine yaşadığında gerçek anlamıyla insandır. Güçlüdür, sözü geçerlidir.

İnsan aynı zamanda olumlu da olsa olumsuz da olsa bir işleyişin öğesidir ve bu eylemleriyle de bu hakikatin görünmesini sağlar.

Bu bağlamda diliyle söylediğini eylemleriyle doğrulamayanlardan, yani yalancılardan sayılır. Yıllarca yalanlarla avutulan halkın, kendinden başka hiçbir kalıba inancı kalmamıştır. Bu da onun açmazıdır. Çünkü yaptığına inanmakta, inandığını yapmaktadır.

Kâinat Kitabı ve İnsan

Kâinat, başı ve sonu olmayan bir kitaptır. Sayfaları yıldızlarla çevrili, satırları ırmaklarla yazılı, harfleri ise varlığın her zerresine sinmiştir. Bu kitabın ne mürekkebi tükenir, ne de ciltleri yıpranır; çünkü o, yaratıcının yansımasıdır.

Kur’an’ı Kerim’de Eğer yerdeki ağaçlar hep kalem olsa deniz de mürekkep, arkasından yedi deniz, Allah’ın kelimatı tükenmez, hakikat Allah, aziz hakîmdir buyurulmuştur.

İnsan bu kâinat kitabını yaşayarak okuması için var edilmiştir

Ona verilen ilk emir de oku, anla, aklet, şükrettir. Şükretmek anladıklarını yaşayarak göster anlamındadır.

Bu manada insanın her eylemi bir şükür olarak anlaşılabilir. O nedenle buradaki insan belirli bir coğrafyada doğmuş, belirli bir bedende sınırlı kalmış birey değildir. Bu insan, evrensel olandır; mekânın ötesinde, makamların üstünde duran “insanlık hakikati”dir. Onun varlığı, bireysel benliği aşar; çünkü o, kâinatın anlamını dile getiren bütüncül bir şuurdur.

Peygamberler, erenler bu kâinatla bir olup kendilerini kâinatta kâinatı kendilerinde birleştirip okuyan ve bu okumanın sesi olan vahye Mazhar olanlardır.

Onların ortaya koydukları ilim bilim , toplumsal yapı olarak vücut bulmuş tüm insanlar da olumlu olumsuz rollerle bilincinde olsun olmasın bunu yaşamaktalar.

İnsan bu yönüyle, varlığın eyleme geçmiş boyutudur denebilir. Bulutların üst üste yığılıp şimşeğin çskması insanın öfkesine, suların çağlaması onun coşkusuna, toprağın kabullenişi ve bereketi onun gönül dünyasına, aslanın kükremesi onun cesaretine vd. tüm canlıların huysal özellikleri insan düşünce ve davranışlarında vücut bulmuştur.

Görünüşte insan sonradan ortaya çıkmış gibi gözükmekle ama düşünce bağlamında varlığın insanın açılımı olduğu gerçeği ile yüzleşilmektedir.

Belliki kâinatın yaratıcısı, kitabını yalnızca bu dil için açmıştır.

Bu dile düşen de yaratıcının kutsal emaneti olan bu kitaba saygıyla sevgiyle hizmet etmesidir.

İnsan kendini okumaya başladığımda kâinatı da okumaya başlayacaktır.

İsra suresi 13, 14 ayette Her insanın amel defterini boynuna doladık, kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı önüne çıkarırız. Kitabını oku! Bugün hesap görücü olarak sana nefsin yeter!” deriz buyurulmuştur.

İnancın Evrimi

İnanç, insanın varlık bilgisi ve evren tasavvurunun ifadesidir. Toplumların kozmoloji anlayışı ile varoluşa yönelik inançları ve yaşam biçimleri her zaman paralel ilerlemiştir. Kadim mitolojilerden günümüz bilimsel tespitlerine uzanan bu çizgi, kopuk halkalar değil, tek bir düşünce evriminin farklı aşamalarıdır.

En eski dönemde animistik düşünce hâkimdir. İnsan, doğadaki her varlığa-taş, ağaç, hayvan, gökyüzü-bir can ve kutsallık atfeder. Evrenin bütünü tek bir canlı organizma gibi algılanır; ruh (yaşam enerjisi) ile madde arasında keskin bir ayrım yoktur. Var olan her şey, aynı hayatın parçasıdır.

Zamanla insan, doğaya doğrudan etki eden güçleri gözlemleyip ayrıştırarak çoktanrıcılığı geliştirmiştir. Pagan inanç, animizmin bütüncüllüğünden sıyrılarak, insanı merkezine alan bir sistem hâline gelmiştir. Çok tanrı inancı, doğayı farklı işlevlere bölerek anlamlandırma çabasıdır. Bu sistemde insan, avlanma, tarım ve bitki yetiştiriciliği gibi faaliyetlerini doğaya uygun olarak düzenlemiştir.

Kadim inançlarda varlığın döngüselliği, ruh göçü ve kutsal ruh kavramları, dünyanın dönüşü ve evrimsel süreçle varlıkların ortaya çıkışını ifade eder. Ruh ölmez; bir varlıktan diğerine geçerek yaşamın sürekliliğini sağlar. Bu düşünce, modern kuantum fiziği ve enerji dönüşümü yasalarıyla paralellik gösterir: Varlık yok olmaz, yalnızca biçim değiştirir; insan, gözlemci olarak bu sürecin bir parçasıdır.

Tevhid inancı, tüm doğa kuvvetlerinin ve enerji akışının tek bir özden, evrensel bir kaynaktan doğduğunu kavramıştır. Farklı tanrılar, (güçler) aslında tek bir hakikatin parçalı tezahürleridir. Tevhid, bütün farklılıkların aynı kaynaktan geldiğini ve nihai gerçeğin bir olduğunu ifade eder. “Tek Tanrı” demek, her bireyin aynı evrensel hakikati kendi tecrübesiyle algılaması ve yaşamıyla buna tanıklık etmesidir.

Animizm tüm varlığa kutsiyet atfederken, paganizm insana dokunan güçleri öne çıkarmış, ruh göçü inancı enerjinin dönüşümünü kavratmış ve tevhid, tüm bu süreçlerin tek bir kaynağa dayandığını göstermiştir. Modern bilim de enerji, yaşam ve kozmoloji üzerine yaptığı tespitlerle, kadim inançlarla aynı köklere işaret etmektedir.

Bu çizgi, hayatın bir ve bütün olduğunun, evrensel akışın sürekliliğinin göstergesidir.