Varlığın Dili

Konuşma ve diller nasıl ortaya çıktı sorusuna verilecek en kestirme yanıt herhangi bir nesnenin adı farklı kültür ve coğrafyalarda farklı adlar ile anılmasıdır. Yani varlığın kendi bir dil ve konuşuyor. Tek hücreli bir yapıdan bir galaksiye her biri ayrı bir sistem ve ifadeler ve sesler farklı olsa da konuşan bir dil.

Tasavvufî düşünceye göre: Varlık, Allah’ın “kelâm”ıdır. Her şey, ilahi isim ve sıfatların tecellisidir. Dolayısıyla varlık bir “ayet”tir; varlıkla konuşmak, ayetleri okumaktır. İbn Arabî: “Her varlık bir harftir.” Varlıklar, Allah’ın kelimesinin harfleridir. Bu anlayışta evren bir “kitap”tır (Kitâb-ı Kebîr), dili ise sembolik ve tefekkür yoluyla anlaşılır demektedir. Yunus Emre ise “Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlâm seni” diyerek varlığın dilini okuduğunu ve bir parçası olarak bütünlüğünü dile getirir.

Matematik ve fizik diline göre evrenin dili matematiksel olarak okunabilir. Galileo: “Doğa kitabı matematik diliyle yazılmıştır.” Fiziksel yasalar, doğanın “dilidir” der. Biyolojik düzeyde canlılar, genetik kod (DNA) üzerinden bilgi aktarır. Bu kodlamalar da bir “dil” olarak tanımlanabilir Kuantum fiziğine göre de maddenin temelinde bir titreşim, bilgi ve ilişkisellik yapısı bulunduğuna dair yorumlar, evrenin bilgiye dayalı bir yapıda olduğunu ima eder.

Bunlardan değişim ve dönüşüm üzerine esas olan varlığın kendinin bir dil ve konuşma (nefes), bilgi olduğu anlaşılmaktadır.

Varoluş bağlamında varlığın beden dili, eylem dili ve söylem dili olmak üzere üç dili olduğunu düşünüyorum. Beden dili (bireysel ve tümel olarak) ne olduğunu, eylem dili ne yaptığını-ne işe yaradığını, söylem dili de ne olmak istediğini dile getirmektedir. Biz insanlar, bilsek de bilmesek de varlığı düşüncemizde dondurup, bulunduğumuz mekan ve zamandan görüp duyup algıladıklarımızla bu üç dili yaşayarak temsil ediyoruz. Varlığ ait bilgiyi de bu donmuş bireysel temsil yetkisi ile okuyup anlamak istiyoruz. Hiç düşünmüyoruz! Yere göğe sığmayan bizim bireysel aklımıza sığar mı?

İnsanın bilme isteği ve varoluş sürecine ait izlere baktığımızdaki yaklaşık 50.000 yıl öncesine tekabül etmektedir. Mağara döneminde insanların ne düşünüp ve yaptıklarını gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla somut ve soyut resimler yaparak varlığın şekil dilini kullandıkları anlaşılmaktadır. Bu aynı zamanda bir sözlü anlaşma dili geliştirdiklerini ve adlandırdıkları çevresindeki nesnelerin şeklini ve sembollerini kullanarak bunu gelecek kuşaklara aktardıkları anlaşılmaktadır. Anlatılan mitolojiler varlığı ve işleyişi semboller, doğa güçleri, hayvanlar, rüyalar ve kutsal anlatılar dilden kulağa aktarılarak günümüze gelmiştir. Bunun yanında kutsal metinlerin hafızalara işlenerek dilsel sözsel olarak nakledilmektedir.

Tarihte günümüzden 30 bin yıl önce damgalar kullanılarak aidiyet ve içerik bilgisi ile çevreye hakimiyet ve iletişim dili etkinleştirildiği anlaşılmaktadır. Yazının icadı olarak bilinen Sümer döneminde ise dilin grameri oluştuğu, sembollerle soyut ve somut terimler üretildiği, bunun yazılı belgeye dönüştürüldüğü, bireyler, toplumlar ve devletler arası iletişim diline dönüştüğü anlaşılmaktadır. Günümüzde aynı temelli alfabe ve iletişim kullanılmaktadır. Dillerdeki farklılığın sadece sessel olduğu anlamda ve eylemde bir değişiklik olmadığı anlaşılmaktadır. Bundan da varlığın bir bütün olduğu ve her dili ve alfabeyi kullanarak kendini izhar ettiği anlaşılmaktadır.

İbn Hazm veya Mevlânâ: Kalbin dili, doğanın dili, sessizliğin dili gibi formlarda varlığın çok katmanlı dile gelişini işlerler. Doların üzerindeki piramidin üzerindeki her şeyi gören göz ve “R harfi” şeklindeki yürüyen göz sembolünden insanın varlığın gören gözü ve söyleyen dili, tutan eli olduğunu söyleyebiliriz.

İlginç olanı ise insanoğlunun binlerce dil ve milyonlarca kelime geliştirmesine rağmen kendi kendine ve kendi cinsine meramını anlatmasına yetmemektedir. Hoca Nasrettin Efendi damdan düştüğünde soranlara içinizde damdan düşen var mı diye sormuş. Var mı damdan düşüp de meramını anlatmak isteyeniniz! Sessizlik…

Süleyman Nazif: “Derdimi ummana döktüm âsumâna inledim Yâre de ağyâre de hâl-i derûnum söyledim Âşina yok derdime ben söyledim ben dinledim. Gözlerim yollarda kaldı gelmedin çok bekledim” diyerek kendi halini dile getirmiş.

Denilebilir ki varlık her an başka bir iş yapıyor ve başka bir oluş içinde yapmaktan konuşmaya vakti mi var. Uyarıp farkındalık geliştirmek de varlığın bir dili değil mi?

Yayınlayan

ahmet_beyazlar

Ahmet Beyazlar, Anadolu’nun kültürel mirası, arkeolojik zenginlikleri ve mitolojik geçmişi üzerine disiplinlerarası çalışmalarıyla tanınan bağımsız bir araştırmacı ve arkeologdur. 2001 yılından bu yana Gaziantep, Kilis ve Kahramanmaraş’ta yürüttüğü saha arkeolojisi, mozaik restorasyonu ve kültürel miras koruma projeleriyle öne çıkmıştır. Erken Hristiyanlık, Orta Asya-Türk mitolojisi, antik Anadolu doğa kültleri, dinler tarihi ve sembolizm konularında yayımlanmış çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Çalışmaları, Göbeklitepe’den Bizans dönemine uzanan geniş bir tarihsel yelpazede; arkeolojik veri, mitopoetik anlatım ve felsefi analizleri harmanlayarak kültürler arası köprüler kurmayı amaçlar. --- 2. Key Areas of Expertise (Uzmanlık Alanları) Archaeology and Mosaic Conservation (Arkeoloji ve Mozaik Restorasyonu) Anatolian Mythology and Nature Cults (Anadolu Mitolojisi ve Doğa Kültleri) Early Christianity and History of Religions (Erken Hristiyanlık ve Dinler Tarihi) Cultural Heritage Preservation and Museology (Kültürel Miras Koruma ve Müzecilik) Central Asian Turkic Belief Systems (Orta Asya Türk İnanç Sistemleri) Mythopoetic and Philosophical Analysis (Mitopoetik ve Felsefi Analiz) Field Archaeology and Site Documentation (Saha Arkeolojisi ve Alan Belgelenmesi) Ancient Settlement and Art History (Antik Yerleşim ve Sanat Tarihi)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir