Her çağ, her buluş, her toplumsal şart; ona bağlı yaşayan insanlara hükmünü icra ederek geçer.
Zamanın adaleti serttir ama şaşmaz: İşe yaramayanı eleyip yenisini dayatır. Ancak bu değişim ve dönüşüm yaşama ve kültüre katılmaz, gerekli idrak ve kıymet oluşmazsa; hayatın dışında kalır, durumu sadece eleştiren, yaşamadan dışarıdan bakanlara dönüşürüz.
Bugün sahip olduğumuz imkânlar, geçmişi incitmeden hatırlamayı zorunlu kılar. Çünkü kimse bugünün şartlarına, konforuna nezaketle davet edilmedi; insanlık, ağır şartlar altında hayatta kalmak için her çareye başvurarak buraya geldi. Bu nedenle bizi var eden olumlu ya da olumsuz her şeyi bir bütün olarak şükranla kabullenmek gerekir.
Eskiyi toptan kötülemek kolay ama eksiktir. Taşrada bir sobanın etrafında toplanan aileyi hatırlayalım. Bugün merkezi ısıtma var diye o sobayı “geri kalmışlık” sembolü saymak, sobanın etrafında kurulan dayanışmayı yok saymaktır. Açık ocak başından mangala, mangaldan sobaya geçişi yaşamadan yapılan her yargı, eksik kalır.
Aynı şekilde, aylarla ölçülen mektup cevabını beklemenin özlemini tatmadan; kalemle özenle yazılmış, duygu yüklü satırları küçümseyip dijital haberleşmeyi kutsamak da benzer bir yanılgıdır. Hız kazandık diye sevinirken, duyguların özümsenmeden tüketildiğini ve kültürün yüzeyselleştiğini fark edememektir.
Eski şartlar, bugünü mümkün kılan birikimin adıdır. Tarım toplumundan sanayiye, sanayiden bilgi toplumuna geçiş; düz bir çizgi değil, üst üste binen katmanlar hâlinde gerçekleşti. At arabasını küçümseyen, asfaltın nasıl yapıldığını da unutmaya başlar. Telgrafla alay eden, haberin emekle taşınmasının ne demek olduğunu bilmez olur. Geçmişi aşağılamak, bugünün omurgasını inceltir.
Elbette zıtlıklar öğreticidir. Gece olmasa gündüzün kıymeti bilinmez; hastalık gelmeden sağlığın kıymeti, yoksulluk görülmese refahın sorumluluğu hatırlanmaz. Ancak zıtlık, amaç hâline gelirse ikilik üretir. İkilik kalıcılaştığında toplum da ikiye bölünür: “Eskiciler” ve “yeniciler.” Oysa hayat bu kadar basit değildir. Zıtlıklar, farkındalık üretmek için vardır; taraflaşma üretmek için değil.
Bugünün en belirgin sorunlarından biri, bilim ve teknolojinin insanın yaşantı ihtiyaçlarının ve kültür üretiminin önünde gitmesidir. Bu kopuş, zamanla çürümeyi, kültürsüzleşmeyi ve değersizleşmeyi beraberinde getirir.
Kültürleşmeyen yenilik geçici vitrinde kalır. Günlük hayata inmeyen, sokakta karşılığı olmayan her “yeni”yi siler. Bugün kentlerimizde bunu açıkça görüyoruz: Akıllı şehir panoları var, ancak insanın onlara erişmesini ve hayatını gerçekten kolaylaştırmasını, yaşanır kılınmasını sağlayan bir düzen yok.
Yapılması gereken açıktır: Eskiyi yargılamak yerine bugünü yaşanır kılmak. Geçmişten ders alıp bugünde uygulamak. Araçları kutsamadan, değerleri ihmal etmeden ilerlemek. Çünkü çağlar değişir; bu kaçınılmazdır. İnsanlığın sınavı, değişime küfretmekte değil, değişimi insanî kılmaktadır.
Sessiz, zahmetli ve gösterişsiz olan bu yol, kalıcı olanın da yoludur.
Yaşamak ve yaşamaya layık olmak için emek vermek, bedel ödemek gerekir. Emek yoksa sahiplenme olmaz; bedel yoksa kıymet oluşmaz. Kültürel bütünlük dediğimiz şey, tam da bu emek ve bedel üzerinden inşa edilir. Hazır gelen, zahmetsiz edinilen hiçbir değer uzun ömürlü olmaz. İnsan ancak emek verdiğini korur, bedel ödediğini yaşatır
