Din, Bilim ve Evrensel Bilinç:

İnsanlığın anlam döngüsü ve gelişimi, insanın varoluş serüveni, anlam arayışı etrafında şekillenen büyük bir yolculuktur.

İnsanlığın bu yolculuğu din, bilim, felsefe ve psikoloji bilimini doğurmuştur. Bu durum farklı zaman ve coğrafyalarda aynı ihtiyacın varlığı kavrama ve yaşamı yönlendirme amaçlı farklı yüzleri olarak değerlendirilmektedir.

Mevcut ihtiyaçlar aynı zamanda insan diye tanımlanan varlığın var oluşunun maddi ve manevi boyutunu oluşturur.

Din adanmışlığın toplumsallaşmış hali, bilim doğayı çözümleyen aklın kurumsallaşması, felsefe ise insanın kendini ve evrensel bilincini sorgulama alanıdır. Teknoloji bu oluşum sürecinin yan ürün olarak varoluşa katılmıştır.

Din, özünde bireyin kendini aşan bir varlığa ya da ilkeye adanmasıdır. Bu adanmışlık kişide bir fark ediş, bir yöneliş olarak başlar. Ancak bireysel kalması halinde akim kalma (sönme) riski vardır. Din, toplumsal yasalar ve ritüeller aracılığıyla bu adanmışlığa müspet ve menfi anlamda dengeleyici rol oynar.

Bu durum da engellerin tarikat örgütlenmesi ile aşılmasını doğurmuştur. Ancak aynı sorunlar bu oluşumlarda da ortaya çıkmıştır. Bu bir sorun değil, sistemin ikili bir yapıda çalıştığının göstergesidir.

Bu yapı bireyin yerelden evrensele, ulaşmasını sağlar. Dinler ortaya çıktığı yer ve zamanının kültürü ile dondurulmuş organizmalar olduğundan bireysel adanmışlıkla canlanmaktadır. Bu durumda dinler bir yönü ile evrenseli temsil ederken diğer yönü toplumsallığı tutmaktadır.

Halbuki semavi dinlerin amacı birbirini güncelleyerek varlığını devam ettirmektir. Bireysel adanışlarla bu güncellemelerin yapıldığı anlaşılmaktadır.

Dinin koyduğu yasalar, evrensel ve seküler bir düzleme taşınarak modern hukuk, insan hakları, toplumsal sözleşme ve anayasa gibi kavramları oluşturmuştur. Bu durum, dinin özünde evrensel ilkeler bulunduğunu göstermektedir.

Sonuçta, dinin tarihsel misyonunun tamamladığı Kuranı kerimdeki ‘bugün sizin dininizi ikmal ettim’ ayetinden anlaşılmaktadır.

Bilim gözlem ve akıl aracılığıyla doğayı açıklamanın evrensel yöntemi olarak ortaya çıkmıştır. İlk başlarda dini anlayış ve ifadeleri ret ederek kendini evreni anlamanın tek yolu olarak ispatlama rolüne girmiştir.

Bilim, varoluş nasıl oluştu sorusuna, felsefe ise niçin sorusuna bir anlam aramaktadır. Bu durum da kendileri dahil kimseyi tatmin etmemiştir.

İlim (ilahi bilgi) yaratanın yaratılanda olduğunu esas alarak bireyin bu oluş içinde var olmasını sağlayıp soruların ortadan kalktığı yaşam boyutunu sunmaktadır.

Yaratılan her şeyin bir amacı ve yapılış düzeni olduğu gözlemlenmektedir.

Bireyler, bireysel gereksinimleri karşısında içinde bulundukları toplumun varlığıyla var olurken adanmış insan (Adem) tüm varoluşa ad verip idrak eder.

Adem, burada bilinçle varlığın gizli hazinesi olarak keşfedilmeyi bekleyen gizli özne konumundadır.

Bu durum bir zorunluluk değil, varoluşun mecburiyetidir.

İnsan Kâinatın Aynası, Kendi Dünyasının Yaratıcısıdır

İnsan Kâinatın Aynası, Kendi Dünyasının Yaratıcısıdır

Kâinat dediğimiz kozmik düzen, bu büyük oluşum, biz olsak da olmasak da kendi düzeni içinde sürüp gidiyor. Yıldızlar dönüyor, rüzgâr esiyor, hayat akıyor. Biz insanlar ise kendi bireysel dünyamızda, bu işleyişi gözlemleyip varoluşu ve kendimizi tanımaya-anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyoruz.

Dini ve sosyal bilimler, bilim ve teknolojide alınan yol, denizin içinden, yerin altından göğün üstüne kadar yapılan araştırmalar bunun göstergesi.

Ancak insan bu oluşu kabul ederek kendi içini-özünü araştırma ve yönelmeyi ihmal etmektedir. Halbuki bir bilim dalına verilen emek bireyin kendini tanımasına yönelik verse başarısını en az ikiye katlayacağı açıktır.

Ama bütün bu uğraşların ötesinde unutulmaması gereken bir gerçek var: İnsan ölümlüdür. Ölümsüzlüğü ise insanlıkta yatıyor. O da “Esfeli Safilinden Ahseni Takvime,” yani eksi sonsuzdan artı sonsuza değin değerli içinde barındırmaktadır.

Varlıktaki her şey değişim ve dönüşümle varlığını devam ettiriyor. Ama bizim bireysel döngümüz buna paralel olmadığında bunun gerisinde kalıyor, dışına düşüyoruz ve azap çekiyoruz. Böylelikle yaşamı kaçırıyoruz. Bunun hızın üzerine çıkıldığında ancak da bu döngünün üst katmanlarında kendi dünyamızı kurup yaşıyoruz.

Bu bağlamda insan geçmiş, şimdi ve geleceği temsil eden bir ayna konumundadır. Kâinat dediğimiz varoluştakilerin her ne kadar bireysel göz ve akılları var ise de insan kâinattaki tüm varlığın işleyişini görüp bilen ve tanıyan biri olan varlıktır.

İnsan zihni sürekli meşgul, sürekli üretiyor. Bu onun özgür bir birey olma aracıdır. Ancak ne yazık ki buna esir.

Malzemesi sınırsız ve her an işlemekte ve kendi esaretine duvarlar örmektedir. Bir odağa, bir dine veya öğretiye bağlanıp donduğunda bir yörüngede var olmaya başlıyor fakat gerek bağlandığı odak gerekse de kendi güncel olamadığından varoluş ile çelişkiye düştüğü gözlenmektedir.

Bu çelişkinin nedeni bireyin içinde büyüdüğü toplumun basmakalıp aldığı bilgisidir. Yani kendini arıtıp işlemeden öğretiyi kendi benliğince işlediğinin göstergesidir.

Bu durum, toplumsal yaşantının kopyası olduğunu ve toplumu oluşturan farklı inanç ve öğretiler ile değer yargılarının süregelen çelişkisi olarak değerlendirilmektedir. Kutsal kitabımızda,” yaratılışta bir eksiklik göremezsiniz” buyurulmuştur.

Günün toplumsal değerleri içinde bilimsel modernci yaşayanlarda ise geçmişi ve halkı dışlama – aşağılama söylemleri gözlenmektedir.

Bu da bir dini öğretiye bağlanan gibi bilimsel öğretiye bağlı, hakikatle bağı olmayan aklın eylemidir. Varlığı ve varoluşu kapsayıcılık düşüncesi gelişmemiştir. Bunların gelecek inançları da olmadığından bedensel yaşayan ölümlüler olarak değerlendirilmektedir.

Toplumsal dönüş hızının üzerine çıkıldığında kainattaki varoluşu gözlemleyen bir konumda olur ve ilahi yasanın işleyişine tanık olarak doğa ve toplum yasalarını kabul edip ilahi yasaya uygun bir yaşamla varoluşa teslim olur.

Bu döngünün dışına nasıl çıkarız? Kuranı Kerimin Rahman Suresi 33. Ayette “Eğer göklerin ve yerin ötesine geçmeye güç yettirebilirseniz, haydi geçin. Ancak aşma yetkisi verilmeden geçemezsiniz” buyurulmuştur.

İnsanoğlu varlığı zihni ile kavramaktadır. Bu bağlamda öncekilerin ürettiği, genetiğine yüklenenler ve içinde bulunduğu durum onun zihnini meşgul eder. Yani insan işgal edilmiştir ve bu işgalden de bu zihni ile kurtulabilir.

Zekâ ile zihin aynı anlamlı kavramlardır. O nedenle zihnin tezkiye edilip zekâtı verilmeli yani bildiklerini eylemleyerek varoluşa katıp etkisini gözlemlemeli. Haramdan kazandığı yani varoluşun ilke ve kurallarına uygun olmayan düşünceleri atmalı. Eylemlemediği düşünceleri var saymamalı, kendi kazanıp üretmediği bilgileri eylem ve söylemleriyle ortaya sürmemelidir.

Bu yapmasın demek değil farkındalığın uyanması için gereken bir kural olsa gerek. Beşer şaşar” demişler. Şaşkınlık hayrete ve hayranlığa yöneldiğinde beşer bişr’e müjdeciye dönüşür.

Asıl mesele hedef koymak ve odağa bağlanmaktır. İnsan o odağa yöneldiğinde, benliğini aşarak o odağa dönüşür.

İşte bu, bireysellikten boşa çıkıp hangi seviye olursa olsun hakikate yönelmenin yoludur.

Burada karşımıza basit ama en temel gerçek çıkıyor: Bir yaratıcı vardır. Her şeyi O yaratmıştır, bizi de ve bizden de ayrı değildir.

Eğer yaptığımız her işi O’nun yasalarına ve gidişatına, rızasına uygun olarak yaparsak, ona odaklanarak dış dünyanın olumsuz etkilerinden korunuruz. Kendimize layık görmediğimizi başkasına yapmadığımızda, elimizi, dilimizi, nefsimizi doğru kullandığımızda içsel dönüşüm başladığında olumsuzlukların olumluya dönüştüğü tanrı ülkesinde-cennette var olmaya başlarız.

Afrodithe ya da Turan

Afrodit, Yunan mitolojisinde aşk tanrıçasıdır. Beden ve ruh aşkını birbirinden ayıran Antik Yunanlar, Afrodit adında iki tanrıçaya sahiplerdi: Afroditlerin biri, “beden aşkı” tanrıçası, diğeri ise “ruh aşkı” idi. Roma mitolojisindeki ismi Venüs, Etrüsk mitolojisindeki ismi ise Turan’dır.

Turan genellikle genç, kanatlı ve zarif bir kız olarak betimlenir. Etrüsk bronz aynalarda saç bakımı ve süslenme sahnelerinde yer alır. Turan, özellikle kuğu ve güvercin gibi güzellik simgeleriyle ilişkilendirilmiştir. Roma’nın kuruluş mitlerinde Turan’ın, Romulus ve Remus’un annesi olarak betimlendiğine dair bazı kaynaklar da mevcuttur. Etrüsk kültürünün Roma ve sonrası dönemlerde etkisi sürmüş; Turan halk arasında “Turanna” adıyla bir peri veya aşıklar için mutluluk getiren bir sevgi ruhu olarak yaşamaya devam etmiştir

Turan tur eden ve edilen olarak varlığın bilince gelmesi anlamındadır. Yani varlık aşkla var olur. İşte dünya denilen büyük varoluş içinde kendini arayıp tanıyan Ertürkler – Etrüskler, kendilerini var eden bu sisteme ‘Turan’ demişler. Dışta tanrının yaşatıcı kuvveti içerde tanrının yaratıcı kuvveti olarak aşk. Karşılığı da varoluşu ve devamını sağlayan kültür coğrafyasının adı turan. İçinde de tur eden Turlar – Türkler.

Atatürk Türk kimdir sorusuna verdiği yanıt:

“Bu memleket dünyanın beklemediği asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu.  Bu sahne en aşağı yedibin senelik bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından korkar gibi oldu sonra onlara alıştı. Onları tabiatın babası tanıdı onların oğlu oldu. Bir gün o tabiatın çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”

Bundan 2750 yıl önce Anadolu’dan bugün İtalya olarak tanımlı ülkeye vardıklarında yaşadıkları yerin adını Etrurya olarak andılar. Yunanlar adlarına Tirhenler  Mısırlılar ise Turşkalar olarak andılar. Oraya vardıklarında başka bir medeniyetin içine değil kendi medeniyetlerini kurdukları anlaşılan Etrükslerin sahip oldukları inanç ve dünya algısının Anadoludan götürdükleri anlaşılmaktadır.

Tur ederek varlığını devam ettiren varlığın idrakinde olan insan bu varlığı var edenin ve yaşam alanının adını koymuşlar. Tur ederek varlığını devam ettiren varlığın idrakinde olan insan bu varlığı var edenin ve yaşam alanının adını koymuşlar. Adları daim, ruhları şad olsun.

Göbeklitepe: Semboller, Toplumsal Dönüşüm ve Federatif Bir Yapının İzleri

Göbeklitepe: Semboller, Toplumsal Dönüşüm ve Federatif Bir Yapının İzleri

Öz ve Amaç

Bu çalışma, Göbeklitepe’yi yalnızca bir ritüel merkezi olarak değil, erken Neolitik toplumunun sosyal düzenini, kolektif bilincini ve siyasi örgütlenmesini yansıtan sembolik bir sahne olarak okumayı amaçlamaktadır. Hayvan figürleri, insan-hayvan bireşimleri ve T biçimli sütunlar üzerinden, anaerkil yapılardan ataerkil otoriteye geçiş sürecini ve federatif bir toplumsal modelin izlerini analiz etmektedir.

Giriş: Göbeklitepe’nin Bağlamı

Günümüzde Şanlıurfa sınırları içinde yer alan ve M.Ö. 10. binyıla tarihlenen Göbeklitepe, erken Neolitik dönemin anıtsal yapılarının bilinen en eski örneklerindendir. 2009 yılı kazı sezonunda bakanlık temsilcisi olarak bulunma şansına eriştiğim bu alan üzerine, 1990’dan beri Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın çeşitli kademelerinde edindiğim deneyim ve birikimle, farklı bir perspektif sunmayı hedefleyen bu makaleyi kaleme alıyorum.

Kireç taşına işlenmiş kabartmalar, hayvan ve insan heykelleri, üzeri figürlerle bezenmiş T sütunlar, oturma grupları ve özenle dikilmiş taşlar yalnızca estetik nesneler değil, aynı zamanda dönemin toplumsal bilincinin, düzeninin ve ritüel pratiklerinin temsili, teatral bir sahne olarak yorumlanmayı hak etmektedir.

Mekân ve Toplumsal Buluşma

Göbeklitepe, Toroslar’ın eteğinde, Amanoslar ve Cudi Dağı arasındaki platonun merkezinde, çevreye hâkim bir kireçtaşı tepesi üzerine konumlanmıştır. Coğrafi konumu itibarıyla geniş bir bölgeyi kapsayan bir çekim merkezi olduğu anlaşılmaktadır. Bir avcının yürüyüş mesafesiyle hesaplandığında, en uzak bölgelerden bile katılımın yaklaşık dört gün süreceği düşünülebilir.

Doğa takviminin esas alındığı bu düzende, 21 Mart İlkbahar ve 23 Eylül Sonbahar ekinoks tarihlerinin, farklı klanların burada bir araya gelmesi için ortak bir zamanlama aracı işlevi gördüğü düşünülmektedir. Dairesel formdaki yapıların ve her birinde farklı hayvan figürleri barındıran T sütunların, bu farklı klan veya grupları temsil ettiği, belirli zamanlarda burada buluşarak ortak ritüellerini gerçekleştirdikleri öne sürülebilir.

Federatif Bir Siyasi Yapı ve Kolektif Kimlik

Bu ritüel buluşmalar, yalnızca dini bir işlev görmemiş; aynı zamanda toplumsal bir düzen mekanizması işlevi görmüştür. Bireylerin topluluk düzenini içselleştirmesi, av sahalarının paylaşımı, ortak savunma, karşılıklı yardımlaşma, ortak bir dil ve inanç birliğinin oluşturulması bu buluşmaların temel işlevleri arasındaydı. Liderlik, merkezi ve mutlak bir otoriteden ziyade, ritüeller ve totemler aracılığıyla topluluk tarafından onaylanan, dağıtılmış ve federatif bir yapıya işaret etmektedir.

Klanların kendilerini doğadaki bir hayvanla (kurt, yılan, yaban domuzu, akbaba, aslan vb.) özdeşleştirerek oluşturduğu totemik kimlikler, bireylerin yazılı olmayan bir toplumsal kimlik kartı işlevi görüyordu. Bu figürler, bireysel gücü, zekâyı, koruyuculuğu ve özgürlüğü simgeliyor; topluluğun değer yargılarını somutlaştırıyordu.

Anaerkillikten Ataerkil Otoriteye Geçişin Sembolleri

Göbeklitepe’deki sembolizmde çarpıcı bir dönüşüm gözlemlenir. Önceki dönemlerin mağara resimlerinde ve heykelciklerinde sıkça rastlanan doğurgan ana tanrıça figürlerinin yerini, ereksiyon hâlindeki stilize insan formları olan T sütunlar ve agresif hayvan betimlemeleri almıştır. Bu durum, erkeğin dölleyici rolünün keşfinin ve toplumsal yapıda anaerkil düzenden ataerkil bir otorite sistemine doğru evrilmenin sembolik bir ifadesi olarak yorumlanabilir.

Bu geçiş, Şanlıurfa Müzesi’nde sergilenen, ayı veya kurdun karnından doğan insan figürlü heykellerde daha da belirgindir. Buradaki mesaj, bireyin (muhtemelen liderin) artık hayvanın gücünden doğduğu, bu gücü içselleştirdiği ve onu toplumu yönetmek için meşru bir dayanak olarak kullandığıdır. Bu, hem bireysel psikolojik bir içselleştirmeyi (Jungyen arketipler gibi) hem de toplumsal otoritenin ve liderlik meşruiyetinin sembolik bir temsilini barındırır.

Bilinçli Bir Son ve Kalıcı Miras

Göbeklitepe’nin neden bilinçli bir şekilde toprakla örtülerek terk edildiği sorusu cevapsız kalmaya devam etse de bu eylemin ritüelistik bir anlam taşıdığı açıktır. En makul yorum, toplulukların göçer avcı-toplayıcı yaşam tarzından, toprağa bağlı yerleşik tarım toplumuna geçiş yapmış olmalarıdır. Eski federatif sistem ve onun anıtsal merkezi, yeni yaşam biçimiyle uyumsuz hale gelmiş ve kutsal bir saygıyla, bir çağı sonlandıran bir ritüelle gömülmüş olabilir. Ancak mirası, hem çanak çömleksiz Neolitik Dönem taş işçiliğinde hem de sonraki çanak çömlek üzerindeki sembollerde yaşamaya devam etmiştir.

Sonuç
Göbeklitepe, insanlık tarihine dair ezber bozan bir keşif olmanın ötesinde, toplumsal örgütlenme, kimlik inşası, sembolizm ve siyasi antropoloji açısından zengin bir okuma alanı sunar. Hayvan figürleri ve totemler aracılığıyla şekillenen kolektif bilinç, T sütunlarla somutlaşan ataerkil otoriteye geçiş ve farklı klanların bir araya gelmesiyle oluşan federatif model, bu alanı yalnızca arkeolojik değil, aynı zamanda sosyolojik bir hazine yapmaktadır. Göbeklitepe, her araştırmacının kendi disiplininden bir şeyler bulabileceği, insanın kökensel hikâyesine dair temel bir model olarak önemini korumaktadır.

Çalışanlara ve ilgilenenlere saygılarımla.

Kader Kısmet Meselesi

Ahmet Beyazlar

Kader Kısmet Meselesi

Toplumumuzda sıkça duyduğumuz iki ifade vardır: “Bu benim kaderimmiş” ya da “kısmetim değilmiş.” Güzel bir kabullenişi, hayatı anlamlandırma biçimini anlatır bu sözler. İnsan, varoluş içinde inançla yaşarken hem kendi enerjisini hem de bulunduğu durumu bu kelimelerle dile getirir.

Kısmet, Arapça “kısım, pay, hisse, nasip” demektir. Dilimizde “kesir”le bağlantılı olarak “eksiklik, kusur” anlamına da yaklaşır. Yani insanın, içinde bulunduğu toplumdaki payının göstergesidir.

Kader ise yine Arapçadan gelir; “ölçme, değer biçme, ilahi kudret, alın yazısı” gibi anlamları vardır. Daha çok inanç içerikli söylemlerde karşımıza çıkar. Aslında kader de kısmet de insanın yazılımını ve donanımını işaret eder. Onlara anlam veren ise bizim ben’lik durumumuzdur. Yazılım ve donanımın birliği bu sorunun ortadan kalkmasına neden olur.

İnsanın “benliği” bir sistem içinde var olduğunda bu kavramlar sadece olayı ve durumunu kabulleniş değil, aynı zamanda olaylara müdahale hakkı doğurur.

Önceden belirlenmiş bir kader ve kısmet var mıdır?”

Rivayet edilir ki, bir gün biri elinde elma ile Hz. Ali’ye gelmiş ve:

-Bu benim kısmetim mi? diye sormuş.

Hz. Ali ise şöyle cevap vermiş:

-Yersen kısmetindir, yemezsen değildir.

Yani insanın elinde bir cüz’i irade vardır. Kendi payı üzerinde tasarruf sahibidir. Kendi iradesiyle tamamlamasıyla “kader” meselesi de çözülmüş olur. Çünkü kendi kendisine sınır koyan aslında insanın kendisidir. Sonsuz bir döngüye gerçekten sınır çizilebilir mi?

Elbette genetik bir devriyat vardır. İnsan anne babasından aldığı hem maddi hem manevi mirasla dünyaya gelir.

Bu onun “kapasitesini” belirler. Ama insan evrensel bir varlık olduğu için olumlu ve olumsuzluğa açıktır.

Özgür iradesiyle attığı adımlar, bu kapasitenin sınırlarını genişletir. Bir yerde insan kendi kaderini kendi eliyle yazar. Fakat iradesini başkasına teslim ederse, kaderi de başkasının eline geçer.

Modern toplumlarda doğan biri, sahip olunan imkânlarla yol alabilirken; geri kalmış toplumlarda irade çoğu zaman bastırılır, bu duruma razı olmayan iradeler sonunda beyin göçünü sağlar. Yani mesele, nerede doğduğumuz değil; var olduğumuz imkânları ne kadar işleyip dönüştürdüğümüzdür.

Hayat değişim ve dönüşümle kaimdir. İnsan ateş olsa cürmü kadar yer yakar, midesi kadar yer. En sevdiği şeyi bile üç öğün üst üste yese dördüncüsünde midesi bulanır.

İnsan farklı kültürleri, olayları, hayatları görerek kendini tamamlamak ister. Eksiklerini kapatmak, görüşünü genişletmek için çabalar. İşte bu çaba, kader ve kısmetin üstüne çıkmaktır.

Mevlânâ’nın anlattığı hikâyede olduğu gibi: Yük taşımaktan sırtı yara içindeki eşek, padişahın ahırına götürülür.

Orada Arap atlarının bolluk içinde beslendiğini görür ve “Ben de Allah’ın yarattığı mahlûkum, neden onlar rahat, ben sıkıntıdayım?” diye şikâyet eder. Ama savaş çıkınca o atlar cepheye sürülür,

yaralı halde geri döner. Bunu gören eşek, “iyi ki eşekmişim” deyip kendi haline razı olur. Hayatta bedelsiz, emeksiz hiçbir şey varlığını devam edemez.

Haline razı olan, kazancını ağız tadıyla yer. Haline razı olmayan da bedelini öder; çünkü her şeyin bir bedeli vardır.

Asıl mesele kişinin kendi kapasitesini tam olarak kullanabilmesinde yatar. İşte o zaman başkasına imrenmez, herkesi hareket ettiren ilahi kudretin önünde saygıyla eğilir.

Aksi halde nizalar bitmez. Ama zaten hayatın dinamizmi de burada gizlidir. Kime ne diyebiliriz ki?

Harman, Armoni ve Bayram: Doğanın Dönüşümü, İnsanın Yeniden Doğuşu

Anadolu’da harman yalnızca tanelerin başaktan ayrıldığı bir iş değil; aynı zamanda değişim ve dönüşümün sahnesiydi. Ekin tarlada yeşerir, biçilir, dövülür; sonra un olur, ekmek olur.

Bu süreçte doğanın döngüsü, insanın emeğiyle birleşir. Bu birleşim yalnızca karın doyurmaz, varlığın kendisinin devamına yönelik eminlik içinde insana teslim ederek huzurla kış uykusuna yatması olarak ta okunmaktadır.

Peki insan sadece karın doyurmak için mi var? Öyle olsa idi büyük baş hayvanlar olsun çekirge sürüleri olsun karınları insanınkinden daha büyük.

‘İnsanın karnı doyar da gözü doymaz’ derler. O nedenle olsa gerek, ‘gözünü toprak doyursun diye üzerine bir avuç toprak atarak, mezarının üzerine de toprak yığarlar.

Toplumun lideri veya toplumunu abad için çalışan kişinin ölümünde de aynı ritüel uygulanır. Ancak burda niyet toprağın bol devletin geniş olsun anlamlıdır.

Bu durum belki de bir mesaj: Sahiplenme, genelleş, döngüyü yemek içmek olarak görme, toprak nasıl üretiyorsa sen de üretici ve dönüştürücü ol diye.

Eskiden, tarımsal üretime dayalı toplumlarda borç ödemeleri ve evlilikler harmandan sonraya veya bağbozumu/mahsereden sonraya bırakırdı.

Bu, üretimin gücünün insana katkısıyla insan kültürüne dönüşerek emek, üretim ve doğanın birliğinin coşkusunu gösteriyor.

Bu okuyuş, başlı başına toprağa/vatana sahip çıkılıp kutsanması gerektiğini, aynı zamanda insanın kendi konumunun anlaşılmasını da sağlar.

Tarımsal, hayvansal döngünün gerçeği budur. Peki insan? Emekle ortaya çıkan bu gerçek, insanda şiire, şarkıya, müziğe, oyuna; birlik beraberlik ruhunun ortaya çıkmasına neden olduğu anlaşılmaktadır. Yani harman armoniye, frekansa ve renozansa dönüşerek varlığın dengeli yaşamasını sağlıyor.

Bu yüzden Anadolu’da eğlence, sadece gülüp oynamak değildir. Eğlence, değişimin acısını hafifleten, dönüşümün coşkusunu çoğaltan bir ritüeldir.

Harman sonu şenliği, bağbozumu eğlencesi, bahar bayramı ya da düğün; hepsi aynı gerçeği gösterir:

Doğa değişir, insan dönüşür; eğlence bu dönüşümün yeni bireyde vücut bulmuş hâlidir.

O nedenle yeni doğan bir bebeğin ana babası herkestir. Herkes o bebeğin sevgisine sığar. Yeni doğan bebek konuşmaya başladığında ruhunda herkes onun akrabasıdır.

Kendi bireyselliği oluştuğunda ve toplumun bireyselliğine dönüştüğünde ise o artık birey değil toplumun unsurudur.

Ancak içindeki kendini güden güce vereceği emekle toplum içinde bir yıldız gibi parlayıp birey olur.

İnsanlar, aynı veya ayrı ayrı galaksilerdeki yıldızlar gibi aile ve toplumu içinde yaşar.

Yıldızlar, galaksiler… hepsi birbirinin etrafında dönerek birbirine hizmet eder. Aslolan bireyin kendisinin galaksi ile var olduğu bilinciyle kendisini oluşturan ailesine ve topluma sadakatle hizmet etmesidir. Aksi taktirde bir yıldız gibi parlayan gibi ardına binlerce astreoidi takıp bir döngüsü ve yörüngesi olmayan kuyruklu yıldız yok olup gidecektir.

Mutlak, Talak ve Talkın Üzerine

Felsefede ve özellikle İslam felsefesinde mutlak, hiçbir kayıt ve şartla sınırlandırılamayan, tüm varlığı kuşatan, kendiliğinden var olan anlamında kullanılır.

Farabi, İbn Sina ve özellikle İbn Arabi gibi düşünürlerde mutlak varlık, Allah’ı tanımlamak için kullanılır. Allah, mutlak varlıktır, çünkü zaman, mekân, nitelik, nicelik gibi kayıtların hiçbirine tâbi değildir.

Mistisizmde mutlak genellikle zihinsel sınırlamalardan ve duyusal algıdan kurtulmuş saf varlık veya saf bilinç halini ifade eder.

Talâk salıvermek, bırakmak, boşamak” anlamına gelir. Özellikle evlilik bağının çözülmesi anlamında kullanılır. Kadın boş olduğunda iddet müddeti sonrası evlenerek dolu; doğum yapabilir konuma gelir. Bu bağlamda mutlak talak ve talkın kavramı varlık kazanma-yaratılma ve cennette sonsuz yaşam bahsi olarak bir bütün olduğu anlaşılmaktadır.

Ölüye mezara defnedildiğinde başında verilen talkın bir yerde hepimize verilmekte ve lokal / toplumsal varoluşun sonu, evrensel bazda yeniden varoluş ilkeleri salık veriliyor soran olursa söylensin diye.

Tanrıya erme aracı olan tasavvuf ilminde dünyaya talak vermek, yani onu boşamak, terk etmek demektir. Bu, zühd yani dünyadan yüz çevirerek aradaki terminolojiyi ve bağlantıyı test edip yeniden kurma mücadelesinin sembolik bir ifadesidir.

Felsefi düzlemde talak, bağların çözülmesi, özgürleşme, kayıttan kurtulma ile ilişkilidir. Bu yönüyle mutlak ile bağlantılıdır. Yani bir şeyden ayrılmak (talak) onu sınırlayan kayıtları ortadan kaldırmakla olur Birey toplumsal bağlarından boşanarak evrensel bağlar oluşturarak varoluş içinde boşa çıkar.

Zihnimiz, genellikle geçmişten gelen hatıralar, geleceğe dair korkular, fikirler, önyargılar, kimlikler ile doludur. Bu doluluk hâli, insanı şu an’dan koparır ve gerçekliğin doğrudan deneyimlenmesini engeller.

Bu yüzden birçok mistik ve düşünür, zihnin boşaltılmasını kurtuluşun ve sezgisel bilginin kapısı olarak görür.

Zihni boşaltmak, önceden edinilmiş kavram, yargı, alışkanlık ve sınıflamalardan sıyrılmak anlamına gelir.

Tasavvufta, Budizm’de ve bazı modern felsefi yaklaşımlarda, zihinsel boşluk, hakikate doğrudan temas kurmanın ön şartıdır.

“Kavramlarla yaşam arasında yapısal işler bağ kurmak, yeni bir dil oluşturmak, zihni boşaltıp varlığa çıkmanın bir yoludur Kuranı Kerimde geçen Allah Ademe esmayı öğretti sözü bu oluşun ifadesi olarak anlaşılmaktadır.

Zihin; Ezberlenmiş kavramlar. Duygusal kayıtlar. Geçmişin tepkileri. Geleceğin beklentileri. Kimlik ve aidiyet imgeleri ile doludur. Eğer bir kavram yaşamda can bulmuyorsa, zihni daha da ağırlaştırır. Ama kavram, yaşama dokunduğunda: Ya anlamını yaşar ya da gereksizliğini fark eder ve bırakırız. Böylelikle zihinden bir şey eksilir ve varlığa-yaşama doğru çekiliriz.

Mevlâna:“Balı bilmek değil, yemek” gerek der. Bal bal demekle ağız tatlanmaz. Yaşamadığımız bilgi bizim değildir. Yaşadığımızda, bilgi yaşam olur.

Davasını gütmek, Yolunu Gütmek

Duyduğumuz bir söz, gördüğümüz bir davranış veya kokladığımız bir koku beynimize geldiğinde eğer odakta isek orada üç olay gerçekleşir. Ya iyi kötü diye tepki veririz ya da özümser hazinemize katar ve daha donanımlı ve kapsamlı bir konuma geçeriz.

Duyduğumuz bir söz, gördüğümüz bir davranış veya kokladığımız bir koku beynimize geldiğinde eğer odakta isek orada üç olay gerçekleşir. Ya iyi kötü diye tepki veririz ya da özümser hazinemize katar ve daha donanımlı ve kapsamlı bir konuma geçeriz.

İnsanlığı bugüne taşıyan dinler, gelenekler, bilimsel ve ideolojik görüşler bu tepkilerin ve seçimin sonucudur.

Doğadaki varlık kümelerine bakıldığında; ben yiyim, ben yöneteyim, ben olayım kuralının işlediği gözükerek varlık birbirini yiyerek varoluşunu sürdürmektedir.

Bu varoluşun en üst katmanındaki insanoğlu da hem alttakileri hem de birbirini yiyerek varoluşunu sürdürmektedir.

Bunu sadece yemek ve yönetmek olarak baktığımızda kullanılan yöntem din ve ideolojiler etrafında toplanarak güç kazanıp kendini savunmak veya saldırıp ele geçirmek maksatlı olduğu anlaşılmaktadır.

İnsanlığın on bin yıldır yaptığı bu; yıkımla yemek sahaları açmak. Daha büyük yıkım araçları yaparak daha çok para güç elde etmek.

Günümüzde Anadolu’nun ağaçları yakılıp katledilerek toprak altındaki madenleri ele geçirme savaşı yaşanmaktadır.

İşin ilginç yanı Anadolu’yu yönetenler bu talana olanak sağladığı anlaşılmaktadır. Bunun sonu nereye varacak?

Anadolu’yu yönetenler… Anadolu’da yaşayan halkı ve Anadolu topraklarını pazarlamanın yanında Yönetim anlayışları olan ben yiyim ben yöneteyim düşüncesini icra etmedeler.

Peki yiyip yönettikleri ne?

Yedikleri halkın dini ve milli manevi gücü ile yönettikleri de bu manevi güç çevresinde toplanan halk kitleleri olduğu gözükmektedir.

Peki yönete biliyorlar mı? Eylemlerine ve söylemlerindeki ikilemlere bakılırsa yönetilmeye çalışıldıkları belli.

Kendi kendini yönetemeyenleri bir başkası yönetir.

Kadim töre, yasalar, milli birlik ve beraberlikten doğan güç birliği içinde bu doğrultuda çalışan yöneticilerce milletler yönete gelinmiştir.

Bu yönetimin altında kendi kendini besleme olan tarım ve hayvancılık ve bunu daha ekonomik ve verimli sürdürmenin yöntemi olan sanayi ve teknoloji yatmaktadır. Bu döngü kırıldığında veya bozulduğunda yönetim zafiyeti ve yönetimsizliğin oluştuğu gözlemlenmektedir.

Günümüzde tek güç olan para faiz finans sisteminde dönmekte ve paradan para kazanımı ile paraya erişim odaklı yaşam formu gelişmiştir.

Üretenler ve emekçiler bu bağlamda ürettiklerini bozmak zorunda kalmış, kaliteyi ortaya koyanlar da yüksek fiyatla para gücünü kendinde toplamaktadır.

Bu durum halkın para için birbirini kandırmasına, güvensizliğe neden olmaktadır.

Hani milli birlik ve beraberlik ruhu? Hani iki Cihan Sultanı Hz. Muhammed’in yolu olan cihanşümul İslam inancı veya “Yurtta sulh cihanda sulh ilkesi” ile bir Türkü dünyaya bedel kılan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet sistemi?

Bunun hepsinin sebebi/suçlusu biziz. Çünkü bu ilkeler etrafında örgütlü gözüken bizler bunların yolunu gütmeyiz de davasını güder güderiz. Dava güden görüneni de başka biri güder. Davasını yolundan güdenlere de pisliğini atar.

Olmadı biraz daha eskiden söyleyelim. Ey Türk titre ve kendine gel. Ey Türk! Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir

Daha güncel söylemle muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

Dini terminoloji ile daha evrensel söylemek gerekirse “aklını kullanmayanların başına pislik yağar” denir.

Uyanın ey akıl sahipleri… Uyanın ki mazlum milletler de uyansın da bu kısır döngü kırılsın.

Din, Devlet ve Yasa

Din kelimesi Avesta ve Aramiceden Arapçaya evrilerek dilimize, inanç ve düşün dünyamıza girmiş olup hesap, ceza, itaat, kanun, yol, inanç gibi anlamlar içerir.

Aynı kelimeden olarak ‘dāna’ boyun eğdi, itaat etti. ‘dāna li-llāhi’ Allah’a yöneldi, teslim oldu anlamındadır. Dilimizdeki akıl dâna kelimesi bu bağlamda anlam kazanmaktadır.

Zerdüştîlikte daena, bireyin ruhsal yolculuğunu, ahlaki seçimlerini ve ölümden sonraki karşılaşacağı ruhsal yansımasını ifade eder.

Bu bağlamda “din”, yalnızca kurallar ve ibadet sistemi değil, aynı zamanda kişisel ahlaki kavrayış ve ruhsal yol anlamına da gelir.

Kur’an da din kelimesi hem bir yaşam tarzı hem de ilahî düzen anlamında kullanılır. Bu nedenle Müslümanlıkta din denilince şeriat, (ilahi hukuk) tanrının emirleri, yasa olarak anlaşılır ve referans kaynakları olarak da Kur’an, Sünnet, (hadis külliyatı) icma ve kıyastır. Kamu ve toplum yararı ve örf de ikincil kaynak olarak esas alınır.

Günümüzde din kelimesinin karşılığı inanç ve bu inanç ekseni üzerinde oluşturulmuş kurum anlaşılmaktadır.

Konuyu tarihsel süreç içinde incelediğimizde siyasi idarelerden ayrı bir yapısı bulunmayan bu kurumun yazının icadı ile başlayan tarihî kayıtlardan Sümerlerde bulunduğu, arkeolojik araştırmalardan da Neolitik dönemde tapınak mimarisinin ortaya çıktığı, hatta Göbeklitepe’nin ilk tapınak olduğu da ifade edilmektedir.

Anayasa ile yönetilen ilk devletin Asur olduğu ve M.Ö 18. Yüzyılda Tanrı Şamaş’tan alındığı ifade edilen yasaların Kral Hamburabi tarafından taşa kazınarak ilan edilmesi ile herkesin uyması istenen toplumsal mutabakat sağlandığı anlaşılmaktadır.

Hammurabi Yasaları incelendiğinde asil, özgür, köle gibi sınıfsal ayrım gözettiği ve amacının toplumsal düzeni sağlama ve kral otoritesini meşrulaştırma olduğu anlaşılmaktadır. Hititlerde de meclis ve benzer yasalar bulunmaktadır

Tek tanrılı dinlerin kökeni olarak Hz. Adem’den başladığı ancak şeriat M.Ö 13-12. Yy da ortaya çıkan Musa peygamberin TanrıYahveden aldığı emirler olarak kabul edilir ve bunun ilk şeriat-hukuk, din devleti olduğu kabul edilir. Bu idarelerin devlet başkanları da peygamber olarak kabul edilir.

Hamburabi yasalarında sınıfsal farklar bulunurken Yahudilikte herkes Tanrı önünde eşittir. Bunun günümüz yansıması ‘herkesin kanun önünde eşit’ olduğu modern devlet idareleridir.

Yahudilikte yasa sadece hukuk değil, ritüel, ibadet, temizlik, gıda, zaman vb. tüm alanlarda ilahi düzen kurar ve 282 yazılı kanun, 10 madde halinde ahlaki-ilahi buyruk ve 613 emir ve yasaktan müteşekkildir.

Her iki sistemde de bir ilahi düzen düşüncesi varken Yahudilikte yasa, ibadet ve ahlak iç içe geçmiş, daha bütüncül bir sistemdir.

Günümüzde modern eğitim ve öğretim metodu ile devleti oluşturan fertler devletin amacı ve hedefi doğrultusunda eğitilerek birlik sağlanmaktadır.

Bu bağlamda din; yasa, kanun, şeriat – hukuk devletinden amacın birlik ve beraberlik içinde uyumlu yaşamak olduğu anlaşılmaktadır.

Devlet” kelimesi Arapça “devle” kökünden türemiştir. “Dönüş, nöbet, sırayla gelen şey” anlamlarına gelir. Aynı kökten gelen “devran, dönek” gibi kelimelerle de bağlantılıdır.

Devlet, belirli bir toprakta yaşayan insan topluluğu üzerinde egemenliğe ve düzenleme yetkisine sahip olan, hukuki ve siyasi bir örgütlenme biçimidir. Hem tarihsel bir olgu hem de siyasal bir kavram olarak toplumların düzenini, haklarını ve yaşam tarzını belirler.

Kur’an’da doğrudan “devlet” kelimesi geçmez, ancak “ümmet”, “hilafet”, “melik”, “emir”, “şura” gibi kavramlarla yönetim düzeni ima edilir.

İlk dönem İslam devletleri (Raşid Halifelik, Emevîler, Abbâsîler) dinî ve siyasî otoritenin birleştiği yapılar olarak şekillenmiştir.

Osmanlıca’da “devlet”, hem egemen iktidar yapısı hem de talih, saadet anlamında kullanılmıştır.

Tek kişinin kral, imparatorun egemenliği olan monarşi, azınlık bir grubun egemenliği olan oligarşi, halkın egemenliği olan demokrasi ve dini otoritenin egemenliği olan teokrasi var olan devlet şekilleridir.

Devletlerin işletim sistemlerine bakıldığında insan hakları evrensel beyannamesinin genel kabul gören ana kitap olarak kabul edildiği, anayasaya bağlı yönetmelik ve yönergeleri ile mahkeme kararlarının da hadis ve fıkıh / külliyatı emsalinde olduğu anlaşılmaktadır.

Bilim ve teknolojinin hızlı ilerlemesi nedeniyle değişim ve dönüşüme bu yasaların yetişemediği bu nedenle parlamentoların gece gündüz çalışarak yasaları güncelledikleri veya yeni yasalar çıkardıkları gözlemlenmektedir.

Günümüz devlet yönetim anlayışları kar amaçlı şirket yönetimi anlayışı ile sürdürülmekte ve devletin kurumları devlet olan toprağı ve halkı tüketici ve ucuz emek olarak pazarlayarak yönetimlerin devam ettiriyorlar. Şimdi de aynı amaçla iktidarı pazarlamaktalar. İktidarın gerçek sahibi de bu durumu izlemektedir.

Türk yönetim sisteminin temelinde töre ve yol yatmaktadır. Tin sözcüğü de ruh manasında tanrı ile irtibat sağlayan uzantı. Senin dinin yok mu sözü yasa -düzen tanımayan kişiye söylenir ve bu söz, toplumsal ahlaka, yola, töreye uymayan kişiyi tanımlar. Yani nesebi belli olmayan kişi yasa yöntem tanımaz ve toprağı da halkı da satar.

Aklı olmayanın dini olmayacağı yasası gereği insanın akıl ile var olduğu ve ‘akıl dâana’ olarak aklın ötesine geçerek yasayı yaşayan ve yaşatan insan olmamız istenmektedir.

Kanun” kelimesi eski Yunanca’da “nomos” (yasa) ve “namus” (onur, düzen) anlamına gelir. “Kamus” ise söz, anlam, bütünlüktür. Dolayısıyla sözüne sadık olmayan hem onurunu hem düzeni bozmuş sayılır. İçinde yaşadığımız toplumsal ilişkilerimizdeki davranışlar bu durumu açıkça göstermektedir.

Bu durum, aynı zamanda, yazılı ve sözlü olarak yapacaklarını beyan eden siyasetçilerin seçilmesi sonrası yüce mecliste yemin ederek göreve başlaması ve yönetime geçtiklerinde yeminlerinden yani yasadan – dinden döndükleri anlamına gelir ki İslam Şeriatı isteyenlerin takip etmesi ve yüzleşmesi gereken bir konudur.

Bir devlette halkla birlikte yönetenlerin öncelikle var olan yasalara sadık kalmaları gerekir.

Halk ekonomik çıkarı için her türlü davranışı sergileyerek işi ve toplumsal düzeni bozarken yöneticiler ise; bizi halk seçti diye anayasaya ve diğer yasalara bağlı kalmak üzere ettikleri yemine ve devletin müesses düzenine aykırı uygulamalara giderek yarattıkları yasama ve yargıyı bozmuş toplumda adalet düzeni yara almış yürütme de belirli bir kesime hiç dokunmazken muhalif kesime karşı hukuk dışı uygulamalara yarattıkları mutlu azınlığa devletin toprak ve halkını köle edip toplumsal nizamın sarsılmasına neden olunmuş gözükmektedir. Bu durumda tek başına bir kurtuluş gözükmemektedir.

Dini uygulayan değil, dini kendi çıkarına daraltan kimse “dini dar” dır. Bu nedenle halk meydanlarda “adalet” diye bağırıyorsa, aslında evrensel bir şeriat arayışındadır.

Günümüzde şeriat getireceğiz diye iktidarı ellerinde tutanlardan beklenen tez zamanda dine, şeriata, yasalara uymalarıdır.

Laik / dinsiz olarak tanımlanan halkın temsilcileri meydanlarda: kahrolsun şeriat ve hak hukuk adalet diye bağırıyor. Bir kesim de Kemalistlere ölüm diye bağırıyor.

Bence şeriat ve halifelik isteyenlerle birleşerek ‘şeriat isterük’ diye bağırmaları değil erdemli davranışlarla siyasilere ayar vermeleri gerekir. Aksi takdirde istediklerini uygulayacakları bir devletlerinin olacağı konusunda şüphe duyulmaktadır. Dilde birlikişte birlikfikirde birlikSağlanırsa o zamankurulur dirlik.”

Deizm Üzerine

Dünyada ve ülkemizde gençler dini yaptırım ve anlatımları reddederek deizme yöneliyorlar. Bu durum siyasi idarileri rahatsız ederek dindar nesil oluşturma çalışmaları ile karşılık vermektedir. Bu durum dünyadaki toplumlarda ayrılığa neden olması yanında bireysel akıl ve nakilin savaşına dönüşmüş durumdadır.

Deizm, Tanrı’nın evreni yarattığına ama daha sonra evrene müdahale etmediğine inanan bir düşünce sistemidir. Deistlere göre: Evrenin bir yaratıcısı vardır. Ancak bu yaratıcı, mucizelerle, kutsal kitaplarla ya da peygamberlerle değil, doğa yasalarıyla konuşur, dinler insan ürünü kurumlardır; evrensel ahlak akılla bulunabilir.

Deizme yönelmenin nedenleri arasında bilimsel düşünceye erişimin artması ve sorgulayıcı bir eğitimin yaygınlaşması, gençlerin dogmatik dinsel yaptırımları ve öğretileri sorgulamasına neden oluyor.

“Neden?” sorusunu soran genç, “Sorgulama, itaat et!” yanıtıyla karşılaştığında tatmin olmuyor.

Modern yaşamdaki gençlerin internet ve sosyal medya aracılığıyla, farklı inanç sistemleriyle tanışarak içinde bulunduğu toplumun dinin çok çeşitli ve kültüre göre şekillenen yapısını fark ediyorlar. Bu da onları “tüm dinler kültüre görelik taşıyorsa, evrensel olan ne?” sorusuna yöneltiyor. Bu durum gençleri yerellikten evrenselliğe geçiş isteği olarak okunmaktadır.

Dini söylemlerin otoriter, ayrımcı ya da ikiyüzlü şekilde kullanılması (özellikle her dönemin idarecileri olan siyasetle iç içe geçtiğinde), dini kullanan bireylerin toplumsal çelişkili davranışları (ahlak ve uygulama arasındaki fark), gençlerde “inanç başka, din kurumu başka” ayrımını oluşturuyor.

Üniversite ortamları genellikle daha özgür düşünceye ve etkileşime açık alanlardır. Genç birey, geleneksel öğretiler dışındaki fikirlerle tanıştıkça kendi inancını yeniden kurgulamak ister. Bunu dolduracak aydınlık bir mercii bulunmaması nedeni ile de ya reddediş ya da deistik bakış açısı ile yaşamına devam ediyor.

Ülkemizde her dönem gelen siyasete endeksli Diyanet’in söylemleri ve uygulamaları, belirsiz bir ideolojik dini çizgiye kaydığı düşünüldüğünde, gençlerde temsil krizine yol açıyor.“Dine değil, dayatılan dine karşıyım” tutumu gelişiyor.

Bunun yanında ailelerin töreye dayalı geleneksel dini anlayışları, hayatın her alanına müdahale eden bir kontrol mekanizması gibi kullanması, gençte tepki oluşturuyor. Bu durumda dinden soğuma değil, dayatmadan uzaklaşma durumu yaşanıyor.

Bu bağlamda din, vahye dayalı akılla işletilen sistem değil bireysel temellere dayanan kişisel bir inanç biçimine dönüşüyor.

Gençlerin deizme olan yönelimini bir “tehdit” değil, içini akla, bilime ve Kurana uygun bir eğitimle bilinçlendirme ve özgürleşme süreci olarak okumak gerekir:

Korku her ne kadar koruyucu bir duygu olsa da inancı, korku değil sevgi ve akılla temellendirilen ve yaşamın her anına etki eden bir eğitim metodunun soruna çözüm olacağını düşünülmektedir.

Gençlerin dinle değil, hurafeler ve bireysel zaafları kullananların verdikleri eğitim ve dinselleştirilmiş iktidarlarla problemi vardır. Bu durum aynı zamanda dinleri temsil edenlerin ve öğretenlerin özeleştiri yapması gereken bir aynadır.

Gençler: Tanrıyı inkâr etmiyor, Tanrıyı araçsallaştıran sistemleri sorguluyor, Kutsalı dışlamıyor, ama insan ürünü yorumları filtrelemeye çalışıyor.

Bu, belki de inancın bilim, vahiy ve akıl üçlemiyle yeniden yorumlanarak yeni bir çağın başlangıcı çabasıdır. Geleneksel formlar dönüşüyor ama “anlam arayışı” devam ediyor. Bu dönüşümü fırsat olarak görenler, gençliğe ulaşabilir; korkuyla bakanlar ise gençliğini, dolayısıyla geleceğini kaybeder.