VARSAYMAK, YOK SAYMAK, SAYGI

Sanmak, saymak, varsaymak… Aynı kök. İnsan doğrudan var olanı yaşamaz. Yaşadığı şey, var olan hakkında kendi kurduğu anlamdır. İnsan da var saydığı anlam bağı içinde var olmaya çalışır. Anlam bağı içinde olmayanı veya olumsuz tanımlı olanı var veya yok saymak sorunun kaynağıdır.
Bir şeye “vardır” dediğimiz anda onu tespit etmiyoruz; kendi dünyamıza çekiyor, anlam evrenimize yerleştiriyoruz.

İnsan varsaymadan yaşayamaz. Her şeyi anbean, doğrudan deneyimleyemeyiz. Zihin eksikleri yamalar, boşlukları doldurur. Tehlike, o yamayı “gerçek” sayıp dondurup dayatmaya başladığımız andır.

Sonra ikinci hareket devreye girer: Yok saymak veya ayrıştırmak diyelim. Bir şeyi yok saydığımızda onu anlam alanından çıkarırız-daha doğrusu, onun hayatımıza katkısından kendimizi mahrum bırakır veya kendimizi koruduğumuzu sanırız. Bu yargımızda da doğru karar verdiğimize inanırız. İnsanoğlu kendi kurgusuna inanan ilginç bir varlık.

Bizim yok saydığımız şey kaybolmaz. Sadece bilinç dışına itilir, orada birikir, bir gün daha büyük bir güçle geri döner.

Yok saymak en yaygın savunma mekanizmasıdır. Ama aynı zamanda en büyük bilinç keskinleşmesi ve daralmasıdır. Sonunda birey kendi hapishanesinde yaşar.

Var olmak için varsaymak, var etmek zorundayız. Bu insan olmanın kaçınılmaz koşuludur. Ancak varsaydığımız şeyi mutlak gerçek sanıp dondurmak ve başkasına dayatmak, varoluşa karşı haddi aşmaktır. Asıl sorumluluk, varsaydığımızın farkında olmak ve onu kendi bakış açımızla tek doğru sanmamaktır.

Üçüncü hareket ise insanın en nadir ve en zor başardığı şeydir: Saygı duymak. Saygı kelimesi saymak ile aynı kökten gelir.

Saygı, bir şeyi kendi sınırlarıyla kabul etmektir. Saygı, ona dokunmadan, yeniden şekillendirmeden, “benim kurduğum gibi olsun” diye zorlamadan, varlığına içimizde alan açmaktır.

Şeyh Efendinin birisi talebelerine “siz olsanız nasıl bir dünya yaratırsınız” sözüne her bir talebe farklı cevap verirken talebelerden birisi” olduğu gibi efendim” cevabını vermiş.

Bu anlatıdan, müspet veya menfi yargılarımızın karşılığının doğada bulunduğu ancak bütünsel anlamın görüşümüzün üzerinde olduğu, bu nedenle varoluşa saygı duymasak dahi var saymak-kabul etmek zorunda olduğumuz anlaşılıyor.

İnsan, sürekli bu üç hareket arasında (iyi-kötü-doğru) savrulur. Varsayarak dünyasını kurar. Yok sayarak kendini korur-rahatsız edeni, kendi kurduğu anlamı bozanı bastırır. Kabul ederek, saygı duyarak ise olgunlaşır… ya da olgunlaşmaya cesaret eder. Bu ayırt etme (levvame) seviyesidir. Bu durum, dini öğretide nefs-i râziye (yaratıcısından razı olarak ona yönelen benlik) olmanın yolunu açar.

Çoğu insan bu aşamaya ulaşmakta zorlanır. Çünkü saygı duymak egonun en büyük yenilgisidir. Kontrolü bırakmayı, “her şey benim varsayımım gibi olmak zorunda değil” demeyi gerektirir.

İnsan ya her şeyi kendi dil oyununa göre yeniden kurar ya da tehditkâr geleni ya yok sayar veya kavga ederek temas kurar. Yapılanma ise ancak kabulleniş ve varoluşa saygı duyulduğunda başlar. Bu da yaşamsal deneyim demektir.

Anlam kurma meselesi tam bu üçlüde düğümlenir. Önce varsayar, çerçeve çizer, dilini ve bağlamını kurarız. Sonra ayrıştırır, yok sayarız. Rahatsız edeni, uymayanı atarız. Hatta bazen ona hakaret eder, küfrederiz. En sonunda, istemesek de bazı şeylere saygı duymayı öğreniriz. Ancak o zaman insan olmanın gerçek anlamı ortaya çıkar.

Nuh’un gemisindekilerin uyuz hastalığına yakalandığında, kirlettikleri gemideki atıkların hastalıklarına şifa olduğunu duyduklarında, gemiyi tertemiz yaptıkları anlatılır. Belki de ders şudur: pis, yanlış ters veya anlamıyoruz diye yok saymak değil, onunla yüzleşip temizlemek, var etmek iyileştirir.

Sadece varsayan insan kendi hayal âleminde dolaşır. Sadece yok sayan insan körleşir, daralır, küçülür. Saygı duyan insan ise ilk defa gerçeklikle temas eder.

Kendi varsaydığımız dünyada mı dolaşıyoruz? Yoksa arada bir, gerçeklerle yüzleşip saygı duyup, kendin ile yüzleşip olduğu gibi bırakmayı başarabiliyor muyuz?

İnsan, hazır ve durağan bir varlık değildir. Kendini sürekli kurar, bozar… ve saygı duyduğu anda biraz olsun olur. Oluş ve bozuluş ise (kün fe yekun) varoluşun olmazsa olmazıdır.

Yayınlayan

ahmet_beyazlar

Ahmet Beyazlar, Anadolu’nun kültürel mirası, arkeolojik zenginlikleri ve mitolojik geçmişi üzerine disiplinlerarası çalışmalarıyla tanınan bağımsız bir araştırmacı ve arkeologdur. 2001 yılından bu yana Gaziantep, Kilis ve Kahramanmaraş’ta yürüttüğü saha arkeolojisi, mozaik restorasyonu ve kültürel miras koruma projeleriyle öne çıkmıştır. Erken Hristiyanlık, Orta Asya-Türk mitolojisi, antik Anadolu doğa kültleri, dinler tarihi ve sembolizm konularında yayımlanmış çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Çalışmaları, Göbeklitepe’den Bizans dönemine uzanan geniş bir tarihsel yelpazede; arkeolojik veri, mitopoetik anlatım ve felsefi analizleri harmanlayarak kültürler arası köprüler kurmayı amaçlar. --- 2. Key Areas of Expertise (Uzmanlık Alanları) Archaeology and Mosaic Conservation (Arkeoloji ve Mozaik Restorasyonu) Anatolian Mythology and Nature Cults (Anadolu Mitolojisi ve Doğa Kültleri) Early Christianity and History of Religions (Erken Hristiyanlık ve Dinler Tarihi) Cultural Heritage Preservation and Museology (Kültürel Miras Koruma ve Müzecilik) Central Asian Turkic Belief Systems (Orta Asya Türk İnanç Sistemleri) Mythopoetic and Philosophical Analysis (Mitopoetik ve Felsefi Analiz) Field Archaeology and Site Documentation (Saha Arkeolojisi ve Alan Belgelenmesi) Ancient Settlement and Art History (Antik Yerleşim ve Sanat Tarihi)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir