Hayat Geçip Gidiyor mu?

Hayat akıyor, geçip gidiyor… Sen neden akmıyor da duruyorsun? Dünya dönüyor. Mevsimler geçiyor. Tohum bitkiye, ağaç meyveye tohuma dönüşüyor. Varlık kendini harcayarak var ediyor. İnsan ise tuhaf bir yerde duruyor.

Düşünüyor. Anlıyor. Kavrıyor. Ama çoğu zaman yaşamıyor. Zihninde kurduğu düzeni korumak için kendini askıya alıyor. Yanılmamak için denemiyor. Dağılmamak için açılmıyor. Böylece farkında olmadan en büyük çürümeyi başlatıyor: donup taş oluyor, O donmuşlukla ebedi var olmak için çalışıyor.

Antik Anadolu anlatılarında kader bir iplik olarak düşünülür. Eğirilir, ölçülür ve kesilir. Ama o ipliğin neye dönüşeceği söylenmez. Çünkü orası insana bırakılmıştır. İplik, dokunmadıkça sadece bir ihtimaldir. İpliği ile halı dokuyanlar halini yaşayarak hal ehli olarak varlık kazanırlar.

Bir tüccar giderken çocuklarına birer çuval buğday bırakır ve “emaneti koruyun” der. Biri depoya kaldırır. Biri satar paraya çevirir. Biri toprağa eker. İlk bakışta en güvenlisi saklayandır.

Risk yoktur. Ama zamanla o buğday bozulur. Çünkü buğdayın doğası depoda durmak değil, toprağa karışmaktır.

İkinci çocuk akıllıdır. Buğdayı metaya, paraya çevirir. Değer üretir ama başka bir düzlemde. Buğday artık yaşamın parçası değil, bir değişim aracıdır. Hayat, hesapla yer değiştirir. Halbuki Kuranda “Allah’ın ayetlerini az bir değere değişmeyin” buyurulmuştur.

Üçüncü çocuk ise en tehlikeli olanı yapar. Elindekini kaybetmeyi göze alır ve toprağa bırakır. İşte tam burada gerçek başlar. Çünkü buğdayın korunması, kendi doğasına uygun biçimde yok olmayı göze almasıyla mümkündür. Toprağa düşen buğday ölür. Ama o ölüm, çoğalmanın kapısını açar. İnsan da böyledir. Hz. Peygamber varoluşun hakikatine ermek için “ölmeden evvel ölün” önerisinde bulunmuştur.

Birey miatlı olduğundan kendine biçilen rolü yaşar ve verilen isimle dondurur. O nedenle de dirilmemiş toplumsal hayatın bir unsuru olarak kalmıştır. Her birey ayrı isim ve resimle donmuş olsa da mana itibarıyla varlık denizinin donmuş damlasıdır. Damlasını denize karıştıracak sevgi güneşinin ısısına mazhar olanlar o denizin yolunu arayıp bulmaktalar. O can denizindekiler de derinlerdeki inciyi çıkartacak kavvaslar beklerler.

Hay atına binenler hayatı zevk edinirken. Bazısı da hayatı yaşamak için hayal eder. Kimisi de hayatın yolunu gösterir. Hangisine ne diye biliriz ki. Hayat, birlikte yaşanıldığında güzelliklerini sunuyor.

Yayınlayan

ahmet_beyazlar

Ahmet Beyazlar, Anadolu’nun kültürel mirası, arkeolojik zenginlikleri ve mitolojik geçmişi üzerine disiplinlerarası çalışmalarıyla tanınan bağımsız bir araştırmacı ve arkeologdur. 2001 yılından bu yana Gaziantep, Kilis ve Kahramanmaraş’ta yürüttüğü saha arkeolojisi, mozaik restorasyonu ve kültürel miras koruma projeleriyle öne çıkmıştır. Erken Hristiyanlık, Orta Asya-Türk mitolojisi, antik Anadolu doğa kültleri, dinler tarihi ve sembolizm konularında yayımlanmış çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Çalışmaları, Göbeklitepe’den Bizans dönemine uzanan geniş bir tarihsel yelpazede; arkeolojik veri, mitopoetik anlatım ve felsefi analizleri harmanlayarak kültürler arası köprüler kurmayı amaçlar. --- 2. Key Areas of Expertise (Uzmanlık Alanları) Archaeology and Mosaic Conservation (Arkeoloji ve Mozaik Restorasyonu) Anatolian Mythology and Nature Cults (Anadolu Mitolojisi ve Doğa Kültleri) Early Christianity and History of Religions (Erken Hristiyanlık ve Dinler Tarihi) Cultural Heritage Preservation and Museology (Kültürel Miras Koruma ve Müzecilik) Central Asian Turkic Belief Systems (Orta Asya Türk İnanç Sistemleri) Mythopoetic and Philosophical Analysis (Mitopoetik ve Felsefi Analiz) Field Archaeology and Site Documentation (Saha Arkeolojisi ve Alan Belgelenmesi) Ancient Settlement and Art History (Antik Yerleşim ve Sanat Tarihi)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir