Gariplik

Orhan Veli: bir şiirinde “İstanbul’da Boğaziçi’nde, Bir garip Orhan Veli’yim… Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama. El konuşurmuş, görüşürmüş bana ne.

Sevdalım. Boynuna vebalim” diyerek üzerimize aslına kavuşma arzusunun vebalini atmaktadır.

Sevdalı olduğumuz kaynak bize Orhan Veli’nin dili ile gariplik ve mahzunluğumuzdan kurtulmamızı salık vermede. Şu koskoca dünya içinde üç beş dildaşı olmasa insan yalnız değil de nedir?

İbrahim Tatlıses’in seslendirdiği bir türkü de

Feryatsız gündüzüm gecem olmadı

Çekmediğim dertle çile kalmadı

Feryatsız gündüzüm gecem olmadı

Ağlamadık sokak, köşe kalmadı

Yalnızım, dostlarım, yalnızım diyerek isteğine erememenin halini arz ediyor.

İnsanı yalnızlığa düşüren, kendi aslına erememesi olmalı. Yoksa bu kadar elvan yaratılış içinde insan niye yalnız kalsın?

İnsan hangi renkten olmalı ki kendini tanıyamıyor? Diller, dinler, toplumlar hep renklerimiz. Alımız ise güneş gibi renksiz ve ayna gibi saydam.

Öyle anlaşılıyor ki insan, içindeki varoluşun kaynağı ile bütünleşemediğinden ayrılık acısı duymada. Ve bu acı aslını bulmasının yakıtı olsa gerek ki aslına yöneliyor. Yaratılışta. Onun rızasını kazanarak ondan gelenler ile halleşerek bu yalnızlıktan ve gariplikten kurtulma yolu aramaktadır.

Aşık Veysel “Dost dost diye nicesine sarıldım, Beyhude dolandım boşa yoruldum. Benim sadık yarim kara topraktır” diyerek yalnızlık ve garipliğini toprak gönülle aştığını duyurmaktadır. Ne de olsa toprak, her ne ekilirse ayırt etmeden kabul edip hayat veriyor.

Topraktan meydana gelen benliklerimize üflenen tanrı nefesi ile diriliğimiz meydandadır. Ruhun bir iken bin bir kalıba girmesi ve ondan haberdar olmama durumunun gariplik ve şaşkınlığa neden olduğu düşünülmektedir.

İnsan, üflenen ruh ile diri olduğuna göre diriliğinin gereği sadece hayvansal dirlik mi yoksa ruhu ve sahibini bilip tanıması mı sorusu dile gelmektedir.

Öyle ya bu amaçlı açılan tüm tapınakların birinci öğretisi önce kendini bil. Ne olduğunu ne istediğini, haddini, kadrini bil.

Bu nedenle, aynı duygu ve düşünceye sahip dostunu, ruh eşini bulanın garipliğinin bir nebze de olsa ortadan kalkacağı aşikardır. Bu duygu ve düşünceleri kendinde bulup kendi ile bütünleşenin yalnızlık ve gariplik duygusunun şölene dönüşeceği aşikardır.

Peki, gurbet olarak tanımlanan yerde yaşamak neden yalnızlık hissi verir? Bir memleketli – hemşeriyle veya tanıdık ile karşılaşıldığında mutlu olunmasının nedeni insanın aşinalık ve ortak kültür dünyasının ürünü olduğunu gösterir.

Herhangi bir coğrafyada bir anadan doğan insan kendi çevre ve meşrebine göre bir grup kurarak yaşama dahil olmakla yalnızlığı geçmiş olur mu? Bu durum o topluluğun menfaatine ters davranışta bulunmakla test edilebilir.

Anlaşılan o ki insanoğlu kalabalıklar içinde de yalnız.

Birliğimiz olan duygu ve düşünce dünyasında var olup farklılıklar kabul edildiğinde, içimizdeki gariplik duygusu yerine eminlik duygusu yerleşerek yalnızlıktan evrensele dönüşülür.

Boşa dememişler: İnsan tek gelir tek gider. Kendini tanıdığında tek gelip hep gider.

İnsanın serüveni devam etmekte. Seyreyleyelim şu ayineyi devranda kimler-neler gelip geçiyor. Şu ömürlü hayatta bir an da olsa gariplik duygusundan arınarak kendini yaşar.

Hal Olmak

Tabiat, Tanrı’nın kudretiyle yarattığı bir kitaptır. Bu kitabı okumak, anlamak ve hal edip özünü yaşamak için insan yaratıldı. Peygamberler de bu kitabı kelimelerle değil, halleriyle yaşayan canlı örnekler oldular. Böylece insanlığa yol gösterdiler.

İnsan topluluk halinde yaşıyor. İş bölümüyle, dayanışmayla, kurumlarla… Din de bu toplumsal hayatın bir kurumu haline sokuldu. Savunduğu ilkeler de eğitim ders niteliğinde müfredatı içinde yer aldı. Peki neden herkes bu kuramsal dinin telkin ve isteklerine zorlanmaktadır? Din bir vijdan meselesi değil mi? İslam peygamberi, “Yeryüzü bana mescit kılındı” diyerek aslında ruhbanlığı, kurumsal din anlayışını reddetmedi mi?

Günümüzde din kurumu, daha çok toplumun birliğini korumak, sosyal dayanışmayı sağlamak ve siyasi otoriteye yardımcı olmak gibi üstüne vazifeye olmayan birçok konuda işlev görüyor.

Bu durum da zaman zaman siyasi güç odağı haline gelen bu oluşumlar devletin yasasında ikilik yaratıyor.

Dini öbür dünya ve cennet cehennemle sınırlayanlar ile dine hiç inanmayanlar dahası bilimi yeni bir din gibi benimseyenlerİn kendi yolunda olduğu toplumda Tanrı’nın doğayı ve insanı “kendini tanısınlar” diye yarattığına inanan biri kendisini bu setin muhatabı olarak kabul ederse baş vuracağı merci neresi?

Önce, arıtılmış genetik yapımız ve eğitimimizle insanlığı ‘hal’ etmeliyiz. Bunu toplum içinde yapmak mümkün olmadığında mecburen kendisine ya da kendisi gibilerin olduğu genel veya özel bir birime iradesini teslim edecek.

Kuranı Kerimde ‘akıl etmemiz,’ emredilmektedir. Peygamber de ‘aklı olmayanın dini yoktur.’ buyurmuş. Bir yanda “din akılla anlaşılmaz” diyen hocalar, diğer yanda “akledip tanıyın” diyen emir. Bir yanda da bunları aklı ile çözmeye çalışan az akıllı insan. Akıllı, ‘melek’ değil. İradesini teslim etti. “şeytan’ değil işte bu insan. Bu çelişki, aslında insanların yoğun olarak ruhsal bir hastalık taşıdığını gösteriyor.

İnsanlık, insanlar arasında yaşanarak öğrenilir. Hayvanların içinde yaşamak insana bir şeyler katabilir ama kendine ayna olacak başka bir insan olmadan insan, kendini tanıyamaz. Peygamberler işte bu aynayı tutan kimselerdir. Eğer hakikat sadece kitaplardan öğrenilecek olsaydı, peygamberlere gerek kalmazdı.

Hz. Muhammed “Ben son peygamberim” dedi. Acaba bu söz, çağının sözcülüğünü yaptığını mı gösterir, yoksa vahyin bittiğini mi? Kendisi bir öncekini güncellediğine göre, onu da güncelleyecek bir ihtiyaç doğmayacak mı? Nitekim İslam inancında, ‘her yüz yılda peygamber değil ama dini yenileyen müçtehitler gelecektir’ denmez mi?

Bakara 151. ayet, ‘Size içinizden bir peygamber gönderdik’ diyor. Buradaki ‘size’ kim? Topluma mı sesleniyor, yoksa her bireyin içindeki ilahi ruhu mu işaret ediyor? Belki de mesele budur: İçinde bu soruyu hissedenler, aslında muhatap olanlardır.

Doğa günceldir. İnsan bedenen günceldir. Ama insanın iç yazılımı, bütün geçmişi taşır. O yazılımı güncelleyerek Tanrı ile güncel yaşadığını idrak noktasına gelmek zorundadır. Nitekim kitap şöyle der: “O gün yüzler vardır; mutluluktan ışıl ışıl parlar.” Işıl ışıl parlayan yüzlere pırıl pırıl bakmak dileğiyle…

Gaziantep’teki Kültür Varlıklarımız ve Önemi

İlimizde bulunan tarihi, doğal ve arkeolojik alanlar; dünyamızın geçirdiği evreleri ve yaşanan tarihi olayları hatırlatan ve içlerinde barındırdıkları nesnelerle geçmişe tanıklık eden, böylelikle köklü, kadim bir geçmişten geleceğimize ışık tutan kültür varlıklarını içinde barındıran insanlığın genetik kodları gibidir.

Kültür varlıkları, günümüz insanının kendi kökleri ile bağ kurarak, yaşamın bu günkü temsilcisi olarak geçmişten ibret alıp, geleceğine yön vereceği olaylar ve kanıtları olarak görülmektedir. Kullandığımız kelimelerden bedensel hareket ve düşünsel tepkilerimizin hepsinin altında kadavraya dönüşmüş, müzelik olmuş bu değerler bulunmaktadır. Bu göz ile baktığımızda, söz gelimi müze vitrinindeki üzerinde bir resim olan kap parçası bize dönemin inancını, sanatını, edebiyatını, teknolojisini, insan ilişkisini anlatacaktır. Kültür; bakanın ve bakılanın birliğinde yeniden doğan canlı bir organizmadır. Onunla hayatımızı istediğimiz gibi dönüştürebiliriz.

Kültür; dil, din, örf ve adetler, eğitim, ekonomi, teknoloji, sosyal davranışlardır. Kültür varlıkları dediğimiz maddi ve manevi değerler yaşayan ve yaşatan insanlarca üretilen bir değerdir. Her insan, tarihin belli bir döneminde belli bir yerde belirli bir kültürün içine doğar ve onun tarafından biçimlenir. Her toplumun farklı kültürel kimliği olmakla birlikte onu farklı kılanın zaman ve mekân boyutu olduğunu kendi kültürümüzü anladığımızda anlayacağız. Bir zorunluluk olmamakla birlikte, toplumsal varlık olan insanın doğa varlığı olan yönüyle birleşerek eylemleriyle kendinden doğmasıdır.

Kültür “kült” kavramından türemiştir ve kült “tapım” anlamına gelir. Tapım, adanmış yaşamdır. İnsan, kendisini yaşamaya değer bulduğu şeylere adar. Bu nedenle, kültür bir yandan maddî yaşam koşullarına diğer yandan da adanılmış manevi değerlere bağlı olarak gelişip şekillenir.

Taşınmaz ve taşınır kültür varlıkları olarak tanımlanan varlıklar kültürün kendi olmayıp da bunlar soyut bir kavram olan “kültürü” gösteren varlıklardır. Bu kültürü ve kültür varlıklarının tamamı insan ürünü olduğu, asıl korunması gerekenin insan ve insanlık olduğu göz ardı edilmemelidir.

Yurdumuzda bulunan kültür varlıkları, üzerinde bilimsel araştırma yapılarak bölgenin tarihi ve kültürel alt yapısını tespit etmek, üzerlerinde yapılacak kazı araştırma vb. çalışmalarla tanıyıp tanıtmak. Böylece bölgenin tarihi ve kültürel kimliğini ortaya çıkartmak, günümüzde kullandığımız kelimelerin ve eşyaların geçmiş ile bağlantılarını ortaya çıkartarak tarihsel süreçteki değişim ve gelişimini tespit edip günümüz insanına sunmak. Böylelikle geçmişini ve kendini tanımasına katkı sağlamak amacıyla tescil edilerek koruma altına alınmaktadır.

2863 Sayılı; Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ve bu bağlamda çıkartılan yönetmelik ve yönergeler kapsamında Kültür ve Turizm Bakanlığı koordinasyonunda, yetkili uzmanlar ve kurumlar marifeti ile bu çalışmalar yürütülmektedir. Bu kurumlar: İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, İl Müze Müdürlüğü, İl Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu Müdürlüğü, Anıtlar ve Röleve Müdürlüğü ile İl Restorasyon ve Konservasyon Müdürlükleridir.

Bu kültür varlıklarından taşınmaz olanlar kentin tarihi dokusunu oluşturan kale, cami, han, hamam, türbe, mescit, kastel, köprü, konak vb. evler olup yaşadığımız şehirde her gün önünden geçtiğimiz veya içinde zaman geçirdiğimiz yapılar ile müzelerde özel koruma altına alınmış ve sergilenen heykel, mezar taşı, mozaik, yazıtlı taşlar, çeşitli kaplar, cam ve metal eşyalar, eski insanların yaşarken, inancı, dünya görüşü ve dönem teknolojisi ile ürettiği eşyalardır. Yukarıda sayılan kurumların tamamı bu eserlerin sergilenmesinden, bakımından, onarımından ve yaşatılmasından sorumludur.

İlimizde, satın alma, müsadere ve kazılar yolu ile gelen on binlerce kültür varlığı müze sergi ve depolarında bulunmaktadır. Bu eserler kimimiz için değersiz nesneler iken kimimiz için emsalsiz değerdedir.

İlimizde tescili yapılmış 1200 civarında yapı ve eski yerleşim yerlerinden olan arkeolojik kalıntı bulunmaktadır. Uzmanlar yaptıkları arazi incelemeleri ile yeni tespit ettikleri yerlerin tesciline yönelik çalışma yapmaktalar ve koruma bölge kurullarınca yapılan tesciller Resmî Gazete’de yayınlanarak sicile işlenmektedir. Bu sicil insanlığın ortak mirası olduğundan uluslararası sözleşmelerle bağlantılıdır.

Burada eski yerleşim yerlerinin adı ve işlevi ile ilgili kısa bilgi verilecektir.

Höyükler: Höyükler insanların toplayıcılık ve avcılık döneminden yerleşik düzene geçişleriyle birlikte oluşmaya başlayan ve ilk yerleşildiği günden günümüze kadar geçen sürece tanıklık eden kültür taşınmaz kültür varlıklarıdır. Höyükler, dönemin yol güzergahlarını da göstermesi yanında bulundukları yerlerdeki yüksek yapıları ile aynı zamanda haberleşme ve gözetleme amaçlı olarak da kullanılmıştır.

Höyüklerin oluşumu, su kaynağına ve ekilebilir tarım arazisine yakın oluşu nedeniyle insan topluluklarınca yerleşim yeri olarak talep edilmesinden kaynaklanmaktadır. İlk Çağ evlerinin ahşap ve balçık karışımı olması, evlerin kullanım, yangın, doğal afet savaş gibi nedenlerle yıkıldığında aynı yere tekrar yapılmasının nedeni su ve besin kaynaklarına yakın oluşu, sel baskınlarından korunma, etrafı gözetleme ve savunma gibi yaşamsal gereksinimler nedeniyledir. Bu gibi yerler günümüzde dahi talep edilen yaşam alanlarındandır. İlimizdeki kırsal yerleşimlerin birçoğu bu tür yerleşimlerin üzerinde ve çevresindedir. İl genelindeki 160 civarındaki höyüklerden Battal Höyük, Gaziantep Kalesi Höyüğü ve Humanız Höyük il merkezindeki yerleşimlere örnektir.

Yapılan araştırma ve kazılardan anlaşıldığına göre, bölgemizde insanlar, Neolitik Çağ diye anılan ve günümüzden 10 bin yıl öncesine tarihlenen zamanda avcı toplayıcılıktan toprağa bağlı yerleşime, kendi gereksinimini kendi üretme sürecine geçmişlerdir. Bu yerleşimler başlangıçta, ulaşımı ve erişimi kolaylık sağlayan akarsu yatakları kenarına kurulurken Kalkolitik Dönemle birlikte hemen her su kaynağı başı bir yerleşim yeri Tunç Çağı ile ise ekilebilir her düzlük bir yerleşim yeri olagelmiştir.

Bu oluşum ve sürecin nedenleri arasında insanların Neolitik Dönem sonrası kendi gereksinimini kendi üretmeye başlaması ile sosyal yapısının gelişerek iş bölümü ile toplumsal tabakalaşmanın getirdiği güç ile siyasi birlikler halinde örgütlenmeleri, yazının icadı ve yayılımı ile siyasi birlikler arasında ticaretin gelişmesi, üretim sahalarının iş gücü ve hazır gıda, güvenlik gibi gereksinimleri sağlayan yerler olması sayılabilir.

Höyüklerde yapılan arkeolojik kazılarda o dönem insanının yaşamsal faaliyetlerini yerine getirirken kullandığı ev, ürettiği taş, kemik, ahşap, pişmiş topraktan mamul eşya ve aletlerle, tükettiği bitki ve hayvan atıkları ortaya çıkmaktadır. Bu malzemeler üzerinde yapılan araştırmalar eşyanın tanımı gelişimi ve etkileşimi yanında dönem teknolojisini ve yaşam standardındaki değişimlerin izlenmesini sağlamaktadır.

Höyükler, içlerinde barındırdıkları eserler nedeniyle insanın yüzündeki bir “ben’e” benzetile bilinir. Bir bıçak darbesi ile yok edilebilindiği gibi usulüne uygun şekilde açılıp okunduğunda insanlığın seyir defteri ortaya çıkar. Bu verilerin okunmasıyla kendini ve insanlığı tanıyan daha bilinçli bireylerden oluşan, üretimin ve paylaşımın önemini kavrayan daha barışçıl, aydınlık bir toplum ve geleceğe katkı sağlayacağı değerlendirilmektedir.

Höyüklerimiz her ne kadar yasal koruma altında olsa da gerek tarla açma ve ağaçlandırma gerek eski eser-define arama vb. amaçlı tahrip olmaktadır. Bu nedenle oluşturulacak bilimsel bir ekip marifetiyle bölgede bulunan höyüklerin tarihinin ve kültürel kimliğinin tespitine yönelik ön çalışma yapılarak yapılacak çalışma ve uzun süreli kazılara veri hazırlanmalıdır. Bu çalışma yapılırken de höyüklerde oluşan tahribatın restorasyonuna yönelik proje hazırlanmalıdır.

Ören Yerleri: Bölgemizde bulunan höyük harici alanlara kurulan antik şehir ve diğer yerleşim yerleri arkeolojik yerleşim alanı veya ören yeri olarak tanımlanmaktadır. Bu tür yerleşim yerleri daha çok Helenistik ve Roma Dönemi’nden Orta Çağ’a değin geçen süreçte kurulan yerleşim alanlarıdır. Bu yerleşimler, anıtsal mimarisi, dönem inancını ve sanat seviyesini gösteren heykeller, mozaik döşemler süs eşyaları ve sikke gibi küçük buluntular barındıran görsel değeri yüksek, turizm potansiyeli olan yerlerdir. Bu alanlar önemlerine göre açık hava müzesi olarak düzenlenerek turizme sunulmaktadır. Bu alanların spor eğlence gibi sosyal amaçlı etkinliklerle kuvvetlendirilerek birer kültür merkezi haline dönüştürülmesi sosyal ve ekonomik yönden önemli bir çalışma olacağı düşünülmektedir. İlimiz sınırları içinde yer alan Zeugma, Kargamış ve Dülük Ören yeri bu tür yerlerden olup bilimsel arkeolojik çalışmalar devam etmektedir. Özellikle kısmen su altında kalan Zeugma Antik Kenti’nden çıkartılan mozaikler ve Mars Heykeli şehrimize dünyanın sayılı müzelerinden birini kazandırmıştır.

Nekropoller: Nekropol kelimesi arkeoloji biliminde mezarlık olarak bilinmektedir. Dönem ölü gömme inancını belgeleyen dini yapılardır. Bu yapılar ana kaya içine oyulan sandık tipi mezarlar veya kayanın oyularak oda şekline getirildiği oda mezarlar gibi, doğrudan toprağa gömerek veya cesedi yaktıktan sonra küllerini bir kap içine koyduktan sonra o küpün gömülmesi şeklinde mezarlara rastlanılmaktadır. Bu mezarlara dönem inancı olarak ölen kişiye sunulan hediyeler, kullandığı eşyalar da konulmaktadır. Bu durum cesedin dönemi ile kültürel kimliğinin saptanmasında, bu inancın ve eşyaların günümüz insanına tanıtılmasında kullanılmaktadır. Barındırdıkları cesetlerdeki DNA ile insan yaşamı ve yaşadığı yerler ile günümüz insanı arasında karşılaştırmalar yapılarak insan hareketleri, beslenme ve rahatsızlıkları gibi hareketleri okunabilmektedir. Özellikle Roma Dönemi’yle özleşen kaya mezarlarının bulundukları yerler birer turistik cazibe merkezi haline gelmektedir. Bu kaya mezarları mimari yapısı nedeniyle tarihi süreç içinde ikamet, ahır, depo, suluk vb. amaçlarla kullanılmıştır. Bu durum da insanın mirasçısının yine insan olduğunu, yüksek standarttaki bir yaşamdan kalan nesnenin farklı kültürlerdeki kişilerce yaşama konu edilerek yaşatıldığı yerler olarak varlığını devam ettirmektedir. İlimizdeki en büyük nekropol Zeugma’da yer almaktadır. Dülükbaba ve Dülük Mahalle merkezinde yer alan nekropol alanının temizliği yapılarak gezi yeri olarak halkımızın hizmetine sunulma çalışmaları devam etmektedir.

Anıt Mezarlar: Anıt mezarlar döneminde ya halkına hizmet eden kahramanların anısına, ya yöneticilerine veya dini liderleri adına inşa edilmiş özel mimari yapılardır. İlimizde Roma Dönemi’ne ait Araban İlçesi Elif, Hisar ve Hasanoğlu Mahallelerinde yer alan üç mezar anıtı bulunmaktadır. İl merkezindeki Şehitler Abidesi ile Şahinbey Mezarı ile türbeler birer anıt mezar örnekleridir. İslami Dönem anıt mezarları türbe olarak tanımlanmakta olup bazıları günümüzde ziyaretgâh olarak kullanılmaktadır. Şehir merkezindeki Ali Baba Türbesi, Yuşa ve Pür Sefa Türbesi, Hacıbaba Türbesi, kırsalda yer alan Ökkeşiye, Seydi Vakkas, Karaçomak, İbrahim Baba vb. birçok türbe bulunmaktadır. Türbeler, her ne kadar maddi ve manevi olarak inanç bazlı yardım dilenilen yerler olarak kullanılsa da adına yapılan kişinin düşünce ve yaşam tarzını hatırlatan yerlerdir.

Han, Hamam, Cami Köprü vb. Taşınmazlar: Bu tür anıtsal yapılar yaşayan kültürün birinci derece belgeleri olup yaşanan coğrafyanın sahipliğini gösteren tapu senetleri gibidir. Bir ulusu var eden ulu kişiler tarafından yapılmış yapılardır. Kamu malı olarak değerlendirilen ve korumaya alınan bu tür yapılar dönemin şehir merkezine ve ticaret yolları üzerine menzil hanları olarak yapılmaktaydı. Ulaşım ve ticarette güvenliğin sağlandığı bu yerler aynı zamanda, kültürlerin taşındığı, tanıtıldığı, haberleşmenin sağlandığı yerlerdir. Şehir merkezindeki hanlar, günlük ticari hayatın döndüğü yerlerden olduğu için yaşaya gelmesine karşın il dışındaki hanlar maalesef günümüze kadar gelememiştir. Bilinen bu hanlardan Sam Köyü Hanı restore edilerek ayağa kaldırılmış ancak Bedirkent Köyü’ndeki tamamen yok olmuştur.

İl merkezindeki tarihi camilerimiz Vakıflar Bölge Müdürlüğünce restore edilerek ibadete açık hale getirilmektedir. Camiler döneminin idarecileri veya hayırseverlerince yapılan yapıldığı mahallenin çekirdeğini ve kontrolünü oluşturan, bir yerde yarı resmi yapılardır. Eyüpoğlu Cami gibi ait olduğu idarenin adı ile anılan cami olduğu gibi, Kadı Kemaleddin, Nuri Mehmet Paşa, Handan Bey gibi yaptıranın adı ile anılan camiler bulunduğu gibi Tahtani, Kozluca vb. gibi bulunduğu mahal adı ile anılan camiler bulunmaktadır.

Hamamlar da idareciler veya hayırseverlerce kurulan vakfa gelir getirmesi amaçlı yapılan yapılardır. Bu dönemde evlerde hamam-banyo olmaması, soba vb. ısıtma araçlarının olmayışı amaçlı halkın temizlik ihtiyacını gideren ve sosyalleşmesini sağlayan yapılardır. İlimizdeki en eski hamamlardan olan Eski Hamam günümüzde UDMA Peynir Müzesi olarak işlev kazandırılırken Lala Mustafa Paşa Hamamı ise Hamam Müzesi olarak işlevlendirilmiştir. Bunun yanında Naip Hamamı günümüze değin orijinal faaliyetini sürdüren hamam mimarisine örnektir. Hüseyin Paşa Hamamı gibi anıtsal hamamlarımız ise maalesef atıl durumda ticari işyeri ve depo olarak kullanılmaktadır. Bu tür yapılar yerlerini içlerinde yüzme havuzu barındıran spa’lara bırakmıştır.

Köprüler de diğer kamu yapıları gibi, önemli yolları kesen su yollarının üstüne kamu amaçlı yapılan yapılardır. İl merkezindeki Bostancı Köprüsü ile Maanoğlu Köprüsü kentin Orta Çağ’dan kalma yapılardandır. Bunun yanında dönemin uluslararası yolları olarak kullanılan yol üzerinde de anıtsal köprüler bulunmaktadır. Bunlardan Yavuzeli İlçesi, Yarımca Mahallesi’ndeki kesik köprü ile Araban ilçesindeki köprüler M.S. 2. yüzyılda, yapılmış bölgemizde hüküm süren Roma İmparatorluğu’ndan kalma köprülerdir. Günümüz ulaşım yolları gelişen teknolojik gelişim ve araçlarla birlikte otoban yolların açılmasına, devasa köprü ve viyadüklerin yapımını, tünellerin açılımını zorunlu kılmıştır. Köprüler bize tarihi dönemlerin yol güzergâh ve teknolojilerini gösteren belgelerdir.

Müzelerin Önemi: Müze kelimesinin özü güzel sanatlara ilham veren “mousa” lardan gelmektedir. Güzel sanatlar; Tanrı’nın, varoluşun ortaya çıkan en güzel yansıması olarak görülmektedir. Mousalar Grek Kültürü’nde Tanrı Zeus’un kızları olan dokuz esin perisi olarak sembol edilmiştir. Esinlenilen bu periler müzik, şiir, dans, tarih, tragedya, astronomi, komedi gibi çeşitli sanat dallarını temsil etmektedir. Esin perilerinden birinin adı da “Kleo” tarihtir. Yani yaratıcıyla sanat aracıyla bağlantı sağlanabildiği anlatılmaktadır.

İlk müzeler sadece edebi metinlerin ve resimlerin korunduğu yerlerdi. Günümüzde insan yaşamına konu olmuş, insan elinden çıkma her şey müzenin koleksiyonunun oluşturmaya başlamıştır. Bu doğrultuda kendini ve geçmişini araştırmak isteyen insanın birinci uğrak yeri müzeler olmaktadır. Bu ortak paydadan bakan insanların çoğalması dünya barışının teminatı olarak görülmektedir.

Müzeler doğal ve kültürel varlıkların teşhir edildiği açık veya kapalı mekânlardır. Doğal varlıklar denince, dünyanın oluşumundan günümüze değin gelen, niteliği ve niceliği itibariyle özellik gösteren doğal mağaralar, ağaçlar, fosiller, iskeletler vb. insan düşüncesinin eseri olan her şey ise kültür varlığıdır. Bunlardan jeoloji, arkeoloji, antropoloji, prehistorya, sanat tarihi vb. bilimlerce belge değeri taşıyanlar müzelere alınarak koruma altına alınırlar.  Böylelikle geçmişin yorumlaması belge ışığında daha sağlıklı yapılarak geleceğe yönelik daha emin adımlar atılmasına yönelik kültürel alt yapı sağlanmış olur.

İlimizde Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı olarak faaliyet sürdüren Gaziantep Arkeoloji Müzesi, Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi, Vakıflar Genel Müdürlüğünce hizmete açılan Gaziantep Mevlevi Kültürü ve Vakıf Eserleri Müzesi, Gaziantep Büyükşehir Belediyesinin açmış olduğu Gaziantep Kalesi ve Panaroma Müzesi, Emine Göğüş Mutfak Müzesi, UDMA Peynir Müzesi, Rahiya Baharat Müzesi, Hamam Müzesi, Fıstık Müzesi, Kayna Sabun ve Pekmez Müzesi, Oyun ve Oyuncak Müzesi, Zooloji Müzesi, Şahinbey Belediyesi tarafından açılan Savaş Müzesi ve İslam Bilim Tarihi Müzesi, Gaziantep Üniversitesi’nin açmış olduğu Gaziantep Kültür Tarihi Müzesi bulunmaktadır.

Bunun yanında Zeugma antik kentinde inşa olunan Dionisos Villası Korugan Müzesi, Karkamış Antik Kenti, Dülük Köyünde yer alan Mitra Tapınağı, İslâhiye İlçesinde yer alan Yesemek Açık Hava Heykel Atölyesi Müzesi, restorasyon çalışması tamamlanarak açık hava müzesi olarak ziyarete açılan Tilmen Höyük turizme arz edilen kültür varlıklarındandır. Ayrıca Gaziantep Kalesi, Rumkale, Araban Kalesi, Tilbaşar Kalesi, Elif, Hisar Hasanoğlan Mezar Anıtları, önemli turistik cazibesi olan kültür varlıklarıdır. İslâhiye İlçesindeki Zincirli Höyük ile de yapılacak kazı çalışmaları sonrası turizme arz edilecek önemli kültür varlıklarındandır.

Üzerinde yaşadığımız bölgede var olan kültür varlıklarımız üzerinde yapılacak bilimsel çalışmalarla bölgemizin tarihi ve Eski Çağ kültür dünyası aydınlatılacak ortaya çıkan tarihi yerlerin ve eserlerin yayını, teşhir tanzimi ile de bu bilgiler tüm insanlığın hizmetine sunulacaktır.

Arkeoloji Nedir?

Öğrenci iken arkhe ve logos; (eski ve bilim) kelimelerinin birleşiminden doğan ve
eski insanları ve eserleri açısından inceleyen, diğer bilim dalları ile dayanışma içinde
yorumlayıp geçmişi tanıtarak geleceğimize ışık tutan bir tarih öncesi, Ön Asya, Mısır,
Anadolu ve Akdeniz Uygarlıklarını konu alan farklı ana bilim dalları olan bir bilim olduğu
öğretilmişti hocamız tarafından. Burada ne işiniz var. Gidin hayatınızı kazanacağınız bir
bölüm okuyun diye de salık vermişlerdi. Biz onu dinlemeyip gittiği yoldan gitmeye yöneldik
ve 35 yıldır mesleğime hizmet etmenin onurunu yaşamaktayım. Tüm hocalarımı ve
meslektaşlarımı sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Onların yaptıkları çalışmalarla insanın ve
insanlığın tarihi kültürü aydınlanmış, sanat eserleri ve kültür varlıkları olarak insanlığın
hafızası olarak koruma altına alınmış, özel koleksiyon ve müzelerde sevenlerin, ilgilenenlerin
beğenisine sunulmuştur.
Günümüzde arkeoloji denilince kazı bilimi olarak ifade ediliyor. Kazıda uygulanan
tekniklere indirgenmiş arkeoloji uzmanlığı da insanı ve uygarlığı tanımaktan bir pişmiş toprak
kap parçasının kulp ve taban yapısının şekli ve yapısına indirilmiş durumda. Bize mezar
kazıcılar veya defineciler derlerdi ve bundan rahatsızlık duyardık duymamak gerekirmiş.
Şunu anladık ki damlada ne var ise denizde de o varmış. Damlaya damlaya göl, akar gider sel
olur denizi bulur devir daimini tamamlarmış. Mesele bu akışkanlığa katılabilmekte imiş.
Mesleki olarak anladım ki insan ve kültürün çeşitliliğini ve devamlılığını, canlılığını
anlayıp anlatmaya çalışırken. Beden denilen sinemize kimler defnedilmiş, kimler dirilmiş,
kimler oradan bize ışık salıyor haberimiz olmadan kendi mezarlarımızı kazıyormuşuz. Ve o
mezara kimleri koyuyoruz hiç anlamamışız. Halbuki gizli hazine kendimizi tanımak imiş ve
kendi değerimiz ortaya çıkartmamız gerekirmiş. Bilginin – ışığın tapınağının alnında boşa
yazmıyormuş “kendini tanı” diye
Arkhe denilince ilk – eski anlamını vermekte sözlükler. Neyin ilki? Eski: Eski olan
ne? Amacım felsefe yapmak değil. Bilme ve olabilme ilişkisi içinde ilk-eski diye tanım
yapanın amacını ve yapısını ortaya çıkartmak. Bu bağlamda yola çıktığımızda haliyle haydi
Osmanlı dönemini de içine katalım ki kültürel kopukluk olmasın klasik arkeoloji, etkileşim
alanı Mezopotamya ve Mısır medeniyetleri Hint kıtası…. halkayı genişlet gitsin. Farklı
coğrafyalarda, farklı mekanlarda, farklı tarihlerde, farklı insanlarca yaşama mücadelesinin
seyir defteri. Nerde neden başladı? Yaşama arzusundan yaşamın içinden. Neye evrildi?
Tanıma arzusuyla yaşama arzusuna desem… Yaşadı mı? Bilmem. Ben daha yeni geldim.
Yeni iman sahibi bir Hıristiyan bir Yahudi’nin yakasından tutarak siz bizim
peygamberimizi öldürmüşsünüz diye hesaba çekmiş. Yahudi: O iki bin yıl önceydi deyince
Hıristiyan olsun ben yeni duydum hesabını sorarım demiş. Yaşayanın, yaşamın inanç ve
duygu kökenli olduğunu anlatan ne güzel bir kıssa. Eski olan ne şu gök kubbenin altında?
Çeşmeden akan su mu? Toprak mı? esen yel mi? 1950 veya 2005 model buzdolabımız veya
alt versiyon telefonumuz mu yoksa haberleşme duygumuz mu? Güneş ışıltısı mı?
Gülücüğümüz veya korkumuz mu? Mevlâna Celaleddini Rumi “Her gün bir yerden göçmek
ne iyi, Bulanmadan donmadan akmak ne hoş, Her gün bir yere konmak ne güzel. Dünle gitti
cancağızım, Ne kadar laf varsa düne ait Şimdi yeni şeyler söylemek lazım. Bugün Ahmet
benim, ama dünkü Ahmet değil. Bugün anka benim, ama yemle beslenen kuşcağız değil”.
Derken her oluşun üzerinden yüzyıllar geçmiş olmasına değin yaşamın anı daim olduğunu mu
söylemekte. Ne dersiniz?

Eski İngilizcede -ark sözcüğünün Nuh'un gemisi anlamına geldiği, ancak aynı
zamanda Ahit Sandığı'nı da ifade ettiği yazar. Mimaride kavis, kemer, yay anlamında arch
kelimesi, kamer (ay ve şekli itibariyle yay) anlamında Farsça kelime, arka ve arık anlamlı
Türkçe sözcük ile yürüyüş ve yeniden varoluş anlamındaki (march) Fransızca sözcük
arasında nasıl bir anlam birliği olduğuna dair en yakın bilim dalı olarak tarihçilere dil
bilimcilere veya filozoflara sorsan benzerlik olduğunu, bazı sözcükler ile anlam birliği
olduğunu ama birisinin dini kavram diğerinin mimari kavram, bir diğerinin insan yaşamı ve
anatomisi ile ne alakası var diye sana saçma attı deli derler. Halbuki hepsi yaşamın, özün
içinde. Öyleyse bu var olup anlatılanları yerlerinden kaldırıp canlandırarak yerli yerine koyup
anlam kazandırılması yaşayanlara ve yaşamak isteyenlere düşen bir görev.
İlk yazılı kaynak olarak Sümer Gılgamış Destanında anlatılan Tufan mitolojisinden
veya kutsal kitaplardaki Nuh Tufanından. Kafamıza soyut, somut, canlı cansız, bitki, hayvan
her cinsten erkek ve dişi olarak bir çifti alıp diyalektik yapalım bu fırtınadan ne çıkacak zeytin
gözlü barış güvercininden başka. Orayı nerden bulalım, buna ömür mü yeter derseniz ahit
sandığına buyuralım. Sözleşmemizi yenileyelim tabernakıl’da. Mişkana, huzura sakinliğe
erelim. Sözcük miskinliğe evrilip lanetlenmeden.
Bir de logos var duyguları kavrama anlama anlamlı. Biz buna ilgi duyma diyelim.
Veya alaka kurma. Araplar akıl yürütme demişler kıldan örülmüş ipi devenin başına geçirerek.
Böylelikle hem çölde annesinin ardında tek başına bağsız dolaşan deve yavrusu anlamındaki
cahillikten kurtulmuş hem de insanlık kervanının çekeri. Var olan her şeye bir kelime giydirip
sonra tefekkür edip her şeyin düşüncenin eseri olduğunu akledip düşünceyi zaman ve mekân
boyutlarından arındırıp soyutlayıp yaşama teslim etmişler. Akletmez misiniz (neden akıl
yürütmüyorsunuz alaka kurmuyorsunuz) diye de uyarı levhaları asmışlar köşe başlarına. Ama
yazan kim, okuyan kim…
Aklımızı başımıza alalım. Nasıl olacak aklımız zaten başımızda değil mi? Hayır o
başımızdaki et yığını biz insanlar gibi her canlıda var ve bulunduğu yerde ait olduğu vücudun
yaşamsal devamlılığını devam ettirmesini sağlıyor. Akıl bu tür eylemler için kullanılan bir
aygıt değil. O tür kişiler çevremizde çok. Hatta şunu bunu kandırdıkça kimisi özel ortamında
kimi de sosyal medyada lüks içinde pırıl pırıl parlayarak kendi reklamını yapmada
Duyguların geri duyguya dönüşmesi, yaşanarak, empati yapılarak arıtılıp duygu
olmaktan canlanıp yaşama geçmesinden söz ediyorum. Bilmem anlatabilir miyim?
Sahi baba olmadan babalık duygusunu bile bilir misiniz? Bilsek bile evladına bir çift
çarık alamadığı için hayatına son veren babanın duygularını…? Böyle bir durum oluşmaması
için kendimiz ve toplum için ne yapabileceğimizi düşündük mü hiç? Veya evladını kaybeden
bir annenin çektiği acıyı… bilme ile o acı arasında ne alaka var? Peki inandığımızı,
bildiğimizi eylemledik mi hiç?
Bilme, yapa bilme, olma olabilme. Yaşama, yaşayabilme yaşayan güzel Türkçemizin
sözcükleri arasında felsefe ve kelime arkeolojisi yapasım geldi.
Günümüzde ne hoş her tür bilgi her istediğimiz yerde istemediğimiz kadar hazır…
Hea ben de duydum. İnternette de yazıyordu, okudum… Güneş uzaydaki bir turunu 230
milyon yılda tamamlıyormuş.

Gaflet, Delalet ve İhanet Üzerine

Yüce Atatürk Gençliğe Hitabında kullanır bu üç kelimeyi. 1927 yılında Kurtuluş Savaşının hesabını verirken Yüce Mecliste irad ettiği nutkun son parağrafında. Okul yıllarında okumuşuzdur şu şekilde ifade edilmektedir. “… Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.”

Gazi Paşa kurduğu devletin bekasına yönelik olarak olabilecek tehlikelere dikkat çekerek gençliği uyarmaktadır.

Gaflet: ile ilgili sözlükler habersiz olma, tedbirsizlik, umursamazlık, dalgınlık, bile bile unutmak ve terk etmek vb anlamları vermekte ve Kuranı Kerim böylelerinin (araf 205) cehennemlik olduklarını söyler Kafilede seyahat edenler de gaflet içinde olurlar. Kafile sahibi kafilesine koruyucu koyar. Kafileyi eşkıya bastığında mücadele etsin de kişileri ve malı korusun diye.

Vakti zamanında bir Türk’ü kafileye koruyucu atamışlar. Kafileyi eşkıya basmış, mallar talan edilmiş, kadınlara tecavüz… Türkten ses yok. En son sıra kendine gelince “heeeyyytttt” diye kılıcını çekip eşkıyayı dağıtmış. Kafile sahibi senin gibi kahramana ihtiyacım yok ben eşkıyaya ile anlaşırım demiş.

Gaflet nereden gelir? Kanaatimce felekten, dünyanın döngüsünden gelmede. Çocuk olarak anne babamızın ve Devletin güvencesinde kendi hayatımızı yaşıyoruz. Ne de olsa Devlet kurumsallaşmış ve bizi istikametimize ulaştırır fikrinin bireyi gaflete düşürerek sisteme köle yaptığını düşünüyorum. Birey olarak köle olunur da Devlet olarak da köle olunmaz mı? Elbet olunur. Neyin kölesi olunur? Karın tokluğuna çalışmanın? Bu evcil hayvanlara tanınan bir hak. Bireysel isteklerin? Bu da yetkinliğe götüren bir süreç. Gaflet halinde iken bundan ayrı bir düşüncemiz olabilir mi? Ben olamadım.

Ne zaman ki ne olacak halimiz sorusu ile karşılaşınca gaflet uykusundan uyanmamın başladığını düşünüyorum Birey olarak çocuklarımın üzerinde yaşayacakları ve geleceklerini garantiye alacak bir işleri bir devletleri olup olmayacağı kaygısını taşıyorum. Bu kaygıda olarak da dilimde Kul Himmetin dizesi “Gafil gezme şaşkın, bir gün ölürsün. Dünya kadar malın olsa ne fayda”… bankalar dolusu paran ve tapuların olmuş, iraden ve iradeni yaşayacağın bir özgürlük sahan olmadıktan sonra… Dünya geniş herkese yer var. Öyle mi diyorsun. Hele birisinin iradesine ters bir hareket veya söz söyle de göreyim dünya geniş mi dar mı?.

12 Eylül ihtilali ardından Batı medeniyetlerinin sahip olduğu teknolojinin ve konforlu yaşamın Turgut Özal iktidarı ile halka yayılmasıyla, köyümüzde tarıma dayalı yaşayanlar teknolojinin nimetlerinden faydalanmak için tarlalarını satarak yeni ev araba aldı. Oğlan everdi, kamyon alarak nakliyeciliğe başladı. Yapmayın diyenlere de bir daha mı geleceğim dünyaya diye yaptıkları işe delil getirmedeydiler.

Önceden fabrika sahipleri köylere gelirlerdi gelip çalışın diye. Gün oldu köylüler sattıkları tarlada kurulan fabrikada işçi – bekçi olabilmek için sıraya girdiler. Bilgisayar teknolojisi, elektronik otomat sistemi epey bir işçiye gereksinimi ortadan kaldırdı. Şimdi fabrika tarımdan da hayvancılıktan da iyi diyorlar. Aylık kazançlarına bakıyor. Ancak çocuklarına ev yapıp evlendirme desen… Allah kerim örtüsünü üzerine atıp uyumaya devam ediyor.

Fabrikatörlerimiz de aldıkları krediler ve Devlet destekleri ile kurdukları fabrikada ürettikleri ile ihracat yapıp KDV indirimi işçi vergi ve sigorta bedelini devlete zar zor yatırıp olası risklere karşılık kazançlarını koruyabilme yolunu seçtiler. İdarecilerimiz de ortadaki bu parsadan ne kadar toplasak kar diye özelleştirme, ithalat, banka kredisi vb her türlü Devlet imkanını kalkınmaya katkı araç olarak görerek ülkeyi geliştirmeye, ülke kalkındıkça da topraklar arsaya dönüp pazarlayarak borç para alarak çarkı dönderme gayretindeler. Netice… Devlet itibarından ve döngüsünden tasarruf edecek değil ya, yaşam standardı altında bir asgari ücret, her biri ayrı kara delik olmuş harcamalar ile yaşam lüks konfor ile devam ediyor. Ve bu işleri yapan herkes kendi delilini dile getiriyor minareleri süngü gibi uzatıp kılıflar daha geniş hazırlanırken başımızda inanç kubbesi miğfer, bir yanda din elden gidiyor, bir yanda irtica geliyor naraları ile ahlaksızlıklara boğulmuş bir toplum görüntüsü içinde dilimizde sloganlarımızla mücadeleye devam ediyoruz. Hayalimiz Dimyat’a pirinç iken evdeki bulgur torbasına fareler dadandığından bi haber gaflet ve delalet içinde yaşıyoruz. Uyaranları da şuncu buncu diye yaftalayıp halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçundan yargılayıp cezalandırıp düşmanlaştırıyoruz.

İhanet ne? İslam Ansiklopedisi “İlâhlık veya peygamberlik iddiasında bulunan bir kimsenin elinde bu misyonunu yalanlayan hârikulâde bir olay meydana gelmesi anlamında kelâm terimi” olup Alışılmışın dışında tabiattaki işleyişi belirli zamanlarda bozan tabiat üstü olaylar için kullanılan terim olan harikulade ile anlam kazandığını yazar.

Yüce yaratıcı her gün başka bir harikulade yaşam bahşetmede hali durumu göstermek için. Allah’ın bir lütfu olarak görmede fayda var. Var da bunun lütfu kime?

Şikayet, itiraz kavga bir uyuşmazlık, memnuniyetsizlik durumunda başvurduğumuz davranışlar. Durduk yere dönem fırıldak olmaz elbet bir döndereni vardır. Bazılarımız da vardır ki memnun mu gaflet halinde mi hiç belli değil. Osmanlı Devleti’nin yıkılması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması sürecindeki uyarılar, verilen bedeller oyun ve tuzaklar, onun yürümemesi için inanç dahil verilen her türlü ihanet karşısında Cumhuriyetin harikulade ilke ve ışığı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak bu da geçer tevekkülü ile yarınlarımıza umut ile bakma azmimizi artırmada. Ancak bu durum birilerine güvenerek gaflet ve delalet içinde olmamız gerektirdiğini gösteriyor.

Bizden mallarımıza ve bizi biz eden değer yargılarımıza, kanunumuza, namusumuza sahip çıkan koruyucu olmadığı anlaşıldı. Ne dersiniz eşkıya kendine mi bırakır yoksa ağa babalarına mı?

Saygılarımla, 13.05.2025 Gaziantep

Bugün 23 Nisan

Bugün 23 Nisan Neşe doluyor insan. Bir yıl üç yüz altmış beş gün insan bir gün doğuyor ve o doğuş hoş (memnun edici, sevimli) oluyor. Ömrü yeterse 70 -80 yıl yaşıyor ve geldiği yere dönüyor. Ortada eğer varsa ondan kalan adına yazılı mal varlığı ile borcu-alacağı, dostları, düşmanları, hatıraları. O da bir iki ömür içinde silinip gidecek. Devletler de öyle doğup büyüyüp batacaklar. Bu döngüden ibret alanlar içinde bulunduğu çağın ve coğrafyanın şartlarına göre politika güderek değişip dönüşerek varlığını devam ettirir. Evrensel değerlere ulaşmayan yöneticiler, yasa ve politikaları doğrultusunda değişip dönüşmeden yasa ve politikaları kendilerine göre değiştirip varlıklarını devam ettirerek yönettikleri devletin çöküşüne, yoldan sapmasına neden olmaktalar. Bireyin hatası ailesini bağlar ve o hatadan bir günde dönülebilir. Ancak devletlerin hatası tüm milleti bağlamakta ve etkisini yüz yıllarca sürdürmektedir.

İçinden doğduğumuz Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan çöküşüne değin geçen süreçteki tarihe mal olmuş olaylar ibret alınarak çağın şartları gereği kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran irade bu tehlikeyi görerek “Çalışmadan, üretmeden rahat yaşamak isteyen toplumlar; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumlar” diye uyarmıştı.

Orhun Yyazıtları okunduğunda bu tehlikenin 1000 yıldır devam edegelen bir genetik aktarım olduğu ve ibret alınmadığı günümüz içinde bulunduğumuz şartlardan anlaşılmaktadır.

Ey Türk halkı, Çin halkının tatlı sözlerine, yumuşak ipekli kumaşlarına kanıp, çok sayıda öldün. Türk beyleri Türk unvanlarını bırakmış, Çin unvanlarını alarak Çin hizmetine girmişler ve Çin Hakanına tabi olmuşlar. Ey Oğuz beyleri, halkı işitin: Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe senin devletini ve yasalarını kim yıkıp bozabilir?

Aslında yazıt zaaflarını ve bu zaaflara karşı savunma yapısını ortaya koyarak uyumlu yaşama salık verilmekte. Biz kendimizde hiçbir kusur görmeden dış güçler diyoruz. Türkün kendinden başka dostu yok diyoruz. Türkün Türk’ten büyük düşmanı olmadığı tarihin tozlu sayfalarında, oturduğumuz apartmanda, sokakta dükkân komşumuzda, siyasette vb. duruyor. Bir atasözü “bas Müslümanın kuyruğuna bak şeytan nereden çıkıyor” (farklı nüansları var) der. Yani terslik kendimizde kendimizi emin bilmemizde. Ben küçükken “Su uyur düşman uyumaz” derlerdi. Biz bu sözlerle uyurken düşman damarlarımızda gezdiği gerçeğiyle uyandık. Uyandık ama iş işten geçtikten sonra…

Şu temel gerçek ki dünyada ben yiyim, ben yöneteyim kuralı geçerli. Benliğimiz de korku, zaaflarımız ve isteklerimiz üzerine kurulu. Halbuki ne demişti Gazi Paşa: “Cumhuriyet sizden, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister…” Bu nesillerin yetişmesi için de güçlü idare ve hedef birliği gerekir. Yönetemeyen yönetilir.

Evrensel yasalar boşluk kabul etmez, doldurur. Ne ile doldurur? İçinde sen yok isen, sen doldurmamışsan ne ile dolduğunu bile bilemezsin. Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa, Askerin Milletin Bayrağınla binler yaşa. Diye karşıladı 100 yıl önce özgürlük ve bağımsızlığa hasret Anadolu evlatları paşalarını. Varlıkları ve ilkeleriyle doldurdular. Biliyorlardı ki vatan olmadan, özgürlük olmadan hiçbir şey olmazdı. Kendi olmazdı, kendilik bilinci doğmazdı. Öyle ya, Koca aşık karanlıkları delen ışıltısı ile “benim sadık yarım kara topraktır” derken, vatanını, doğduğu anasını, işinde kendini bulduğu bedenini, yatıp sarılıp yeniden var olduğu eşini, vatan evlatlarını sadık yar olarak görüyordu. Toprak her şeyimizin anası. İçinde bulunduğumuz Nisan ayına “lisan ayı, insan ayı” derler. Toprak ana dile gelip bağrındaki her varlığı ortaya döküyor ve insan onu gereksinimine göre kullanıyor.

Üzerinde kurulan devletin bir gün elinde Atatürkçülük putu, diğer gün, elinde kuran, dilinde iman ile gelen insan kılığındaki emperyalist iş birlikçilerce ürettiğini ve ekonomisini talan edenlerin, mübarek toprakları ranta açan kara ruhlunun kendisine yeni bir ruh vereceğini ne bilsin?

Aslında anlamıştı 15 Temmuz 2016 paylaşım savaşında olup biteni, önceki sağcı solcu, alevi, sünni, Türk, Kürt kışkırtmalarına, meclisi bombalamasına rağmen yine de ses etmedi, çünkü kendi evlatlarıydı. Mezara ve zindana gömdükleri. Çünkü birliği ve dirliğiydi aslolan.

Anadolu coğrafyasında, üzerinde kuşların öttüğü, çayırlarında kuzuların melediği topraklarının talana verildiğini anladığında, kendi evladının jandarma olarak kendisine tüfek dipçiği ile tart ettiğinde dahi idare etti. Başka bir kaynaktan beslensin diye. Ama değil kaynak, hayat bitmişti. Nefes alamıyor, üretemiyor, ürettiği kazancı değil kendine masrafına yetmiyor, emekli aylığı asgari ücreti enflasyon karşısında eriyor, ülke borcu günden güne artarak faizinin faizini dahi ödeyemeyecek duruma gelmiş ve çevresinde de düşman mevzilenmiş 100 yıl önceki gibi… Fransızlar Kahramanmaraş’a geldiklerinde Maraşlılar sordular. Niye geldiniz? Dedenizin borçlarını tahsil etmeye. Cevap: Siz gidin dedemizin borcu kendi borcumuz…Zaman bu sayfayı da tarihe acı, kan ve göz yaşı ile yazdı. Ama tez unutuldu. Atatürk kurduğu Cumhuriyeti gençlere emanet ederken Cumhuriyet her gün 20 yaşında diye boşa demiyordu. Elbet bu ülkenin gençleri geleceklerine sahip çıkacak. Ama dedelerin, babaların günahlarını çektiklerinin ibretiyle çeksinler ki kendileri o vaziyete düşmesinler

Tarih tekerrürden ibaret sözüne İstiklal savaşı şairimiz “ibret alınsa hiç tekerrür eder mi” diye karşılık vermişti. İnsan, ben yiyim ben yöneteyim sevdasından geçerek insanlık adına bu tekrarlardan ibret alıp birlikte yiyip birlikte yönetelim, bizim meclisimiz de diğer meclisler de ortak insanlık ülküsü kapsamında kanunlar üreterek “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesi altında yaşamın yollarını açsalar olmaz mı? Ne kaybederiz? Neye, nereye geç kaldık?

Devreden yer kürenin dışına çıkmak için Dünyayı yok etmeye çalışan güya akıllıların gittikleri yerleri de yok edeceklerini anlamayacak kadar cahillerin yüzünden çektiklerimiz yetmez mi? Tanrının yer yüzü hepimizi alacak kadar geniş ve besleyecek kadar da zengin değil mi? Kendi gereksinimlerimizi kendimiz üretip ona göre kültürümüzü şekillendirip İsraf etmeyip yiyip içip güzelliklerimizi paylaşsak olmaz mı?



22 Nisan 2025 Gaziantep

Dil ve İletişim (2)

Dil kelimesi, günümüzde ağzımızdaki et parçası ve lisan olarak tanımlanmakta. Dilin Fars dilindeki karşılığı “gönül”dür. Yani biz aynı dili konuşmakla karşımızdaki kişinin ağzından çıkan seslerin tınısını duymuyor, gönlünden geçen duyguları algılıyoruz. Aynı dili konuşan insanların basit konularda dahi farklı anlayışlarda olmaları göz önünde bulundurulduğunda dilin iletişimi sağlamakta başarılı olduğu söylenemez. Kaldı ki farklı kültürlerdeki farklı dillerdeki kişilerin birbirini anlamaları.

Dil, simgelerle örülmüş ve anlamlı kılınmış, metafizik bir alan olarak da görülür. Metafizik fiziğin ötesi anlamına gelmektedir. Günümüzde; hayali, akıl dışı alan olarak algılansa da doğa yani fizik üzerine oturtulan düşünceler demektir. Psike hem fizik hem ruh anlamlıdır. Biz bu işleyişi algılayabilmek için beden ve ruh, madde ve mana diye farklı kulvarlar var ederek kaybolmuşuz.

Birey olarak doğan insan çevresindekilerin düşünce ve davranışlarını taklit ederek, deneyimleyerek o varlığı kapsar, varlık insana dönüşür olmuştur. Biyolojik döngünün yönü cem’at, nebat ve hayvanat olduğundan ve bu hayvan (Canlılığın) zincirinin en son halkası olan insan döngüyü kendinde toplayarak gelecek kuşağa devretmeye devam etmektedir. Bunu da sözsel ve yazınsal eylemle, sanatla yapmaktadır.

Göbeklitepe ve çevresinde yapılan kazılarda ortaya çıkan dikili taşlar ve üzerlerindeki hayvan figürleri, insan ve hayvan figürleri, insan ve hayvanın birlikte işlendiği figürlerin dönem insanının düşünce kapasitesini onu aktarabilme seviyesini gösterdiği okunmaktadır.

Günümüzde sözü edilen figürler kozmoloji, din, arkeoloji bilim gibi farklı dillerle okunmaya çalışılmaktadır. Bu da bir bütünün, farklı dillere yansımasını doğurarak gerçek anlamından kopmasına neden olmaktadır. Taştan ve taş üzerindeki çizgi ve sembollerden oluşan bu alfabeyi hangi dili kullanarak, hangi manayı katarak okumalıyız?

Taşları insanın şekillendirdiğine göre insan varoluşu dilini kullanarak okumanın en mantıklısı olacağı düşünülmektedir. Bu bağlamda T formlu taşların şekil olarak insanı temsil ettiği gerçeğinden yola çıkarak onun üzerindeki farklı figürlerin ona ait temsil ettiği ailenin sembolleri, bireysel özellikleri ve düşünce yapıları diye okuyabiliriz. Mesela, dairevi formlu yapıların aile birliklerini temsil ettikleri anlaşılmaktadır. Yer sofralarında aile bireylerinin bir araya oturup yemeklerini yedikleri, aile reisinin gelmeden yemeğe oturulmadığı bazı ailelerimizde gelenek olarak yaşayagelmektedir.

İnsanın huyu, çeşitli hayvan davranışları ile tanımlanmıştır. Aslan gibi, kurt gibi yırtıcı, öküz gibi kuvvetli, tilki gibi kurnaz, akrep gibi sokucu vb. huylarımız bulunmaktadır. Gücün akıl ve söz ile gösterilemediği dönemlerde gövde ve hareketlerle gösterildiği gerek hayvanların davranışlarından iletişim dilini kullanamayan insanların davranışlarından anlaşılmaktadır.

Bu bağlamda bir yırtıcı hayvanın kucağında olarak işlenmiş heykel o kişinin o hayvanın gücünü kendinde toplayıp kendine dönüştürdüğü okunmaktadır. Bir insanın başında ise kuş figürü bulunmakta. Kuş gökselliğin, kapsayıcı bakışın ve avcılığın sembolü, Kartal, mitolojide Tanrı Zeus’u simgesidir. Onun insanın başında olması o insanın baş olduğunu, düşüncesinin kapsayıcı olduğu okunur.

Mevlana Celaleddin’i Rumi çarşıda gezerken işçilerin kavgasına şahit olmuş. İşçiler yemek için fikirlerini söylüyorlarmış ancak her biri ayrı dilde söyledikleri için anlaşamıyor ille benim dediğim olacak diye yükseliyorlarmış, Hazret, ellerindeki parayı almış ve çarşıdan üzüm ekmek alıp getirmiş. Herkes benim isteğimi aldı diye ayrı sevinip hocaya teşekkür etmişler. İşçiler üzüm ekmek diyormuş ama kimisi Farsça, anep nan, kimisi engür, hubs, Arapça söylediği için anlaşılmıyormuş. Yani herkes bedenini ve ruhunu ortaya koyuyor. Ama herkes kendi kültürü ile perdeli olduğundan birbirini anlamıyor. Ancak birleştirici gözle, feragatla, sevgi ile bakıldığında bireylerle bir araya gelip mutlu olunabiliyor. Yoksa kimse kimsenin özünü sözünü yemiyor.

Bugün kültürel alt yapıdan kopuk para kazanmak için üreten ve paranın ve işin hâkim olduğu sistem maalesef aşırı tüketimden para kazanma metodu güderek çevreyi ve insanı yok etme aşamasına gelmiştir. İklim yasası adı ile de bu tahribatı sürdürmeyi amaçlamaktalar.

Günümüzde, paket eğitim ve beslenmeyle doğanın dışında olduğumuzdan onun üzerine kurulan metafiziksel üstyapıyı, algılayamıyoruz. Bunun nedeninin simgesel yazı kullandığımızdan yazılarda doğayı okuyamıyoruz. Doğa, bir döngüler ortamıdır. O döngüde her canlı bulunduğu ortama adaptasyon ile varlığı üzerine hayatını devam ettirir. İnsan da döngüsel varlıktır. Ancak kültürel varlık olarak değişim ve dönüşümün sağlayabilme yetisindedir. Günümüzde insan tarih bilgisi ile zamansal derinliğini, bilimsel bilgisi ile de yaşadığı ortamın bilimsel tanımını yapma seviyesindedir. Düşüncesinin içine dalan insan ise varlıkta yok olarak varlığın dili ve göreni olmuştur.

Günümüz modern insanını doğaya saldığımızda üç gün sonra ölüşümü bulabiliyoruz. Çünkü doğadaki doğal döngü zincirini kırdık. Çocuklar topraktan, doğal çevreden, üterim döngüsünden kopuk olarak dört duvar içinde, paket yiyecekler ve önlerine açılan ekrandan çevreleri ile iletişim sağlayabiliyorlar. Ne acı bir durum olduğunu anladığımızda maalesef çok geç olacağı yaşanan olaylardan anlaşılmaktadır.

Şanlıurfa bölgesinde ortaya çıkan serbest heykellere dönecek olursak, bağımsız erkek heykellerinin elleri ile cinsel organlarını tutar veya ereksiyon halinde gösterilmiştir. Arkeolojik buluntular arasında “Ana Tanrıça Heykeli” olarak tanımlı etli butlu kadın figürleri bulunmuştur. Bu durum konu ile ilgili bilim çevredekilerince, kadının doğurganlıktaki rolü nedeniyle tanrı olarak görüldüğü ve Ana Tanrıça Dönemi olarak tapınım gördüğü ifade edilmektedir. Ana kayadaki mağarada dünyaya geldiği için, kendini mağara içinde tanımaya başlayan insan yavrusunun kayadan doğduğu inancından bir anadan doğduğu gerçeğinde dölleyici rolünü keşfeden insanın tanrılığını ilanından başka ne olabilir ki?

Bu düşüncenin ürünü günümüz insanlarının kadına bakışı, sokakta her gün birkaç kadının cinayete kurban gitmesi, günümüz ekonomik yapısının kadının doğal konumunu bozarak çalışıp ekmeğini kazanma durumuna getirmesi, modern ekonomik yapının kadını meta ve tüketici olarak tanımlaması ortadaki sorunun başlıcaları olarak görülmektedir.

Bu sorundan ancak dünya çapında uygulanacak bir proje ile kurtulunabilir. Bu da günümüz şartlarında mümkün gözükmemekte. Bireye düşen kendi varoluşunu ve devamını sağlayan sistemi ve bakış açısını uygulayacağı bir eş ve bir dost ile model insan olarak devam etmeye çalışmasıdır. Son

Saygılarımla. 18.04.2*25 Gaziantep

İnsan, Konumu ve Ulaşım

İnsan, kendini ve çevresini de deneyim ve akıl yolu ile tanıyarak konumlandırıyor. Varlığı ve varoluşu ise inanma yolu ile kabul edip kendini (ben’i) merkeze koyarak konumlanıyor. Bu inanç ve akıl ile de kendine meşruluk kazandırarak hak ve yetki sahibi saymakta.

Bilimsel veriler evrenin-dünyanın oluşumu süreci sonrası insanın 3 milyon yıl önce iki ayağı üzerine kalkması ile insanı var sayıp konumlandırır. Yani insanın hayvandan ayrılışını, insanın iki ayağı üzerine kalkması ve alet yapıp kullana bilme yetisi ile başlatır.

Yeni doğan bir insan iki ayağı üzerine iki yaşı ile birlikte kalkmaya başlar ama hala her şeye bağımlıdır. Çevresindeki yaşamı taklit ederek var olmaya çalışır. Yani henüz akıl kullanamamakta. Aklını kullanacağı alt yapı da doğal ve toplumsal yaşam.

Bu yaşamdan doğan akıldan ne çıkar? 50 bin veya 10 bin veya 100 yıl önceki atalarımızdan farkımız ne? İhtiyaç ve gereksinimlerimiz, değer yargılarımız, düşünce dünyamız, önceliklerimiz, hissettiklerimiz ne idi? Duygu ve düşüncelerimiz ne idi? Bunu yaşadıklarımızdan çok görsel ve yazılı belgeler yolu ile tanıyoruz. Yani kendimiz düşünce üretmeden toplumda dolaşan düşünce kalıplarından alıyoruz.

Tarihi ve günümüz sembol ve kimlikler incelendiğinde bedensel görünüş, saç sakal, üzerine giyilen kıyafet hep temsil ettiği inancın ve düşüncenin yansıması olagelmiştir. Hayvanlardaki davranış ve şekil insanda gizlenmiştir. Din ve devlet kurumlarındaki hiyerarşi ve kılık kıyafet bunun göstergesidir.

Her değeri insan üretiyor. İnsan bunu inancından ve geleceğe olan bakışından, gereksiniminden alıyor gözüküyor. En zor ve imkânsız ortamda bir de bakıyorsun içinden bir reçete çıkıyor ve insanlığı kurtuluşa götürüyor.

Buraya kadar, bilimsel toplumun kabul ettiği insanı 3 milyon yıl önce ortaya çıkan bir varlık olarak kabul ettiği görüntü ve potansiyel ile ele aldık.

Dini çevreler insanı Allah’ın yoktan var ettiğini ifade etmekteler. Ancak bunu nasıl yaptığı modernist akıl ile bilimselliğe konu edinilmekte. Kur’an’ı kerimin bu konudaki ayetleri göz ardı edilmekte ve dinsel anlatı ağır basmaktadır. Her iki taraf karşının ne dediğini anlamaya çalışmadan kendi dili ve yargısını savunmakta.

Şöyle bir soru akla getirelim. İki ayak üzerine kalkmadan önceki evre? 13,5 milyar yıl evren için ve 4.5 milyar yıl da dünyamızın varoluşuna süre biçiliyor. Bu evrenin var oluş tarihi ve başlangıç bigbang ise ondan önceki bigbanglar.. Ve bu süreçte olmayan nasıl sonradan olabilir? Akla ait sorular dür gitsin…

Bu verilere düşünce yolu ile ulaşabiliyorsak ve düşünen de biz isek bu bizden ayrı bir varoluş olmamalı. Her düşünceye bir kelime elbisesi giydirip isim ve resim ile biri birinden ayıran olarak yaratan düşünce ile birlenebilinir mi? Birlenirse nerde nasıl birlenir ve burada birey var mıdır?

Bundan bizim niye haberimiz yok veya bunun neresindeyiz? Yaşadığımız toplumda her insanın bir zatı birçok da sıfatı var. Yani her birey kendi varlığı ile perdeli ve kendinin konumlandırdığı akıl her şeye olduğu gibi beden saydığı kendine de baş son arıyor ve kendini varlıktan ayrı sayıyor. Halbuki varlık, varoluş bir ve bütün olarak işlediği anlaşılmakta.

Her insanın dünyaya gelmesi bir big banga benzetilebilir. Her birey, tüm varoluşu içinde taşıyarak kimliği ile sıfırdan başlayarak tüm yaşamı deneyimleyip tur ettirmede. Yani dini anlatımla düşünce yargılanmak üzere tanrı katına dönmede. Bu düşüncenin varoluşa bütünleşmesi insanı sonsuzluğa, ölümsüzlüğe kavuşması demek. Ebedi hayat ve cennet…

İnsanı düşünce ile var ettik. Peki bu düşünce nereden geliyor? Hareketten, değişim ve dönüşümden. İnsan niyet ve eylemleriyle değişim ve dönüşümünü kendi üzerine sardığında bigbang ile yaşıt bir varlık oluyor. Dondurduğunda ise tarihsel, toplumsal kültürel bir kimlik. İnsanı sınırlayan, donduran bireysel zaaflar ve toplumsal yaptırımlar – yasalar olarak gözükmektedir. Bu kurallar aşıldıkça da yaşam alanı genişlemektedir. Birey olarak kendimizi sınırlayan kurallardan memnun isek bir sorun bulunmamakta.

Düşünce var olan, düşünme var olanı ortaya çıkartan eylem. Bu da ancak düşünenin idrakinde olup biten şey. Bir anlamda tüm varlık ve hareketleri düşüncenin yansımasıdır. Her birey bunu kendi yapısı ve kapasitesince okur ve yaşar. Biz, var olanı yargımızla mahkum ettik ve varlıktan ayrı düştük. Ben kimim, niçinim, var olan ne? gibi soruları onu kaynağına ulaştıracağını düşünüyorum

Doğal halimiz kalmadığından bizi var edeni tanımıyor; fizik, kimya, biyoloji ve beşeri bilimler ile yaşantımıza alıyoruz. Bu yoldaki birikintiyi düşün dünyamız olarak görüp aldığımızdan ana kaynaktan kopuğuz ve bu yolda karınca adımları ile gidiyoruz.

Hâlbuki her bireyin dünyaya geliş amacı olarak kendini ve varlığı tanıma, yüceltme, o kaynağa erme hak ve gücü verilmiştir. Bu hakkı ilk kullanana Adem denmiş ve yaratıcının halifesi, varlığın halini ifa eden – yaşayan adam adı konmuştur. Bu düşüncenin ardılları peygamberler, veliler gerçek ve taklit olarak günümüze kadar gelmişlerdir.

Doğadaki çekim-itim insan cinsleri arasındaki sevgi ve nefret duygusu da çekim ve itimler harekete, değişim ve dönüşüme neden olarak düşüncenin yayılmasını sağlamaktadır. Ademin iki evladı olan Habil ve Kabil; bir yerde yetenek ve sevgi birbirinde yok olarak insanlığı ilerletmektedir.

Yüce Atatürk insana tanım ve konumlandırmada araç olarak “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir fendir” diyerek eğitim kurumları açarken inanç bağlamında da Diyanet İşleri Başkanlığını kurup Kuranı Kerimin tercümesini yaptırarak tüm vatandaşların o gerçeğe ulaşmasına yol açmıştır.

İtikat akit-sözleşme demektir. Nasıl ki herhangi bir bilimsel disiplinde var olabilmek için o bilim dalının kürsü başkanı ile sözleşerek o ilmin yasalarına ve tekniğine tabi olarak o bilimi elde edip eylemleme yetisi alıyorsak inanç konusunda da İmam Maturidin’in ilkelerini esas alarak Allaha erme ve onun halifesi olabilme yolunu seçmiştir.

Matüridî’ye göre iman; “Kalp ile tasdik”tir. Diliyle ikrar ettiği halde kalbiyle tasdik etmeyen kimse mümin değildir. Kalp ile tasdik demek o inancını bir adam ile sözleşerek yani maddi veya manevi inancını kaptan kaba, kalıptan kalıba evirerek kendinde birlemek ve o olmak demektir. Yani düşünceye konu olanı düşünerek ve onun oluş yolunu takip ederek var edeceksin. Öyle dil ile söylem ve inanıyorum demekle olmuyor. İman mertebesine çıkartıp Muhammed’ül Emin (sevgi ve güven duyulan adam) olacaksın. Bu da 1400 yıl önce yaşasaydım meselesi değil o düşüncenin temsilcilerini bulup yaşamakla mümkün olan bir şeydir. Hacı Bektaşı Veli, “İlim ile gidilmeyen yolun sonu karanlıktır derken” madde ve manayı bir tutmuşlardır.

İnsanı esas aldığımızda ne olur? Her insan hak sahibi olur ve hakikat güneşi doğar. İnsanı oluşturan şartları esas aldığımızda ne olur? İnsan olamayız. Ne oluruz? Doğadaki diğer hayvanlar gibi biri birini yiyen biyolojik döngü. Döngü döner, ilerlemez.

Kutsal kitaplar o nedenle Adem’i esas secdegah-kabul yeri olarak konumlandırmıştır. Nasrettin Efendi Eşeğimin ayağını bastığı yer merkez derken ben’i insan nefsini esas alarak ölçme değerlendirme yapmakta. İnsana mı yakınız yoksa bedene mi?

İnsan ünsiyet duyan enis olan; yani ilahiyattan gelen aramızdaki yaşam arzusunu yaşayan ve taşıyan demektir vesselam.

Tanıma, Bilme ve Olma Aracı Olarak Tarih, Felsefe ve Tasavvuf

Hayatını işçilikle kazanan 50 li yaşlarda bir tanışım ne iş yaptığımı sordu. Tarihi eser ve olaylarla ilgili çalıştığımı söyledim.” olmuş bitmiş olaylar hakkında ne arıyorsun? Boş şeyler manasına fasafiso” desene dedi. 35 yıldır arkeoloji, tarih, dinler tarihi, felsefi akımlar ve tasavvuf konusuna emek veren biri olarak sessiz kaldım.

Tarih:

Tarih ve arkeoloji geçmişteki insanın yaptıklarını, neden ve sonuç ilişkisi dâhilinde, yer ve zaman göstererek, belgeler ışığında objektif olarak incelediği için bir bilimdir Bir yerde insanlığın insanın amel defteridir. Nasıl okunur? Ve neye evrilir? Okunmazsa neye mal olur?

İnsan. Dünya tarihinin belli bir kesitinde ortaya çıkan doğanın en üst varlığıdır. Hayvandaki iç güdülerin yerine ona zeka bahşedilmiş ve olayları okuyup yorumlayıp sentez yapabilme gücü verilmiştir. Bunu da çalışarak kazanabilmekte aksi takdirde zayıf, aciz bir varlık olarak milyarlarcası gelip geçmiş tarih onlardan kalan kadavradır. O nedenle düşünce yazılarak, nakledilerek devrede gelmiş ve insan kendini o düşünceye vererek bireysel ve toplumsallığından soyunup evrenselliğe ermiştir.

İnsanın yazılı yaşamı üzerinden geçen son altı bin yılı ele alırsak kaç insan- adam var adı kalan? Adını destanlara yazdıran kahramanlar, krallar, din adamları, filozoflar ve bilim adamları. Bunlar yeni bir şey söyleyerek, varlığa yeni bir şey katarak var olmuşlardır. Onlarla aynı varoluş ve düşünceyle bir olanlar da onlardan sayılırsa bilmiyorum tekrarları saymazsak binli sayı on binli sayıya ulaşır mı?

İnsan aklı ve yaptıkları ile doğasından ve kimliğiyle olan bağından ayrılarak özgürleşir. Toplumun ve doğanın kendi olur, yalnızlaşır. Bu süreç bilme, yapa bilme ve olabilme ile sonuçlanır. Bilmeyi veya bilmemeyi, varlığı, kendini bilme felsefenin; erme-olma ise tasavvufun konusudur. Beslenme, barınma ve üreme bilgisş doğal olduğundan konu dışında tutulmaktadır.

Felsefe:

M.Ö 5. YY’da ortaya çıkmasıyla Platon’dan günümüze insanı felsefe yapmaya yönelten şey insanın kendisini çevreleyen doğa ile kendisini aşan sonsuzluk, tanımsızlık, yaratıcı (Tanrı) arasında kalmasıdır. M.Ö 2. Bin yılından itibaren tapınak kurumlarının oluşumu ve M.Ö 6. Yy da dini içerikli el yazması kitapların ortaya çıkışı ve yaklaşık 2 yy sonra Platon ve ardıllarından günümüze gelen bir süreç. Varoluşun ve insanın tanımına yönelik uğraşı. Tanımlana bilmiş mi? Bence ikisi de tanımlanamaz. Çünkü sürekli oluş ve bozuluş halinde bir oluşum olması hesabıyla tanıma, söze sığmaz.

Tasavvuf:

Doğaüstü güçlerin var olduğu ve bunlarla ilişki kurulabileceği temeline dayanan tasavvuf suf kökünden türetilmiş olup, gönlünü Tanrı sevgisine bağlamak anlamına gelir. Tasavvuf tanrı ile birleşme ve tanrıda yaşama amacını güderken dinler tanrısal yönetime uygun yaşamı esas alır. Bu nedenle bir tasavvufa gizem dini diyebiliriz. Coşku, cezbe, Tanrı’ya ulaşma ve Tanrı ile birleşme gibi gizemci öğeler, Dionysos diniyle ve Orfeusçuluğun bir reformcusu olan Pythagoras ile felsefeye girmiştir.

Felsefe, aklı esas alır ve bu yolla bilgiye ulaşmayı amaçlar. Tasavvuf ise, bilgiye sezgi, sevgi ve esrime ile ulaşmayı amaçlar ve bunu bir içsel deneyimle gerçekleştirme yöntemlerini oluşturur. Yani akıl ve duyumlarla bilinemeyeni bilmek amacındadır.

Bilmeyi öne alalım. Varlıkla ilgili her bilgi kitaplarda yazıyor. Bunu bilmiş olmakla kendimizde veya varlıkta bir değişim dönüşüm olmuyorsa gerçekten de felsefe fasafiso olur. Filosofi (bilgi-bilme sevgisi) Doğu dillerindeki söylenişi ile feylosofa dili dönmeyen halkın söylemi ile fasafisoya dönüşmüştür. Tasavvuf ile ilgili her türlü tanım da bunun gibi.

Peki Tanrı biline bilir mi? Biline bilmesi için ölçüme, deney ve gözleme ihtiyaç var. Öyle ise “tanrı” diye tanımladığımızın ne olup olmadığına dair ortak kararda olmamız gerekir ki ona göre hareket edelim.

Tanrı vasıfları ile tanımlanmıştır. İnsan da. İnsan vasıflarını işledikçe kendi varlığı ortadan kalkarak varoluşun olmayan bir perdesi olarak varlığın kendinde yansımasını seyreder. Kendisini ne kadar arıtır ve dinginleştirirse bu o kadar netleşir. İşte var olan ve olacak olanlar bunlardır. Bir noktada odaklandıkça mesela bir bilim dalı, o noktanın derinliğine ererek o bilimin güncel temsilcisi olur. Gerisi fasafiso.

İnsan Gücünü Nerden Alır?

Muhakkak rızıklandıran ve kuvvet sahibi olan Allah’tır. Türkçemize güç olarak geçen sözcük hem fiziksel hem de zihinsel güç, enerji; hareket etme ve direnç gösterme yetisi olarak anlam kazanmıştır. Bir de kudret var; yapabilme, yaratabilme, dönüştürebilme yetisi. Etki edebilme, yaratıcılık ve tasarruf içeren bir boyut olarak yaşamımızdadır.

İnsan oğlu temelde bu kuvvet ve kudreti yaratılışından, doğasından, yani ayağını yere basması, yerden bitenleri yemesi ve dönüştürmesi ile elde etmekte ve yönünü döndürdüğü hedefle kendi yüreğinden almaktadır. Bu bağlamda bu yere sahip çıkarak işlemesi doğal hakkıdır.

Her insan bitki gibi aynı topraktan beslenir. Temelde her biri içine doğduğu coğrafya ve toplumsal, sosyal ve ekonomik şartlara sahip olması nedeniyle eşit sayılır ancak insan aynı zamanda müsbet ve menfi kendi kazanımları kendine yazılan genetik bir devriyatın ürünü olması nedeniyle farklı güç ve iradi yapısal özelliktedir.

Kadın ve erkek olarak tanımlı insan cinsinin dişisi dişilliğinden, erkeği erilliğinden alır gücünü. İnsanın bireysel olarak korkularını, arzularını ve sınırlarını bilerek kendini tanıması, geçmiş deneyimler, ailesi, dostları toplulukları, aidiyet duyduğu yer insanın gücünü pekiştirir.

Aynı dil, din, tarihsel sürece sahip insanların bir arada yaşaması için inanç ve millet sevgisi üst birliği sağlayan kuvvetlerdir. İnsan en büyük gücü buradan alır. Bu ortadan kalktığında aynı aileden olan kişilerin dahi miras kavgası ile aile fertlerinin birbirini öldürdükleri gerçektir. Günümüzde teknolojinin ve paranın egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Yok olmamak için ahlaki değerlerimizi yiyerek var olmaya çalışıyoruz. Böylelikle de kendi felaketimizi kendimiz hazırlıyoruz. O nedenle bu çarkın dışında tutarak geleceğimizin teminatı gençlik yetiştirmek zorundayız.

Bir insan yaşamın bireysel ve toplumsal bazda devamının sağlanmasına dair bir inanç geliştirdiğinde bu inanç ona zor zamanlarında güç verir. Bu gücü iradi bir kararlılıkla devam ettirdiğinde her şey çökse bile bu onun ayakta kalmasını sağlar. İçinde bulunduğumuz çağda en çok da ihtiyaç duyduğumuz güç budur. Bu durumlar için Yüce Atatürk “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” diyerek milleti oluşturan her bir ferde bu yetki ve sorumluluk verilerek yeniden dirilişin fitilini ateşlemiştir.

Sevgi ve bağlılık bu gücün tarihsel süreçten gelen güç merkezleridir. Aileye, millete, ülkeye, ülküye bağlılık; onlara adanmış bir hayat kesintisiz güç kaynaklarıdır. Ata’dan nasihattir. “Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır” Tarihsel övünce gitmeye gerek yok. Her birimiz bir anadan ve babadan emek verilerek geldik. Ağaç veya kaya kovuğunda var olmadık. Büyük dedelerimiz dağılan imparatorluğun bir cephesinde kaldı. Vatanın küllerinden yeniden yaratılan Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını devam ettirebilmek için dedelerimizin, babalarımızın ne emekler vererek yaşam alanlarını kurup yaşattıkları meydanda. Bugün bu gücümüzün kime ait olduğu sorgulanır hale gelmiştir. Hakikaten yüce meclisin duvarında yazdığı gibi hakimiyet milletin mi?

Var olabilmek için beslenip barınıp üremek zorundayız. Fakat bu hayvansal boyuttan çağdaş boyuta yeterince eviremediğimizden emeğimizle ömrümüzü modern yaşamın devamına, faturalara harcıyoruz. Karşılığında…! Karşılığında çocuklarımız maalesef emperyal sistemin köleleri olarak yaşayacaklar.

Bugün yaşadığımız toprakları tatil merkezi veya maden sahası yapacağız diye üzerindeki bitki hayvan ve insana ait yaşamı yok eden bir sistem yurdumuzda ve içinde bulunduğumuz Ortadoğu’da en vahşi yöntem uygulanarak devam etmektedir. Biz ise kurbanlık koyunlar gibi çaresiz sıranın bize gelip geçtiğinden dahi habersiz kimimiz ızgarada iken kimimiz de şu işten şu kadar para kazanırız hesabıyla otluyoruz.

İnsan güçlendikçe korkularının yenmeye başlar ve bu bir hareket doğurarak değişip dönüşmesine, dönüştürmesine neden olur. Yüce kitabımızda (Bakara 148) “herkesin yöneldiği bir yönü vardır. Yararlı işler yapmada birbirinizle yarışın. Nerde olursanız olun Allah hepinizi bir araya getirir. Kuşkusuz o her şeye kadirdir” buyurulmuştur.