Yol Hakkı Değil, Yaşam Hakkı

Bir şehir, trafiğiyle kendini ele verir. Işıklara uymakla değil, birbirine gösterdiği saygıyla ölçülür aslında. Bugün yollara baktığımızda gördüğümüz şey ise basit bir yoğunluk değil; derin bir anlayış kaybıdır.
Toplu taşıma araçları…

Gün içinde binlerce insanı taşıyan bu sistemin, trafikte ayrı bir önceliğe sahip olması gerektiği açıktır. Çünkü o direksiyonun arkasında sadece bir sürücü yoktur; onlarca insanın zamanı, güvenliği ve hayatı vardır. Buna rağmen, çoğu sürücünün toplu taşıma araçlarına yol vermek yerine onları sıkıştırdığı, önünü kestiği, hatta adeta rekabete girdiği bir tabloyla karşı karşıyayız.

Oysa mesele “kimin önce geçeceği” değil, kimin daha fazla insan taşıdığı ve daha büyük sorumluluk üstlendiğidir.

Daha vahim olanı ise yaya geçitlerinde yaşanıyor. İnsan ya da hayvan fark etmeksizin, yol üzerinde bir canlı varken hız kesmek gerekirken; bazı sürücüler tam tersine gaza yükleniyor. Bazıları da yaya geçidinde duruyor. Olan arada kalıp keklik gibi sekerek hayatta kalmaya ve karşıya geçmeye çalışan yayaya oluyor. Bu tavır, bir trafik ihlali olmanın ötesinde, doğrudan bir yaşam hakkı ihlalidir.

Bir başka çarpıklık da toplu taşıma araçlarının içinde yaşanıyor. Sürücünün agresifliğine tepki olarak bu kez yolcu inatla karşılık veriyor. Yavaşlatmalar, sözlü atışmalar, gereksiz gerilimler… Herkes kendi küçük iktidar alanını koruma peşinde. Sonuç: ne güvenli bir yolculuk kalıyor ne de insani bir iletişim.

Ama meselenin bir de çoğu zaman görünmeyen, konuşulmayan bir boyutu olan araç içindeki savrulma gerçeği.

Ayakta veya koltukta olsun yolculuk yapan bir insan için ani fren ya da sert hızlanma, sadece bir sarsıntı değildir. Bu, doğrudan bedene binen kontrolsüz bir kuvvettir. Bir anda boşalan denge, dizlere ve bele binen yük, tutunamayan eller… Ve ardından gelen düşme riski. Bu durum özellikle yaşlılar için kalıcı sakatlıklara, gençler için bile ciddi ortopedik sorunlara yol açabilecek kadar ciddidir.

Kapıya yönelmiş bir yolcunun, tam durak yaklaşırken savrulup kapıya ya da başka bir yolcuya çarpması artık sıradan bir görüntü haline gelmiştir. Oysa bu “sıradanlık”, aslında alıştığımız bir tehlikeden başka bir şey değildir.

Toplu taşıma araçları insan mı taşıyor, yoksa dengede kalmaya çalışan bedenler mi savuruyor?

Kamu hizmeti yapan bu araçların temizliği, sürücülerinin kim olduğu ve hangi kritere sahip olması gerekliliği, hangi şartlarda nasıl çalıştırıldığını takip edip bir düzen getirmeyen ilgililer bu araç ve sürücülere yazılan cezalarla hangi soruna çare olmaktalar?

Yolcu olsun sürücü olsun aynı yolu paylaştığımızı unuttuk. Aynı şehirde yaşadığımızı, aynı havayı soluduğumuzu, aynı risklere açık olduğumuzu göz ardı ettik. Direksiyon başına geçtiğimizde veya yaya olduğumuzda insan olmaktan çıkıp yalnızca “önce ben” diyen bir refleksin parçası haline geldik.

Oysa trafik, en çıplak haliyle bir toplumsal sözleşmedir. Birlikte akıştır. Yazılı kurallardan önce, yazılmamış bir etik üzerine kurulur: Yavaşla, gör, anlayış göster ve yol ver ki akıl sağlansın. Ceza yazmak caydırıcı ve yapıcı çözüm mü?

Toplu taşıma araçlarına öncelik tanımak, sadece bir kolaylık değil; şehir yaşamını düzenleyen temel bir gerekliliktir. Bunun yanında duraklara Park etmemek, toplu taşıma araçlarının duraklara yanaşıp akışa engel olmaması, yaya geçidinde yavaşlamak veya durmak, bir lütuf değil bir zorunluluktur.

Araç içinde insanları savurmadan, güvenli bir sürüş sağlamak sürücü için “müşteri velinimetimdir” yolcu için ise “sağlanan imkan bir nimettir” anlayışı ile karşılıklı kabul ve anlayışla kısmen de olsa çözülür. Acele edip can ve mal emniyetini ihlal eden sürücü kardeşlerimiz Allah için 1 dakika sabırdan sonra yolda kalan herhangi bir araç gördünüz mü? Ardınızdan söylenen olumsuz bakış ve sözlere değer mi? Yapılan olumsuzlukların faturası karşınıza çıkmaz mı?

Sevgi: Yaşamak ve Yaşatmak

İnsan, sevginin ne olduğunu gerçekten anlamak için önce sevilmeyi deneyimlemelidir.

Annesinin, ailesinin, çevresinin sevgisini hisseden birey, kendini var edenin idrakiyle onlara değer vermeyi, onları mutlu etmeyi ve karşılıklı bağlılığı öğrenir. Toplumun sevdiği kişi olma arzusu da benzer bir şekilde işler; insanlar, sevilmeyi deneyimledikçe başkalarına değer vermeyi ve karşılık göstermeyi öğrenir.

Sevgi yalnızca deneyimlenerek öğrenilen bir davranış değil, aynı zamanda yaşamı dönüştüren bir güçtür. Varoluş mücadelesine giren insan doğadan, kandan, candan, inançtan ve düşünceden gelen çeşitli sevgilerle varoluşa sarılır. İnsan, doğayla etkileşim kurdukça onun döngüsüne hayranlık duyar, hayvanlara ve bitkilere karşı koruma içgüdüsü geliştirir. Biyolojik bağlar, kanın getirdiği doğal şefkat ve koruma duygusunu besler. Duygusal bağlılık, içten gelen candan sevgiyi yaratır; arkadaş, eş ve yakınlarımıza duyduğumuz bağda bunu hissederiz. İnanç, manevi değerler ve ritüeller üzerinden sevgiyi beslerken; düşünce ve idealler, insanın zihinle seçtiği bağlılıkları, adalet ve özgürlük gibi ideallere duyulan tutkuyu şekillendirir.

İnsanın aklını, benliğini ve dar çıkar anlayışını aşmasıyla gerçek sevgiye erişmesi mümkündür. Artık sevgi, yalnızca bir his değil, yaşamın kendisine ve başkalarına yansıyan bir eylemdir. Sevgi, varlığı çoğaltmak, başkalarının da yaşamını değerli kılmak, hayatı paylaşmak ve yaşatmaktır. Kendini aşan birey, dar sınırlarını aşıp evrensel bir sevgiye ulaşır; sevgi, böylece hem kendisi hem de tüm varlık için bir güç hâline gelir.

Gerçek sevgi, yaşamaktır. Yaşatmaktır.

Akılç Nakil İlişkisi

İnsan, varoluş sahnesine Allah’ın sıfatlarını giyinerek çıkar. Gayrısı beşerdir. İnsan görür, duyar, hisseder; sonra bunları anlamlandırır ve yaşar. İşte akıl ve nakil tam burada devreye girer. Biri güncelde olan içsel işleme gücü, diğeri saçılmış olandan, dışarıdan gelen veriyi işleyen, yön ve anlam katan etkin güç. Bu iki unsur birbirini tamamlayan bir döngü oluşturur; biri koparsa denge bozulur. “İlim müminin yitik malıdır, nerde olsa alır” buyurulmuştur.

Akıl, gözden geleni, kulaktan işitileni ve içsel sezgiyi tartar, hükme bağlar. Ama bu süreç boşlukta işlemez; nakil, yani gelenek, metin ve deneyim, akla veri sunar. Kuran’da olayların anlatılıp ardından “akletmez misiniz?” sorusunun gelmesi, tam da bu döngüyü gösterir: Metin yalnızca okunmak için değil, anlaşılmak için vardır. Akıl, nakli anlamaya çalışır; nakil, aklın kendini göstermesine vesile olur. Ziya paşa: Bu bağlamda varolanı anlamadan yok saymak bireyin konumunu gösteren bir usturlap vazifesi görür. Bireyin kulağına kadar gelen bir veri değersiz anlamsız ola bilir mi? Değersiz anlamsız olan onu anlamlandıramayandır. “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” diyerek insanın yaptığı işte görüldüğünü söyler.

Dinde aklın genel olarak üç ana evreden bahsedilir: Nefsi (aklı maaş) akıl, İlmi veya Mantıksal Akıl, Maʿrifet Aklı. Dikkat edilirse her şeyin başı akla bağlıdır. Her evre, aklın nakille etkileşimindeki derinliği ve işlevini gösterir. Nitekim “aklı olmayanın dini yoktur” buyurulmuştur. Dinde “Allah’ın yarattığı ilk varlığın akıl olduğu belirtilerek (logos) aklın önemi ve konumu belirtilmiştir.

Değişimli ve dönüşümlü bir varoluş içinde meydana gelen insanoğlu bu şartlara bağlı olarak her dönem varoluşu güncelleyip yaşar. Çoğunluğun fikri değişir, toplumun koşulları değişir, birey olgunlaşır veya küçülür. Bu değişimler hakikati ortadan kaldırmaz; sadece onu fark etmemizi ve açığa çıkarma şeklimizi gösterir.

İnsan ölçüdür; değer yargısı insanda anlam kazanır. Ama ölçüyü belirleyen, insanın keyfi değil, onu aşan bir referans ve ölçektir. Yani mm de km de ölçü birimidir. Ama uygulama yerleri farklı. Bu bağlamda günümüz insanı, hakikati icat eden değil, onu açığa çıkaran ve üzerine yürüyen bir varlıktır. Peki, hakikat nedir denirse? O bireysel akla, göze ve söze sığmayan bir varoluştur.

Bu döngü, akıldan nakile, nakilden akıla sürekli devam eder. Çünkü insan nakloluştan ayrı değildir. Onu ayıran bireysel aklıdır. Bireyi şekillendirip kontrol eden de toplum. Eğer nakil bizi rahatsız ediyorsa ne mutlu bize duyarlıyız ve aynı zamanda da sorunluyuz, sorumluyuz.

İnsan nakille karşılaşır, aklıyla anlar; anladığını hayata uygular, sonuçlarını görür ve yeniden düşünür. Döngü kırıldığında ya kör taklit başlar ya da sınırsız görecelik. Sağlıklı işlediğinde ise ortaya çıkan, yaşayan ve kendini sürekli yeniden anlayan bir hakikat arayışıdır. Bu döngüden amaç yok mudur? Elbette vardır. Yaşamın sevgiyle aydınlıkla devamını sağlamak.

Hoca Nasrettin Efendi odun yüklü eşeğin yükünü ateş ile tutuşturmuş ve kulağına fısıldamış: “Aklın varsa göle kaç” İnsan damla, insanlık deniz. Bireysel akıl bir mum. Külli-irfani akıl güneş.

Aklın Aşılması ve Gerçek Halife

Aklın aşılması, bireyin kendini aşması ve varoluşa karışmasıdır. Bunu toprağa düşen tohumun aynı asıl yaşamın dirilmesine benzete biliriz.

İnsan varoluş karşısında hiçbir zaman boşlukta kalmadı. Hep bir Yaratıcı’ya yöneldi, bir bağ kurdu. Medeniyet de aslında bu bağın üzerinde yükseldi. Ama zamanla o bağ inceldi. Hakikati yaşamayı bıraktık, onu tanımlamaya, sınıflandırmaya, parçalara ayırmaya başladık. Akıl en usta olduğu şeyi yaptı: ayrıştırmayı. Parçaladı, böldü ve böldüğünü “hakikat” diye savundu.

Adem’in cennetten sürülmesi kıssası bana bunu düşündürür. Doğal işleyişten kopuk insan, yargıları ile kendini bütünden ayırınca esfeli safiline düştü. Artık artı ile eksi sonsuz arasında, bin bir ad ve suretle yaşayan, ayrı bir varlık hâline geldi. Cennet yaşanacak bir hâl olmaktan çıktı, uzak bir ütopyaya dönüştü.

İşte bu kopuşun tam ortasında İslam zuhur etti. Bir sistem değil, bir ilke ve işleyiş olarak. Tevhid burada sadece “Allah birdir” demek değil. Parçalanmış her şeyi yeniden bütünleştirmek, aklın tahtını kırmak, ölçüyü insandan alıp varoluşa vermektir.

Hz. Muhammed (s.a.v.) bizi doğrudan varoluşla yüzleştirdi. “Oku, yaratan Rabbinin adıyla” dedi ve aracıları, suni otoriteleri, ruhbanı ortadan kaldırdı. Güzel olanı seven bir Allah tasavvuruyla içimizde akıl ile gönlün, dışarıda ise insan ile doğanın birliğini aradı.

Fakat sonra o saf ilke, tarih içinde “Müslümanlık” diye anılan kurumsal, monarşik bir birikime dönüştü. Söylem ağır bastı, tarif ağır bastı. Bugün ise akıl zirveye ulaştı ama hâlâ tahtında oturuyor. Bir avuç akıllı insan, paraya ve güce tapanların eline hem kolaylaştırıcı araçları hem de yok edici silahları veriyor. Bireysel akıl kendi menfaatine ters düşeni hâlâ reddediyor.

Benim gördüğüm şu: Çözüm aklı daha da parlatmak değil. Onu yerli yerine koymak. Aklın hükmü bittiği yerde tevhid başlıyor. Nefs tohumunu öldürüp kendimizi varoluşa teslim ettiğimizde “ölmeden önce ölmek” gerçekleşiyor ve insan gerçekten diriliyor. İşte o anda Kur’an’ın işaret ettiği sıfatla var oluyoruz: “Halife”

Bu Halife, “ben halifeyim” diyen ego insanı değildir. “Ben”in tükendiği yerde varoluşun kendisi yeryüzünde tecelli etmesidir. Varoluşun halinin ifa edilmesidir. Damla deniz oluyor. Ayrılık bitiyor.

Medeniyet ancak bu dirilişle yeniden kurulabilir.

Bu bağlamda tevhid, hem ilke hem işleyiş hem de varoluşun ta kendisidir.

Tab, Tabiat ve Kitap

Düşüncenin tabi olup yazıya dökülmesine kitap denir. Bir düşünceye ya da bir lidere bağlı olana da “tabi” denir. Bu bağlamda kitap, tabi olunmuş bir düşüncenin kayda geçirilmiş hâlidir. Ancak kitapta yazılı olan, kendi başına canlı değildir; okuyanın zihninde, onun düşüncesiyle canlanır, çeşitlenir ve yeniden üretilir.

Bu yüzden kitap, bir sonuç değil, bir potansiyeldir. Okurun zihninde bir karşılık bulduğunda gerçeğe dönüşür. Asıl mesele, okurun kapasitesidir. Derin bir zihin, basit bir metinden bile anlam üretir; hazırlıksız bir zihin ise en güçlü metni bile kelime yığınına indirger.

Eskilerin “kitap verilenler” dediği şey de budur. Bu, sadece okuyan değil; okuduğunu anlayan, içselleştiren ve hayata geçiren insan demektir. Kitap, bu insanın elinde bilgi değil, eylem olur.

Bugün ise durum tersine dönmüş durumda. Herkes her kitaba ulaşabiliyor ama bu erişim, anlam üretmiyor. Aksine, çoğu zaman bilgi kirliliği, yüzeysellik ve kakofoni doğuruyor. Kitap çok, ama idrak az.

Kütüphane de bu çelişkinin merkezinde durur. Kitapların toplandığı yer olarak bir depo mudur, yoksa düşüncenin canlı alanı mı? Eğer raflardaki kitaplar okunmuyor, anlaşılmıyor ve hayata geçmiyorsa, evet; kütüphaneler birer morgdur. Ama okur hazırsa, kütüphane bir bahçeye dönüşür. Kitaplar tohum, zihin topraktır. Okullar ise bu sürecin laboratuvarıdır.

Bugün bilimsel üretim de benzer bir sorun taşıyor. Sayısız makale yazılıyor; çoğu, akademik hedefler ve prestij için üretilmiş tekrarlar. Oysa bilimin amacı nettir: yaşamı kolaylaştırmak, anlamayı sağlamak ve sevdirmek. Karmaşığı sadeleştirmeyen, hayata dokunmayan bilgi, yükten başka bir şey değildir.

Buradan tabiat kavramına geliriz. “Tabi” kökünden gelen tabiat, insan dahil tüm varlıkların uymak zorunda olduğu düzeni ifade eder. Bu düzen, insanın üzerinde değil, insanın içinde olduğu bir düzendir. “Yeryüzü bana mescit kılındı” sözü de tam olarak bunu anlatır: yaşamın tamamı bir sorumluluk alanıdır.

İnsan bu düzenin sahibi değil, parçasıdır. Tabiata hükmeden değil, ona tabi olan bir varlıktır. Bu yüzden doğaya karşı sorumludur; yaşamak kadar yaşatmakla da yükümlüdür.

Sonuç olarak kitap ve tabiat aynı yere çıkar: insanın neye tabi olduğunu gösterir. Biri düşünce düzenini, diğeri varlık düzenini ifade eder. İkisi de insana sınırını, sorumluluğunu ve yerini hatırlatır. Asıl mesele okumak değil; anlamak, uyum sağlamak ve yaşatmaktır.

Göv ve Gök Arasında İnsa

İnsan, iki ayak üzerinde durur; bu basit görünen gerçek, onu hem toprağa hem de göğe bağlar. gök ve göv eski Türk bilincinde, dil, anlam ve renk aracılığıyla inanca dönüşmüştür. İnancınca tanrı göktedir ve ona el açarak ondan ister. Bu eylemin özü insanın dönüştürücü, aktarıcı ve gösterici olduğudur. Doğada gökten gelenler yerde şekillenerek insanda görünür olur. Bunun dindeki karşılığı “Elhamdulillahi rabbil alemin”dir. Yani kul Allah’a ve şükür eder.

Gök, yalnızca mavi bir gökyüzü değil, aynı zamanda yukarıya, yüceye, her şeyi kapsayan sınırsız çadır olarak tanımlanması, varoluşu kapsayan ve bilincinde olan düşünceyi simgeler. Yağmur (su) nasıl yere hayat veriyorsa insan da (er) ilim ile dirilip hayat bulur. Döneminde astronomi ve coğrafya önde gelen bilim dalları olmuştur. Fakat bu ilimler insandan ayrıştırılarak alan ölçüm ve tanımı ile bilime geleceği okuma aracı olarak da astrolojiye falcılığa-üfürükçülüğe evrilmiştir.

Astronomi ile ilgili eski düşünceler onun yedi kat olduğunu ve en üstte arş olduğunu ifade etmişler. İnsanı da yedi nefis mertebesi ile tanımlamışlar. Beyni de düşünme ve organizasyon organı olması hesabı ile hükmedici kuvvet, arş (hareket noktası) olarak kabul edip insan başını gök kubbeye benzeterek varoluşu bu bağlamda değerlendirip iyinin güzelin yaşanıp yaşatılması odaklı bir yaşam kurulması önerilmiştir.

Hz. İsa için göğe çekildi ifadesini astronomik katman olarak anlayan akıl, teleskop ile uzay boşluğunda peygamber, melek Allah arama arayışında eline bir şey geçmeyince iflas edip iflasının gerekçesi olarak da kurtuluşu dine saldırmada aramaktadır. Hâlbuki Hz. İsa’nın sözü bireyselliğin bütünselliğe bağlı olduğudur. (Baba bende ben babadayım, üzüm asmada asma üzümde, ben babaya gidiyorum). Nasıl ağacın kökü toprakta, dalları gökyüzünde, gücü gövdesinde ise insan da öyledir. İnsanın farkı bunun farkında olması.

Göv aynı zamanda bir renk adıdır. Gökteki ışık dalgalanmasına bağlı olarak lacivertten havai renge kadar değişen bir renk sıralamasının adı olmuştur. Bu rengi haberin, barışın ve sevginin sembolü güvercin kuşu en güzel şekilde yansıttığından olsa gerek ki bu adı almış. Yerdeki ekin de göv-yeşillik olarak adlandırılmış. En güzeli ise Türk’e yakışan rengi ile “Turkuaz”

İşte bu yüzden insan, sadece fiziksel bir varlık değildir; yer ve gök arasında duran işleyişi birleyip aktarıcı varlıktır. Zaman, mekân ve bilinç, burada görünür bilinir olur. Gövde somutun, gök ise soyutun (madde-mana) simgesidir.

İnsan düşüncesiyle hem gökte hem gövdede olur; rengiyle, duruşuyla, varlığıyla hem somutu hem soyutu temsil edip yaşar. Yer ve gök insanın gövdesinde yeşerir ve onu hem yeryüzüne hem gökyüzüne bağlar. Kuran’da “Allah arzın ve semavatın nurudur” buyurulmuştur.

ölmeden ölmek

Talebe: *ölmeden evvel ölmek” nedir usta

Usta: “Ölmek nedir” ne olarak biliyorsun?

Talebe: “Ölmek ruhun tanrıya bedenin doğaya toprağa karışmsıdır”.

Usta:”Şimdi ölü müsün yoksa diri misin” ?

Talebe: “Aklım ermez usta”

Usta: “O zaman aklını öldür. Aklın ölsün ki ilim ile hayat bulsun”

Talebe: “İlm le hayat bulmak nedir”?

“Usta: Allah’ta, varoluşta dirilmektir”.

Talebe: ” Zaten öyle değil miyiz usta” ?

” Zaten öylesin mesele yok. Bu sorunun cevabını senden sana sen vereceksin, öyleysen de öyle değilsen de varoluşa layık ol – tadını çıkart zira elden çıkan ele gşrmez” dedi usta

İslam: İlke, İşleyiş ve Birlik Üzerine

İnsanlık tarihi boyunca bir yaratıcının varlığı fikri, farklı ad ve biçimlerde karşılık bulmuştur. Günümüzde tek tanrıcılık, çok tanrıcılık gibi kavramlarla yapılan sınıflandırmalar büyük ölçüde modern Dinler Tarihi ve Antropoloji disiplinleri içinde, özellikle Batı düşüncesinin analiz geleneğiyle sistemleştirilmiştir.

Kurumsallaşmasıyla tanımlanan Yahudilikte Tanrı (Yahve), tamamen aşkın, mutlak ve ulaşılmaz bir varlık olarak ortaya konmuştur. Hâlbuki “O-olan”, var olanın ve varoluşun idrak edeniydi. İnsanın, bireysel aklıyla kendini bütünden ayrı konumlandırması, onu yaşamın dışına düşürdü. Bu durum, Adem’in (kimliksiz olan insanın) cennetten kovulması ve ayrı bir ad alması olarak sembolize edilmiştir. Artık insan, eksi sonsuz ile artı sonsuz arasındaki değerleri var eden; bin bir ad, renk ve şekil ile kendi aleyhine çalışarak yaşayan bir varlık hâline gelmiştir. Bu ayrılığın acısı ancak aslına erip cennetini kazanmakla son bulacaktır.

Cennetin yolunu gösterme amacıyla ortaya çıkan peygamberler ve öğretileri, ulaşılması gereken ereği tenzih anlayışıyla insan anlayışının ötesine taşıyarak, yaşanması gereken cenneti zamanla bir ütopyaya dönüştürmüştür. Bunun yan etkisi olarak ortaya çıkan ruhban sınıfı ise o dönem insanının felaketini derinleştirmiştir. Aradan binlerce yıl, binlerce uyarıcı gelip geçmiş; medeniyetlerin felaket nedenlerini açıklasalar da seslerini duyuramamış, sonuçta kendileri gibi düşünenlerle içsel dünyalarını kurup orada yaşayarak “model insan” olma çabasını sürdürmüşlerdir.

Bu anlayışın son kurucularından Hz. Muhammed, bireyin bu gerçeğe kendi aklıyla ulaşabileceği düşüncesiyle ilke ve işleyişi tanıtmıştır. Hz. Ali’nin çift uçlu kılıcıyla sembolize edilen “kılı kırk yaran akılın birliği” anlayışı, farklı kitabî dinlerin ve inançların içindeki erekleri üst ilkede-birlik ve barış içinde-yaşamanın yolunu gösteren bir anlayışı var etmiştir.

İslam peygamberi olarak tanımlanan Hz. Muhammed, kendini dinin, yasanın ve güzel ahlakın tamamlayıcısı olarak tanımlamış; Allah’ın (yaratan, yaşatan, var eden ve varoluşun kaynağı olan) güzel olduğunu ve güzeli sevdiğini ifade etmiştir. Bu yaklaşım, insanı doğrudan varoluşla ilişki kurmaya çağırarak (Ikra’ bi-ismi Rabbike’llezi halak) aracı sınıflarını ortadan kaldırmıştır.

Ancak bu anlayış, onu ortaya çıkaran liderin vefatının ardından tarihsel süreçte kültürel bir inanca dönüşmüş; “Müslümanlık” adı altında maddi ve manevi monarşik yönetim anlayışıyla insanı dünya ve ahiret cennetine ulaştırma iddiasıyla hüküm sürmeye başlamıştır.

Bu doğrultuda yürüyenler, var olan inanç ve dini söylemleri vahdet-i vücut felsefesi ile işlemiş, varoluşu ilmi esaslara oturtarak ereği göstermeye çalışmışlardır. Ancak söylem ve tarifle bir yere varılamayacağı gibi, insanın aklıyla bağlı olması ve aklın da menfaati icabı menfaatine ters geleni reddetmesi nedeniyle varoluşla bütünleşmek zorlaşmaktadır.

Günümüzde ulaşılan bilimsel keşifler, varoluşun ve insan psikolojisinin yapı taşlarını çözmüş; laiklik anlayışıyla herkesin kendi inancı etrafında oluşmuş kültürel ve siyasi birliktelik içinde yaşamasının yolunu açmıştır.

Bugün, üç ila beş bin bireysel akıllı mühendisin ürettiği aletler hayatımızı kolaylaştırırken, bazı bireyler son modelini almak için emeğini ve ereğini ona katarak var olmaya çalışmaktadır. Aynı akıllı mühendislerin ürettiği silahlarla, kendilerini çalıştıran delinin eline değnek vermektedirler. Gidilecek yol ise varoluştur-bireyin kendinden kendinedir. Var olmak, konumlanmak, geleceğini kurmak bireyin kendine kalmıştır

Medeniyetin Işığı Akıl

Geceleyin gökyüzüne baktığımızda görülen en parlak yıldız Sirius’tur. Sirius, Eski Mısırlılar için Sadece bir yıldız değil; zamanın, hayatın ve ritüelin merkezindeydi. Sirius’un kendisi de ilginçtir: aslında bir çift yıldızdır.

Sirius A, gözle görülen parlak yıldız, Sirius B ise görünmeyen beyaz cüce. Gözüken ve gözükmeyen… Görünenin altında yatan ve insan tarafından aranan görünmeyen… İnsan da varoluşun çalışma düzeni ile uyumlu çalıştığında varoluşun farkındalığına gelmektedir. Gece–gündüz, madde–mana, beden–ruh…

İnsan tarafından temsil edilerek tanımlanan ve ayrı gibi görünse de aslında aynı bütünün iki kutbu olan düşünce. Taoizm’in yin-yang öğretisinde dediği gibi: karşıtlık değil, tamamlayıcılık; bir olmadan diğeri yoktur. İkilik, birliğin görünür hâle gelmiş biçimidir.

Niyâzî-i Mısrî.”Kahr’u lütfu şey’-i vahid bilmeyen çeker azab Ol azâbdan kurtulup sultân olan anlar bizi” diyerek | insanın konumunu tarif eder.

İnsanoğlu gökyüzünü araştırdığında aslında kendi içindeki kapıyı araladı. Dışarıdaki ışığı anlamlandırırken, içindeki ışığın yansımasını, kendi karanlığını fark etti. Platon’un “idea”ları ya da Aristoteles’in “nous”u gibi, akıl karanlığı dağıtan bir ışık olarak görülmeye başlandı. Ama bu ışık yalnızca bilgi değildir; ayırt etme, anlam verme ve hakikati seçme kudretidir.

Kur’an bu ışığı çok net tarif eder: “Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nuru, içerisinde kandil bulunan bir nişan gibidir. O kandil, cam bir kavanoz içindedir; kavanoz, sanki parlayan yıldız gibidir; ne doğuya aittir ne batıya… Allah dilediğini nuruna yöneltir. Nur üzerine nurdur. Allah, kullarını dilediği gibi hidayet eder” buyurulmuştur.

Buradaki mesaj: Bilgi-ışık, yönlere veya taraflara ait değildir. Müminin, emin kişinin yitiğidir. Gece–gündüz, doğru yanlış, iyi kötü, madde–mana, dışarısı–içerisi… Bunlar davasını güdecek çatıştırılacak şeyler değildir. Yol gösterici mana ve idrak üretmek için var olan ayetlerdir. Yunus Emre: “Bir çeşmeden akan su acı tatlu olmaya, Edebdür bana yirmek bir lüleden sızaram” diyerek bu birlikteliğin kaynağına dikkat çeker diyerek konuyu günceller.

İslam inancında akıl mead olarak tanımlanan, aklın ferah, olgun, tatlı veya yoğunlaşmış hali olarak tanımlanan akıl burada devreye girer. Taraf seçmez; ilişki kurar. Parçaları birbirine bağlar, zıtlıkları anlamlandırır, ölçü kurar. Ama işlenmemiş akıl aklı maaş yalnızca hesap yapar; yön vermez.

Kur’an’ın zeytin ağacı ve yağıyla kurduğu sembol de aynı mesajı verir: Ağaç, yağ ve ışık insandan ayrı olmayıp o ışığın ortaya çıkış yolunu göstermektedir.

O yağ kendiliğinden çıkmaz. Sıkılmadan, ayrışmadan, yüzleşmeden ortaya gelmez. İnsan da öyledir: kendi içinden öz çıkarmadan ışık üretemez. “Yağı, neredeyse ateş değmese bile ışık verir.” Potansiyel hazırdır; mesele onu yakacak kıvama gelmektir.

Medeniyet de işte burada kurulur. Gökteki işareti görüp, varlığın ikili yapısını anlayıp, aklıyla bunu bağlayıp, kendi özünü ışığa çevirebilen insanın ortaya koyduğu düzendir. Evrensel varoluşu kapsayan Göktengri inancı da bu içeriklidir. Netice inancını eyleme dönüştürerek ışık üretmeyen toplum medeniyet kuramaz. Sadece yön tartışan, sadece taraf seçen, sadece bilgi yığan yapılar-adı ne olursa olsun-karanlığı organize eder. Medeniyetin ışığı, dışarıyı gören, içeriği işleyen ve ikisini akılla birleştiren insanla yanar.

Arz-ı Mevûd

İnsanın yolculuğu, varoluşun kendisinde başlar: bir çölde, kendi iç dünyasında. Her birey için pusula işlevi gören, (arz edilen, istenilen) ve (mevud, vaat edilmiş hedef) istenilen ve vaad edilmiş hedef Arz ı Mevûd’dur. Arapça kökeniyle kavram, “vaat edilmiş, söz verilmiş” anlamına gelir. Yani kendi varoluşunun idrakine gelme; Tanrıya kavuşma, tevhid – birlik olma ereği.

Bu kavram ilk bakışta coğrafi bir hedefi çağrıştırsa da derinlerde bir benzetme yatar: insanın kendi varoluşunda ulaşmayı arzuladığı, beden ve düşünce potansiyeli olarak hakikati, Tanrıyı, yaratıcıyı arayanın kendi iç sesine, kendine ulaşmasıdır.

Tevrat’ta geçen “İşit, ey İsrail! Yehova bizim Tanrımızdır, Yehova birdir.” ayeti yukarıda ki tanımla anlam kazanır. “Yehova”, var olan O’dur. Ulaşılması istenilen ile arayanın birliği, içsel yolculuğun özü anlamındadır. Daha güncel olan Kur’an’da ise “Allah arzın ve semavatın nurudur” ifadesiyle insanda ortaya çıkan düşüncenin tanrının nuru olduğu ile benzer bir gerçeklik vurgulanır.

Arzı mevudun felsefi bağlamda karşılığı Promessadır. Latince kökeniyle “ileriye yönelmiş vaat”, sözü edilene ulaşma, düşüncesi doğrultusunda gitme anlamına gelir. Bu insana dışarıdan sunulan bir vaat değil, ezelde verdiği söz doğrultusunda kişinin kendi geleceğine doğru attığı adımdır. Yani varlığın bireyde ortaya çıkması – tezahürüdür.

Arzı mevud kavramı tarih boyunca anlam kaymasına uğramıştır. Varoluşsal hedefi simgeleyen bir iç yolculuktan sıyrılıp, coğrafi bir yaşam alanı anlamına dönüşmüştür.

İki nehir arası olarak tanımlanan ve vaat edilmiş topraktan kasıt, beden toprağından doğan, iyi ve kötü olarak tasnif edilen düşüncede insanın orta yolu tutarak dengeli yaşaması, kendi içsel erdemini ve bilincini geliştirmesidir.

Hz. İbrahim ile başlayan, batıl otorite ve kaideleri tanımayarak çölde manayı -kendini arayıp bulma serüveni, zamanla katı dini kurallarla şekillenen bir yaşam biçimine dönüşmüştür.

Birey, kendi içsel Arz‑ı Mevûd’unu bulmakta zorlanırken, toplumsal yaşamda putlar edinmiş, bilgiye, sanata, siyasete ve ekonomiye hâkim olmuş, tanrıya, kendi özüne değil, paranın ve gücün egemenliğine tabi olarak tanrının sözlerini de bu bağlamda değiştirip dünya egemenliğine yönelmiştir. Halbuki bu değerler varlığın anlaşılması ve varoluşa uyumlu yaşam için gereken icatlar olarak insanlığa sunulması gerekirken zamanla öldürme ve tahakküm aracına dönüştürülmüştür.

Bu yönelişin siyasal bir forma bürünerek tehlikeli sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Arz‑ı Mevûd, vaadedilmiş coğrafi bölge olarak kabul ettirildiğinde o bölgede diğer inançta olanları ayrıştırır.

Diğer insanları “goyim” (Yahudi ve hayvan arası, Yahudiler için yaratılmış bir form) öteki olarak görmek; onlara hayat hakkı tanımayarak, öldürmeyi veya sindirmeyi hak saymak gerçek bir sapkınlıktır. Oysa bireyden istenilen gerçek vaat, kendi hayvansallığını aşarak olgun, bilinçli ve insani bir varoluşa erişmesidir. Nitekim Hz. Muhammed, (kendinden öncekiler ayrı bir din olarak de) “yeryüzü bana mescit kılındı” diyerek yeryüzünde evrensel birlik içinde sevgiyle yaşamın yolunu göstermiştir.

Bugün Yahudiler dünyanın dört bir yanında özgürce yaşarken, İsrail’de kendilerinden başkasına hayat hakkı tanımayan uygulamaları ve İslam’ın siyasallaştırılması kutsal din duygusunun yaşanmaması nedeniyle arzı mevzuda ulaşamamanın yarattığı açmazın güncel dışa vurumudur. Sorunun özü açıktır: evrensel varoluşsala ulaşılması hedeflenen vaat içsel bir yolculuktur ve başkalarının yaşam hakkını çiğnemek bu yolculuğun özüyle çelişir.

Sonuç olarak Arz‑ı Mevûd ve Promessa, insanlığın yürüyüşünde hem içsel hem dışsal pusula işlevi görür. Çölde başlayan arayış yeryüzünde görünür olur; ancak gerçek başarı, insanın kendi içsel toprağına, kendi vaat edilmiş potansiyeline ulaşmasıyla mümkündür. Bu toprak, başkasının üzerinde değil, insanın kendi bilincinin derinliğinde kurulur.