İnsanın Serüveni

İnsanın kendinden söz ettirmesi yine insan eliyledir. İnsan, ne – kimlerden olduğunu, nerden geldiğini, niçin burda olduğunu sorgulamış ve yüklü bir külliyat oluşturmuştur.

Bu külliyatın kendini tatmin etmemesi daha doğrusu eylemleyerek bilince aktaramaması nedeniyledir ki bilinmez yerlerden (uzaydan veya batmış kıtadan) geldiğini savlayarak varlığına bir meşruiyet aramaktadır. Ekseriyet de bir inanca tabi olarak dünyevi ve uhrevi diye ikili bir kurgu ile hayatlarına devam etmekteler.

Bilim evrim teorisi ile, dinler kendi literal dilleri ile varlık sebebini ve varoluşu anlatıyor ama bireyin bu anlatılanları duyup anlayıp anlamadığı veya ne anladığı kendi özel durumudur.

İnsanın kurdu insandır, yani insan insanın düşüncesini yiyerek insan olur. Ziya Paşa da: Adama adam gerek adam etsin adamı. Adam adam olmayınca adam ne yapsın adamı diyerek insanın orijinal ilk halinde kendini bilip adam olacağını dile getirmiş.

Simge olarak Hz. Adem ve çocuklarının ürettikleri günümüz düşün dünyasını oluşturmuştur. Her bir akıl sahibi bu düşünceyi ya inanıp temsil etmede ya da yaşayıp yaşatmadadır. O zaman biz payımıza düşeni ortak paydamız olan Hz. Adem’e atfederek kendi hakikatimizi anlayacağız. Başka türlü farklı paydalar olarak bir araya gelip birlik ve beraberlik içinde yaşamamızın imkanı yok.

Her din ve dil, ırk diye yapılan ayrımların evrensel olan Âdem katında hiçbir değeri yok. Birbirine bağlantı dili olan ‘Rab’cayı bilip uymadan anlaşmanın mümkünü yoktur.

Rab dili varoluşun doğa yasalarına bağlı sistem temelli insanın bu sistemle bütünleşik yaşamı idame ederek yaşayıp yaşatma sistemidir. Ben değil biz, biz değil, hepimiz merkezlidir. Fatiha suresi boşuna “elhamdulillahi rabbil alemin” olarak başlamıyor. Bu yolda yürüyerek din gününe hazır olmak bireye düşmektedir.

Tarihte Hz. Nuh bireysel kurtuluşla, Hz. Musa kabilesel kurtuluşla, Hz. Muhammet ümmetsel kurtuluşla, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ulusal kurtuluşla ilahi sistem olan birbirini tamamlayıcı sevgi ve paylaşımla, birlikte yaşam sistemini kurma mücadelesi vermişlerdir. Ardılları maalesef bu sisteme ters işlem yaparak dünyalık derdine düşüp ben odaklı yaşamın safına geçmişlerdir.

Günümüzde Birleşmiş Milletler kurularak oluşan siyasi birliktelikler tanınmış ve oluşturulan hukuk sistemi içinde yaşanmasının yolu açmaya çalışılmıştır lakin güçlü siyasi iradeler hak ve adaleti değil de kendi gereksinimini önde tuttuğundan zayıf idarelerdeki yaşamı bozmaktalar.

Halbuki insan olmanın gereği herkesin yaşam, sağlık ve gıda hakkı korunsa ve dünyaya ait değerler gereğince değerlendirilse dünya yaşamaya doyulmaz bir cennete dönüşecek. İlahi düşünce hep bunu oluşturmak üzere yasalar koymuştur. Ama yaratıcı indinde tek din olmasına rağmen siyasi irade bu dini kendi kültürüne göre yorumlayıp menfaati doğrultusunda kendilerini önceleyip ötekini kafir ilan edip dışlayarak düşmanlık üretmişlerdir.

Din olgusunun kökenine bakıldığında her varlığı kutsal ruhun donmuş hali olarak gören animizmden başladığı ve birlikte yaşamın kutsanarak sürdüğü yaşama itaat değil, siyasi idarelere itaat edip hesap vermeye dönüşerek birey-insan ortadan kaldırılıp din siyasi ideolojilere köle yapılmıştır.

Bu idarelerce denizler, yer yüzü, gökyüzü talaan edilmekte hayatı oluşturan döngü kırılarak insanın yaşam alanı yok edilmektedir. Bu gidişle insan görünümlü bu organizmaların ortadan kalkarak yapay bir biyo robotik bir varlığa dönüşeceği kaçınılmazdır.

Yaratıcı kudret içinde nice yaşamlar barındırmaktadır ve insan ahseni takvim üzere halk olunmuştur. İnsan, kendini selahiyete çıkartacak eylemleriyle içindeki kirlerden arındığında doğa yeniden onda yaşamaya başlar. Doğa çalışır, döngü işler, denge kurulur. O zaman yeniden hatırlarız: Her ne kadar insanın kurdu insan olsa da insan, yine insanla iyileşir. Yaşayan canlarımız sağ olsun

Varlığın Dili

Konuşma ve diller nasıl ortaya çıktı sorusuna verilecek en kestirme yanıt herhangi bir nesnenin adı farklı kültür ve coğrafyalarda farklı adlar ile anılmasıdır. Yani varlığın kendi bir dil ve konuşuyor. Tek hücreli bir yapıdan bir galaksiye her biri ayrı bir sistem ve ifadeler ve sesler farklı olsa da konuşan bir dil.

Tasavvufî düşünceye göre: Varlık, Allah’ın “kelâm”ıdır. Her şey, ilahi isim ve sıfatların tecellisidir. Dolayısıyla varlık bir “ayet”tir; varlıkla konuşmak, ayetleri okumaktır. İbn Arabî: “Her varlık bir harftir.” Varlıklar, Allah’ın kelimesinin harfleridir. Bu anlayışta evren bir “kitap”tır (Kitâb-ı Kebîr), dili ise sembolik ve tefekkür yoluyla anlaşılır demektedir. Yunus Emre ise “Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlâm seni” diyerek varlığın dilini okuduğunu ve bir parçası olarak bütünlüğünü dile getirir.

Matematik ve fizik diline göre evrenin dili matematiksel olarak okunabilir. Galileo: “Doğa kitabı matematik diliyle yazılmıştır.” Fiziksel yasalar, doğanın “dilidir” der. Biyolojik düzeyde canlılar, genetik kod (DNA) üzerinden bilgi aktarır. Bu kodlamalar da bir “dil” olarak tanımlanabilir Kuantum fiziğine göre de maddenin temelinde bir titreşim, bilgi ve ilişkisellik yapısı bulunduğuna dair yorumlar, evrenin bilgiye dayalı bir yapıda olduğunu ima eder.

Bunlardan değişim ve dönüşüm üzerine esas olan varlığın kendinin bir dil ve konuşma (nefes), bilgi olduğu anlaşılmaktadır.

Varoluş bağlamında varlığın beden dili, eylem dili ve söylem dili olmak üzere üç dili olduğunu düşünüyorum. Beden dili (bireysel ve tümel olarak) ne olduğunu, eylem dili ne yaptığını-ne işe yaradığını, söylem dili de ne olmak istediğini dile getirmektedir. Biz insanlar, bilsek de bilmesek de varlığı düşüncemizde dondurup, bulunduğumuz mekan ve zamandan görüp duyup algıladıklarımızla bu üç dili yaşayarak temsil ediyoruz. Varlığ ait bilgiyi de bu donmuş bireysel temsil yetkisi ile okuyup anlamak istiyoruz. Hiç düşünmüyoruz! Yere göğe sığmayan bizim bireysel aklımıza sığar mı?

İnsanın bilme isteği ve varoluş sürecine ait izlere baktığımızdaki yaklaşık 50.000 yıl öncesine tekabül etmektedir. Mağara döneminde insanların ne düşünüp ve yaptıklarını gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla somut ve soyut resimler yaparak varlığın şekil dilini kullandıkları anlaşılmaktadır. Bu aynı zamanda bir sözlü anlaşma dili geliştirdiklerini ve adlandırdıkları çevresindeki nesnelerin şeklini ve sembollerini kullanarak bunu gelecek kuşaklara aktardıkları anlaşılmaktadır. Anlatılan mitolojiler varlığı ve işleyişi semboller, doğa güçleri, hayvanlar, rüyalar ve kutsal anlatılar dilden kulağa aktarılarak günümüze gelmiştir. Bunun yanında kutsal metinlerin hafızalara işlenerek dilsel sözsel olarak nakledilmektedir.

Tarihte günümüzden 30 bin yıl önce damgalar kullanılarak aidiyet ve içerik bilgisi ile çevreye hakimiyet ve iletişim dili etkinleştirildiği anlaşılmaktadır. Yazının icadı olarak bilinen Sümer döneminde ise dilin grameri oluştuğu, sembollerle soyut ve somut terimler üretildiği, bunun yazılı belgeye dönüştürüldüğü, bireyler, toplumlar ve devletler arası iletişim diline dönüştüğü anlaşılmaktadır. Günümüzde aynı temelli alfabe ve iletişim kullanılmaktadır. Dillerdeki farklılığın sadece sessel olduğu anlamda ve eylemde bir değişiklik olmadığı anlaşılmaktadır. Bundan da varlığın bir bütün olduğu ve her dili ve alfabeyi kullanarak kendini izhar ettiği anlaşılmaktadır.

İbn Hazm veya Mevlânâ: Kalbin dili, doğanın dili, sessizliğin dili gibi formlarda varlığın çok katmanlı dile gelişini işlerler. Doların üzerindeki piramidin üzerindeki her şeyi gören göz ve “R harfi” şeklindeki yürüyen göz sembolünden insanın varlığın gören gözü ve söyleyen dili, tutan eli olduğunu söyleyebiliriz.

İlginç olanı ise insanoğlunun binlerce dil ve milyonlarca kelime geliştirmesine rağmen kendi kendine ve kendi cinsine meramını anlatmasına yetmemektedir. Hoca Nasrettin Efendi damdan düştüğünde soranlara içinizde damdan düşen var mı diye sormuş. Var mı damdan düşüp de meramını anlatmak isteyeniniz! Sessizlik…

Süleyman Nazif: “Derdimi ummana döktüm âsumâna inledim Yâre de ağyâre de hâl-i derûnum söyledim Âşina yok derdime ben söyledim ben dinledim. Gözlerim yollarda kaldı gelmedin çok bekledim” diyerek kendi halini dile getirmiş.

Denilebilir ki varlık her an başka bir iş yapıyor ve başka bir oluş içinde yapmaktan konuşmaya vakti mi var. Uyarıp farkındalık geliştirmek de varlığın bir dili değil mi?

İtikat inanma mıdır?

Sözlüklere bakarsan birbirini karşılığı. Ama itikat Arapça ve konan kaidelere uygun davranışta bulunma demek. İnan ise öz ve öz Türkçe. Bir de anane var an dan ana gelen.

Sümer Medeniyeti inanışına göre An (veya Anu) “gök” anlamına gelmekte ve Sümer panteonunun en yüce tanrısıdır. An, göklerin hâkimi, kozmik düzenin kaynağı olarak kabul edilir.

Sümercedeki bu “An” kavramı, hüküm verme, yazgıyı belirleme ve “zamanın başlangıcı” kavramlarıyla ilişkilidir. Bu da Türkçedeki “An” ve “dem” “şimdi” bağlantısı çağrıştırıyor.

An: Türkçede hem “çok kısa zaman dilimi” (şimdiki zamanın kesiti) hem de “hatırlama” eyleminde kök olarak bulunur (anmak).

İlişkisi Anmak: Türkçede iki yönlüdür: Hatırlamak (geçmişe dönük çağırma) Adını söylemek (varlığı dile getirme) Bunun Kuranı Kerimdeki karşılığı “zikir” kelimesidir. Zekeriya adı bu bağlamda erkek adı olarak kullanılmaktadır.

Kur’an’ı Kerim’de Allah’ı çokça zikrediniz/anınız” buyurulmuştur. Gazi Mustafa Kemal Atatürk de “Bu söylediklerim hakikat olduğu gün, senden (Türk Milleti’nden) ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur: BENİ HATIRLAYINIZ!” demiştir. Buradaki ben, sadece şahıs olarak Atatürk değil; temsil ettiği değerler, bağımsızlık mücadelesi, Cumhuriyet idealleridir.

Türkçede anmak: Bir kişiyi, olayı veya değeri bilinçte canlandırmak, hatırlamak ve dile getirmek ve yaşayıp yaşatmaktır.

Günümüzde zikir denince tanrıya ait adları tekrar etme, bilinçte sürekli tutma eylemi anlaşılmaktadır. Halbuki “Anmak”, onu geçmişte bırakmak değil, o ruhu şimdiki zamana taşıyarak onun ilkelerini yaşantımıza hakim kılmak olmalıdır.

16. YY mutasavvıflarından Niyazi Mısri. “Anı daimdir hakikat güneşi An’ım, ben gelmezem, ben gitmezem Sır ile bana içimden söylenir Misriya ben doğmazem ben ölmezem “diyerek bu düşünceyi şiir olarak dile getirmiştir.

Tanrı nerde diye sorardım küçükken büyüklerimize. Onlar da “an”dığın yerde diye cevap verirlerdi. Ama biz an”da olduğumuzun idrakinde olmadığımız dan bir ömür Tanrı aramaya çıktık. Sonra mezarlıklardan geçerken sorduklarımızı andık Şimdi çocukluğumu anıyorum. Bireysel varlığımla dostlarımın anısındayım ve en fazla üç kuşak sonra bu anı ortadan kalkacak. Ama hakikat güneşini doğuran Hz. Adem ve onun bilinci ebedi parlayacaktır. Ne mutlu Adem olmanın erdeminde olanlara…

Temsil Yetkisi: Biyolojik, Evrimsel ve Toplumsal Bir Analiz

Temsil olgusu, yalnızca siyasal ya da toplumsal bir kategori değildir; biyolojik, evrimsel ve felsefi boyutlarıyla canlılığın varoluşuna içkindir. Bu makalede temsil kavramı, önce biyolojik ve etolojik (özellikle evrim, nöroanatomi ve ekoloji gibi bazı bilim dallarıyla sıkı bir iş birliği içinde yürütülen, laboratuvar ve alan çalışmaları) düzeyde, ardından insana özgü toplumsal ve sembolik bağlamda ele alınacak; nihayetinde yerel ile evrensel arasındaki gerilim çerçevesinde değerlendirilecektir.

Biyolojik ve Evrimsel Açıdan Temsil

Canlılar doğrudan bilinçli temsil yetkisine sahip değildir. Ancak varlıkları ile her birey, türünün genetik bilgisini DNA aracılığıyla temsil eder. Hayatta kalma ve üreme başarısı, bu bilginin gelecek nesillere aktarılmasını sağlar.

Bu açıdan bakıldığında, canlılığın sürekliliği temsil mekanizmaları üzerine kuruludur; temsil burada biyolojik bilgi aktarımının eşdeğeridir. Bu temsiliyet ve devamı canlıların içinde bulunduğu ortam şartları doğrultusunda evrilip değişip dönüşerek devam eder.

Bazı canlı topluluklarında temsil niteliği taşıyan işlevsel roller bulunduğu gözlemlenmektedir. Sürü hayvanlarında alfa birey, yönlendirme görevini üstlenir ve grup adına karar verir. Arı ve karınca kolonilerinde kraliçe, üreme tekelini elinde tutarak tüm koloniyi biyolojik olarak temsil eder.Ancak bu temsil bilinçli değil, biyolojik rol paylaşımı düzeyindedir.

İnsanı diğer canlılardan ayıran nokta, temsilin bilinçli ve sembolik boyuta taşınmasıdır: İnsan yalnızca genetik bilgiyi değil, aynı zamanda düşünce, inanç ve kültürü temsil eder. Lider veya temsilci, topluluk adına konuşarak siyasal-sosyal temsil işlevi üstlenir. Dil ve semboller aracılığıyla insan, yalnızca var olanı değil, olmayanı da temsil edebilir (ör. idealler, kavramlar, tanrısal varlıklar). Bu bağlamda temsil, insanın özgün toplumsal örgütlenmesinin ve kültürel sürekliliğinin temelidir.

İnsanı ayırıcı kılan özelliklerden biri de temsilcilerini bilinçli seçim yoluyla belirleyebilmesidir: Antik Yunan’da (özellikle Atina’da) yurttaşların oylamasıyla temsil mekanizması doğdu. Roma’da senato ve konsüller aracılığıyla temsil kurumsallaştı. Modern çağda ulus-devletler ve anayasal düzenler, seçimle temsil ilkesini demokrasinin temeline yerleştirdi.

Eski Türklerde “keneş” denilen topluluğu oluşturan bireylerin bir araya gelerek olayları yorumlayıp oluşa yönelik karar alındığı yani kendiliklerin itlendiği bir sistem varmış ve bu kararlar bağlayıcı olduğundan toplumsal birlik ve hedef sağlanırmış.

Bu süreç, temsilin yerelden evrensele doğru genişleyen tarihsel evrimini ortaya koyar.

Bir kural veya değer, yalnızca yerel/toplumsal düzeyde geçerli olabilir. Ancak evrensel boyuta taşınabilmesi için insanlığın ortak ilkeleriyle uyumlu olması gerekir. Aşiret, tarikat ya da kapalı cemaat kuralları yerelde temsil gücü doğurur, fakat evrensel ölçekte geçerli sayılmaz. Evrensel temsilin ölçütü, insan hakları, ortak etik ve kozmopolit hukukla uyumdur. Evrensel boyuta taşınamayan temsil biçimleri, kendi bağlamında geçerli kalsa da insanlığın ortak sözünü temsil edemez. Bu bağlamda yaşam ortamı bulması mümkün olmadığından yok oluş sürecinin kuralları çerçevesinde olayrın olması kaçınılmazdır.

Bu anlatılan gerçekler üzerine yapılan bir değerlendirme. Bir de evrensel sistemde temsil yetkisi almış yerel siyatçilerin konumu var ki bunun üstlendiği misyon ve uygulamalarını Allah kimsenin başına vermesin.

Temsil gücü farklı kaynaklardan doğabilir: Doğrudan seçim (demokratik): Evrensel meşruiyete en yakın biçim. Atama veya iç grup seçimi: Yerel düzeyde geçerlidir, evrensel temsil gücü sınırlıdır. Gelenek, güç veya dogma temelli yetki: Evrensel ölçekte meşruiyeti en zayıf biçimdir.

Sonuç olarak, evrensel temsil için dayanak noktası, insanlığın ortak vicdanı, akıl ve doğa yasaları, evrensel insan haklarıdır.

Bugün de birçok toplumda temsilciler mezhepsel, etnik veya ideolojik dar bakışlara dayanarak seçilmektedir. Bu tür temsil, evrensel düzeyde kabul görmemektedir. Çünkü bağlı oldukları kural ve değerler, insanın “insan olma ortak paydasını” kapsayamamaktadır.

Temsil, biyolojik düzeyde DNA’nın aktarımından, toplumsal düzeyde demokratik seçime kadar farklı formlarda varlık bulan bir ilkedir. İnsan, temsil kavramını bilinçle evrenselleştirebilen tek canlıdır. Ancak temsilin evrensel geçerlilik kazanması için dayandığı kural ve değerlerin, yerel sınırları aşarak insanlığın ortak vicdanına uygun olması gerekir.

Deizmin Tarihsel Kökeni ve Tanrı

M.Ö. 1. yüzyılda Filon (Philo) gibi Helenistik Yahudi düşünürler, Tanrı’yı evrenin yasalarının kaynağı olarak tanımlar. Buna göre Tanrı müdahale etmez, onun yasaları evrende zaten işler. Bu, doğrudan bir deist anlayış olmasa da Tanrı’nın doğrudan iradesi yerine “logos” (akılsal yasa)” fikrini öne çıkarır.

M.S. 2. yüzyılda Marcion, Eski Ahit Tanrısı’nın kötü, cezalandırıcı ve dünyevi olduğunu savundu. Ona göre Gerçek Tanrı İsa’nın bahsettiği sevgi dolu, müdahale etmeyen Tanrı’dır. Yani Tanrı’nın yaratıcı ama sonra ilgisiz olduğunu düşünen bir yaklaşımdır. Ona göre gerçek Tanrı ise aşkın, müdahale etmeyen, salt “bilinç” ve “ışık” olan varlıktır.

8.-10. yüzyılda İslam dünyasında etkin olan Mutezileler Tanrı’nın adaletini ve akılcılığı öne çıkarır. Tanrı’nın müdahalesini adalet ve insan özgürlüğü sınırında değerlendirir. Cüz’î irade (insan özgürlüğü) fikriyle Tanrı’nın doğrudan müdahalesini sınırlarlar. Bu anlayış deizme benzemez ama Tanrı’nın sürekli “müdahaleci” olmadığı fikrine kapı aralar.

19.-20. yüzyılda Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Fazlurrahman gibi düşünürler: Tanrı’nın doğrudan müdahalesini değil, toplumsal yasalarla çalıştığını belirtir. Tanrı “sünnetullah” (doğal-toplumsal yasa) üzerinden işler. Bu anlayış, dışsal, tam anlamıyla deist değilse de yarı-deist eğilimler taşır.

İnsanoğlu varlığa bir yaratıcı, (Tanrı) aramış ve bu doğrultuda ona kendi inanç ve kültürlerince farklı adlar vermiş ve tapınmıştır.

Tanrı denilince ne anlıyoruz? Nasıl bir tanrıya inanıyor ve ne diye adlandırıp hangi misyonları yüklüyoruz. Bu soruya herkes inancınca cevabı vardır ve hepsine de saygı duyulmalıdır. Ve kendi kendimize sormalıyız tanımladığımız- kendi yarattığımız bir tanrının bize ne gibi bir faydası var? O nedenle İslam Dini “La ilahe” deyip ilayı kendimizin yaşamımızla ortaya koymamızı istemiş ve bu bağlamda dini eğitim ve ibadetlerle buna ermenin kuralları konmuştur.

Yaratıcı bir gücü kabul ediyor, buna enerji, doğa, yaratıcı gibi adlar koyuyoruz. Böylelikle zorlayıcı bir “din” anlayışı yerine, özgür bilinçle varoluşu kavrama arayışına giriyoruz ama yaşantımız ona evrilmediğinden söylemde kalıyor bu bilince gelemiyoruz.

Bir yaratıcı ve bir yaratılan tanımı varlığı tanımak için kendimize indirgediğimizde dahi ikiliğe neden olmaktadır.

Halbuki bir ressamın yaptığı tablodan dahi ressamın düşüncesi okunmaktadır. Dualist anlatıdan amacın bireyin kendini görüp tanıması olması gerekirken birey sanki kendini bilip tanıyormuşcasına yarattığı tanrısını tanıyıp tanımlamaya çalışmaktadır.

İslam inancında “ol” deyince olan bir yaratıcının varlığından söz edilmekte. Bunu fi tarihinde ol demiş olacak her şey olmuş olarak anlayanlar olduğu gibi ol emrinin her an oluşta olduğunu ve eylemlerimizin onun etkisinde olduğuna inananlar da var. Bazen de Evrene doğrudan müdahale eden, doğa yasalarını ihlal eden bir Tanrı anlayışından medet bekler inanca evriliyoruz. Halbuki Sen Allah’ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın (Fatır 43) buyurulmuştur. Yani, yanlışı görüp yaşayarak doğruyu model alıp yaşamamız istenmekte.

Kuranda yazılan Vahyi, kitap, kelime olarak okuyor ve bununla tanrıya layık kul olacağımıza inanıyoruz. Halbuki vahiydeki ayetler varlığa ait hal ve oluşu anlatarak bizim de ona uygun bir yol tutmamızı istenmektedir.

Bu da ne tamamen içkin (her şeyde olan), ne de tamamen aşkın (her şeyin dışında) bir tanrının varlığını doğurmaktadır. İsim veya put tanrı değil hayat veren, varlığı kul ile yaşayan, ama kuldan bağımsız da olan bir “bilinç kaynağı” olarak konumlandırmaktadır. Kısaca kelimeyi tevhid olarak bilinen “La ilahe İllallah, Muhammedün Resulullah”sözü ile ifade edilen gerçektir.

Kuranı Kerimde “Allah indinde din islamdır” ayeti bulunmaktadır. Ayet ile Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık olarak tanımlı toplumsal yaptırım ve inançla örülü birbiri ile döğüşen ve döğüştürenlerin dinlerini değil, vahiyde anlatıldığı gibi sünnetullah denilen doğa yasaları ile insan doğasına ve aklına uygun, aklı ve bilimi öne alan fedakarlık ve feragatlı eylemleri ile var edeceği canlı bir dini, (yasayı ve uygulama yolunu) içinde barış ve selamet bulunan yaşamı kuracak, kendisi ve çevresi ile barışık insanları hedeflediği anlaşılmaktadır.

Huydan Hu’ya: Beşerî Doğadan İlâhî Hakikate Yolculuk

Geleneksel anlamda “huy”, bir canlının doğuştan gelen ve süreklilik gösteren eğilimleri, davranış kalıplarıdır. Arapça kökenli “huy” kelimesi, tabiat, mizaç, karakter anlamlarına gelir.

Bu bağlamda “huy”, insanın hayvani doğasıyla ilişkilidir, çünkü bedene ve içgüdüsel benliğe aittir. Yunus Emre’nin “Huyun gitmeden Hakk’a varılmaz” sözü de bunu ima eder.

Huylanma, bir şeyden etkilenme, ona karşı içsel bir tepki geliştirme hâlidir. Korkudan, alışkanlıktan, sezgisel bir fark edişten veya önceden oluşmuş kalıtsal bilgilerden doğabilir. Huylanmak, bilince yaklaşan ama bilinçaltında yer eden bir tepki biçimidir. O nedenle huyumuzu kontrol altına alarak varoluştaki yerini anlamamız gerekir.

İnsanın beşer (beden-huy) kısmı doğuştan gelir; fakat Adem oluş —yani bilinçli bir varlık hâline gelme sonradan olur. Bu bağlamda “huy”dan “insanlığa” geçiş, bir arınma sürecidir. Tasavvufta da “nefsin terbiyesi” bu süreci anlatır. Bu da varlığın temsil yetkisinin insanda olduğunu; insanın hem senarist hem aktris, hem rejisör hem de yönetmen olduğunu gösterir.

Tasavvufta: Kibirlilik, haset, riyâ (gösteriş) hırs. Öfke, şehvet, tamah ve inat kötü huy olarak tarif edilir ve merhamet, hilm (yumuşak huyluluk) sabır, şükür, kanaat, ihlas, adalet ile tezkiye – düzenlenmesi gerektiği belirtilir.

Bu geçiş, insanın kötü – olumsuz ve iyi, olumlu taraflarını gösteren huyları olarak değerlendirilebilir. Ama her iki huyun etkisinde olan insan kendi gerçeğini hakkıyla kavrayamaz. Büyük mutasavvıf Niyazi Mısri: Kahr u lûtfü şey’i vâhid bilmeyen çeker azap,


Ol azaptan kurtulup sultân olan anlar bizi” diyerek hakikati anlamanın yolunu göstermiştir.

Huydan arınmadan insan özgürleşemez, çünkü huy, bireyi hayvani sınırlar içinde tutar. Huylar, içgüdüsel, kalıtsal ve çoğu zaman bilinç dışı davranış kalıplarıdır. İnsan, bu içgüdülerin ötesine geçerek: Huylarını kontrol ederek kullanabilme, seçim yapabilme yetisi kazanır. Bu noktada huy bir kader olmaktan çıkar, fark edilip dönüştürülebilir bir ham mizaç (doğuştan gelen, henüz işlenmemiş, farkına varılmamış huyların potansiyel) hâline gelir. Bu da insanı Tanrının isim ve sıfatlarını yaşayıp yaşatan -yansıtan varlık (halife – hali ifa eden) konumuna yükseltir. O nedenle Mevlânâ Sen huyunu bırak da huya (Hu’ya) karış; bir isim ve resimle kalma der.

İnanma ve İnanmama Üzerine

İnanmak, temelde bir düşüncenin, sözün veya olayın doğruluğuna güvenmek, şüphe duymamak, delil aramadan, gönül rızasıyla “bu böyledir” demektir.

Bu güven, yalnızca zihinde değil, yaşam biçiminde de kendini gösterir; gereğini yapmayı, o inancı eyleme dönüştürmeyi gerektirir.

Bilmek ise bilimsel bağlamda doğruluğu kanıtlanmış, ispat edilmiş şeyi zihinsel olarak kavramaktır. Bir nesnenin yapısını, şekil alış sürecini, kullanım yöntemini ve alanını anlamak bilmenin konusudur. Tanımak başka bir boyuttur; yapmak ise bambaşka.

Bilmek, Türkçe bil- kökünden gelir; “farkında olmak, anlamak, öğrenmek” demektir. Genelde bilgi, olgu, durum, kural gibi soyut şeylerle ilgilidir.

Tanımak ise tanı- kökünden gelir; “ayırt etmek, farkını görmek, yüzünü/özünü bilmek” anlamında. Daha çok kişiler, varlıklar ve somut deneyimler bağlamında kullanılır.

Mesela, bir ilin yöneticisinin var olduğunu, unvanının vali olduğunu ve o ilin yönetiminde bulunduğunu bilirsiniz; ama onu tanımış olmazsınız. Tanımak için, onun pozisyonuna ve yönetimine tanıklık etmek gerekir. Onu tam manasıyla tanımak, bir bakıma “o olmak”tır.

Peki, nasıl “o olunur”? Onun yollarını takip ederek, oluşun içinde olarak. Vali olmamız şart mı? Hayır. Ama Türkçede güzel bir deyim vardır: “Baş ol, ol da soğan başı ol.”

Bir er sınırda Genelkurmay Başkanı’dır; çünkü o, bulunduğu yerde içinde bulunduğu milletin ve devletin varlığını temsil ettiğinin bilincindedir. Binlerce selam ve saygı o kınalı kuzulara olsun.

Bilincinde olamayanlar mı? Onlar genelin içinde kaybolur.

İnanma genelde varoluş ve bu varoluşla paralel yaşama konusunun külliyatı olan dini bağlamda kullanılır. Burada din o kişinin eski inanç ve itikadını kesip başka bir boyuta evirmektedir. Bu bağlamda kişiyi doğasından ve kendinden kesmektedir. O nedenledir ki kişi inancı ile toplumsal olan din algı ve anlayışını birbirine karıştırarak kendi doğrusunu yaratıp o yolda gitmeyi tercih eder

Bir de inanmama vardır: “Senin söylediğine, bildiğine inanmıyorum.” Bu, karşı tarafın bildiği ve söylediğine karşı kendi inancını ve bilgisini, kendi kanaatini ortaya koymaktır. Bu durum bir yerde, konunun sağlamasını yapmak gibidir. Bu bağlamda inanma ve inanmama aynı kökten beslenir; fark, kabul veya reddedişte ortaya çıkar.

Reddeden kendi algısını, kabul eden de kendi algısını kabul eder varlık ise olduğu gibidir. Bilinen ve söylenenler eylemlerle ortaya konulduğunda bu varoluşla bireysel yaşamın kapısı aralanır.

Bir de iman meselesi vardır ki “inan” kelimesiyle tarif edilir. İman, inandığını ve bildiğini bedelini ödeyerek eylemde somutlaştırmak, ona evrilmek, o olmaktır; emin olma hâlidir. Kur’an-ı Kerim’de “inanma” kelimesi geçmez; bunun yerine “iman edip salih amel işlemek” ifadesi kullanılır. Bu da neye inanırsan inan farketmez. Yeter ki inancını yapıcı eylemlerinle yaşayıp ortaya çıkar anlamında anlaşılmaktadır.

Kur’an’da birçok ayette Türkçe meallerde “iman eden ve salih amel işleyenler için sayısız nimetler olduğu” müjdelenir.

Müjdelenen bu nimetler, çocukluk dönemimizde ailemizin ikramı ve içinde bulunduğumuz milletin bize sunduğu imkânlardan başlar; salih eylemlerimizle devam eder ve eylem sonunda selahiyetli, huzurlu yaşantılara dönüşür.

Yerel ile Evrenselin Dengesi: Kadın ve Erkekten Oluşan Sevgi Toplumunun Yönetim Modeli

İnsanlık, daima iki yönlü bir yolculuk içindedir: Bir yanda yerelin kökleri, diğer yanda evrenselin ufku. Yerel, toplulukların kendi varlığını sürdürme çabasını ifade ederken; evrensel, bütünün ortak yaşamını ve insanlığın geleceğini gözetir.

Bu iki kutup arasında insan, kendi kimliğini de ortak paydasını da korumak zorundadır.

Kur’an’ın miras konusundaki düzenlemesi bu gerilimi anlamak için iyi bir örnektir. 7. yüzyıl Arap toplumunda kadın mirastan tamamen dışlanmışken, Kur’an ona erkek payının yarısı oranında da olsa bir hak tanımıştı. Bu, yerelin karanlık gerçekliğinde evrensel bir kapının aralanmasıydı. Bugün, kadının erkekle eşit birey olması, o kapının tamamen açılmasıdır. Eğer hâlâ 1400 yıl öncesinin oranlarına dönmek istenirse, bu evrensel ufku terk edip hükmü dar yerel bağlama hapsetmek olur.

Bu şu demektir peygamberlik sistemi yani siyasi idarenin peygamberler eli ile yürütülmesi sistemine peygamberin kendisi son verilmiştir. Onun yerine peygamberin getirdiği yönetim sistemine bağlı olarak güçler arasında sevgi ve paylaşımı öne alan bir yönetim anlayışı. İslam peygamberinin adının “Muhammed” oluşu onun sevginin en yüce yaşandığı bilinç seviyesi demektir. Bu da üretim ve paylaşımın bir sistem içinde sevgi ve rızalıkla paylaşımını yani sosyal adalete dayalı bir yönetim tesisi demektir.

İnsanlığın hedefi, kadın ve erkekten oluşan sevgi toplumunu kurmaktır. Sevgi toplumu, yalnızca duygusal bir ideal değil, aynı zamanda yönetimsel bir modeldir. Çünkü sevgi, eşitlik ve karşılıklı temsil olmadan yaşayamaz. Kadın ve erkeğin eşit söz hakkına sahip olduğu, birlikte seçtikleri temsilcilerle ortak irade oluşturduğu bir düzen, hem yerelin hem evrenselin ihtiyaçlarını dengeleyebilir.

Burada karşımıza modern dünyanın emperyal sistemleri çıkar. Emperyal düzen, evrenseli temsil iddiasındadır: İnsan hakları, küresel hukuk, dünya barışı… Fakat çoğu zaman bu temsil, eşitsizlikleri yeniden üreten bir güç mekanizmasına dönüşür. Sevgi toplumunun yönetim modeli, emperyal sistemin evrensel iddiasını da içine katmalı; fakat onu kadın-erkek eşitliği, yerel kimliklerin korunması ve ortak seçime dayalı temsil mekanizmalarıyla dengelemelidir.

Böyle bir model üç temel ilkeye dayanır:

1. Temsil: Kadın ve erkek, eşit bireyler olarak toplumu temsil eder. Hiçbir toplumsal karar tek cinsiyetin onayıyla geçerli sayılmaz.

2. Seçim: Yerel topluluklar kendi temsilcilerini özgür seçimle belirler, fakat bu temsil evrensel insanlık ilkeleriyle uyumlu olmak zorundadır.

3. Denge: Evrenseli temsil eden küresel düzen, yereli ezmeden; yerelin kimliğini koruyan düzen de evrensel hakları reddetmeden işler. Bu denge, sevgi toplumunun omurgasıdır.

Sonuçta, kadın ve erkekten oluşan sevgi toplumu, yalnızca yerel bir kültürün değil, evrensel insanlığın hedefidir. Temsiliyet ve seçim, bu sevginin kurumsal ifadesidir. Evrenseli temsil eden emperyal sistem, sevgi toplumu perspektifinde dönüştürülürse, insanlık ilk kez kökleriyle ufkunu aynı bedende taşıyabilecektir

İnsanı Tanımak

Tanıyan ve tanıtan bir varlık olarak insan kendisi ile de ilgili çeşitli şekillerde tanımlanmıştır. Anne karnına düşmesinden mezara konmasına değin geçen süreçte cenin, bebek, çocuk, akil baliğ, ihtiyar ve cenaze adlarıdır.

Bu varlık, içinde var olduğu toplumda ailesince konan ad ile çağırılır ve o kültür ile işlem görür. Bu nedenle ona Arapçada ‘beşer’ denmiştir; bu, dış yüzeyiyle görünen, ‘derisiyle tanınan’ anlamına gelir. Dışı, derisi topluma dönük, içi varoluşa, düşüncesi ise çağlar ötesine.

İnsan kelimesinin de köken olarak unutan ve ünsiyet eden anlamında olduğu belirtilmiştir. Fakat insan ve faaliyet alanı incelendiğinde onu tanımaya kelimelerin kifayet etmeyeceği anlaşılmaktadır. Bunu bir birey olarak ele aldığımızda bir baba ve anadan doğan bebek onu meydana getiren özü, anne babasının düşünsel birikimi, hafızasal bilgisini unutarak-haberi olmadan genetik birikimi yaşamak üzere dünyaya geliyor.

Türkçedeki “insan” kelimesi, Arapçadan alınmıştır. Türkçede “kişi”, “adam”, “erkek”, “kul” gibi kelimeler insan karşılığı olarak kullanılır. Modern Türkçede insan kelimesi biyolojik tür (Homo sapiens) anlamında da ahlakî ve felsefî varlık anlamında da kullanılır.

Tasavvufta “insan” kelimesi sadece biyolojik bir varlığı değil, ilahi sıfatları taşıma kabiliyeti olan bir varlığı ifade eder. “İnsan” Kendinde “üns” olan, Varoluş ile yakınlık kurabilendir. İbn Arabî’nin ifadesiyle: “İnsan, varlığın özeti ve âlemlerin aynasıdır.”

Bu anlamda insan hem topraktan yaratılmış fani hem de ilâhî ruh taşıyan baki bir varlıktır. Osman Kemali Efendi:” İnsan ikiden hali değil iş bu cihanda Ya canını ten, ya tenini can eyledi gitti” der.

Kuranı Kerimde: Gerçek olan şu ki, doğmadan önce Âdem’in bedenine tüm hakikatlerimizi yazdık. Fakat o kendine bakmayı unuttu ve bizi anlamada kararlı olamadı.” (Tâhâ 115) buyurulmuştur. Burada Adem’in “unutması”, insan oluşuna işaret kabul edilir ve unutması ve varoluşu yaşayarak kavraması insanın varoluş misyonu olduğu ve bir taşıyıcı olduğu anlaşılmaktadır. Yasin süresi 41 ayette “Hâlbuki biz onların çocuklarını gemilerde taşıyoruz” buyurulmuştur.

Kur’an ve klasik Arapça’da “Âdem”, insanlığın atası olan ilk insan ve peygamberin adı olarak kabul edilir.

İbranicede “Adam” = Topraktan yaratılan, toprak insan anlamındadır.

Tasavvufta Âdem: insanlığın özüvarlığın aynasıdır. İbn Arabî gibi sufilere göre: Âdem, isimlerin öğretilmesiyle (esmâ) varlığın anlamını taşıyan, Allah’ın halifesi kılınan ilk bilinçli varlıktır.

Arapça Adem yokluk anlamında iken Âdem yaratıcıyı varlığı yaşayan ve yansıtan-gösteren anlamı kazanmaktadır.

Kutsal kitaplarda Âdem ile İblis’in mücadelesi anlatılır. İblis Arapçada ümidini kesti, hayal kırıklığına uğradı anlamında olup Antik Yunanca Diabolos” iftira atan, ayıran, suçlayan anlamındadır. İblis, varlığı tanımayı reddeden, anlam arayışından vazgeçmiş bilinç hâlini temsil eder.

Sad Suresi 72 -74 ayette: Onu en güzel sıfatlarla düzenledim ve içine ruhumdan üfledim. Varoluşu anlayıp tüm varlığınızla sevip kabul edin. Varlığın sûretinde kalıp sîretini görmeyen kabulleniş içinde olmaz, kibirlilik içinde kalır ve hakikatleri görmemezlikten gelip örtenlerden olur” buyurulmuştur.

Hak: Gerçek, doğru, sabit olan, değişmeyen, yerli yerinde olan, adaletli olan, hakikat ise hakkın gerçekleşmiş, zuhur etmiş, özü ortaya çıkmış hali” anlamında kullanılmaktadır. Bu tanımdan yaratıcı ve yaratılan, varoluş ve var olan bağlamı ile her an ayrı bir yaratılış içinde olduğumuzu gösteriyor.

Bilgi olarak varlık insan aklıyla ulaşılan doğruluk hakikatin bir yansımasıdır ama kendisi değildir. Metafizik düzlemde ise hakikat, “varlığın varlığı”dır. Görünenin ardındaki sabit özdür. Bu öz Tanrı, idea mutlak, birlik, vahdet olarak tanımlanır. Âdem, varlığın hakikatini temsil eder; insan ise bu hakikati bireysel düzeyde yaşayan ve deneyimleyen bilinçtir. Tüm varoluş ise, hakikatin bizzat kendisidir.

Adem’in Oluşumu/Varlığın Kendine Tanıklığı

Dinler, tarihlerini Adem/insan ile başlatırlar. Bu her ne kadar bir rivayet veya inanç gibi algılansa da dinin düşün dünyamızın oluşumundaki rolü nedeniyle akıl ve bilim yolu ile de açıklanması ve yaşanılması gereken bir konu olarak değerlendirilmektedir.

Kur’an’ı Kerim’in İnsan süresinde “dehrin üzerinden öyle zaman geçti ki insan onda anılır bir şey değildi” denmektedir. Adem Hava kısası insanın eyleme geçmesi eylemine sahip çıkarak bilinçle var olduğunu, bilincin de varlığı ve var oluşu kapsadığını anlatmaktadır.

Adem’in ortaya çıkışı yalnızca biyolojik bir süreç değil, aynı zamanda varlığın kendi üzerine kıvrılarak bilince dönüşmesidir.

Adem, oluşumsal çizgide bir türün adı olmaktan öte, düşüncenin kendini yaşadığı ve görünür olduğu varlık biçimidir. Bu makale, insanı yalnızca genetik ve biyolojik düzlemde değil, aynı zamanda ontolojik ve bilinçsel boyutuyla ele almayı amaçlar.

Adem’in oluşumu: Günümüz insan cinsinin 300 bin yıl önce Afrika’da ortaya çıktığı kabul edilmektedir.

Antropolojik veriler onun alet yapabilen, dil geliştirebilen ve sembollerle düşünebilen bir tür olduğunu gösterir. Ancak insanı diğer canlılardan ayıran şey, yalnızca beyin hacmi veya zekâ değil, kendini bilme kapasitesidir.

Bu noktada varoluş süreci, biyolojik sınırlarını aşarak başka bir düzleme taşınır. İnsan, yalnızca doğanın ürünü değil, doğanın kendisini fark eden bilincidir.

Bu bağlamda Adem’in bir hikaye konu edinilen dini bir figür değil de bir sembol olarak el’an varolduğu anlaşılmaktadır.

2. Düşünce ve Düşünenin Birliği

Felsefi düzlemde bakıldığında, düşünce ile düşünen arasında kesin bir ayrım yoktur. “Ben düşünüyorum” diyen özne, aslında düşüncenin kendi kendini tanımasından başka bir şey değildir. Biz ona toplumsal ad koyarak o düşünceyi bütünden ayırıp tanıyarak içselleştirip dönüşüyoruz.

Özne düşünceyi var ederken düşünce özneyi kapsayarak başka bir boyuta taşıyor.

Ama gerçekte özne ve düşünce, aynı hakikatin iki yüzüdür.

Bu anlamda insan, “düşüncenin kendini düşünen” formudur.

3. Varlığın İnsan Kılığına Girmesi

Burada derin bir metafizik hakikat belirir: Varlık, insanda kendini bilince çıkarır. İnsan yalnızca bir tür değil, varlığın kendi üzerine tanıklığıdır.

Taş, su, ateş ve hava milyonlarca yıl boyunca birleşip canlılığın alt yapısını oluşturur. Bu alt yapı kendi içinde bilinç kıvılcımları üretir. Bu kıvılcım Adem’de büyük bir ateşe dönüşür.

İşte bu anda varlık, insan kılığına girerek kendini tanır. İnsan, evrenin kendi kendine tutulmuş aynasıdır.

4. Yaratıcı Düşünce Olarak İnsan

İnsanın bilinci yalnızca “kendini bilmek”le sınırlı değildir. Aynı zamanda yaratıcının var ettiği yaratıcıdır.

Dil icat eder, mit kurar, sanat yapar. Doğayı dönüştürür, kavramlar üretir. Kendi anlamını yaratır. Bu yüzden insan, “yaratıcı düşüncenin bedenlenmiş hali”dir. Varlık, insanda yalnızca kendine arif olmakla kalmaz, aynı zamanda varlığı her an yeniden yaratır ve yaşatır.

5. Evrim mi Tekamül mü?

Evrim, biyolojik bir süreçtir; doğal seçilim ve mutasyonlarla işler. Tekamül ise, bilinç ve değerler düzeyinde bir olgunlaşmadır.

Evrime, dünyanın oluşumunda ortaya çıkan bir atomun günümüz biyolojik dünyasındaki varlıkların oluşum şeklidir diyebiliriz.

Tekamül bu beden aracılığıyla varlığın bilince yükselmesini sağlar. Bu anlamda insan, oluşum ile tekamülün birleştiği noktadır. Bu bağlamda gerek müsbet gerek menfi davranışlar onda ortaya çıkar

İnsanı anlamak, yalnızca antropoloji ve biyolojiyle mümkün değildir. İnsan, varlığın kendi üzerine eğilerek bilince çıktığı yerdir. Varlığın vücudu bu bilincin içsel ve dışsal taşıyıcısıdır.

Şu cümle, bütün anlatılanların özeti olabilir:

İnsan, varlığın insan kılığına girerek kendini tanıması ve kendi varlığına tanıklık etmesidir.”

Bu yüzden insan ne yalnızca etten-kemikten bir hayvandır, ne de soyut bir ruh. İnsan, varlığın kendi üzerine açılan gözüdür.