İnanç ve Din: İnsanı Var Eden Eylem

İnanma, neye olursa olsun, insanı var eden eylemlerin başında gelir. Bu inanç ile insan her zorluğa göğüs gererek hedefine ulaşır. Bir yaratıcıya inanma, bir ideolojiye inanma, kendine inanma-inanmanın genel, toplumsal ve özel olmak üzere üç boyutudur.

İnsanın hedefi genel anlamda, var olmak ve var oluşunu eserler vererek ölümsüzleştirmek diyebiliriz. İlk dönemlerde bu var oluş içinde kendi konumunu keşfeden insan, bu varlığa kutsallık atfederek bir yaratıcı aramış, oluşturduğu mit ve hikâyeleri dudaktan kulağa aktararak örfünü, töresini (arifliğini) var etmiş ve bu bağlamda yaşamını sürdürmüştür.

Bu inanca göre bir tanrı var ve tüm oluşu yaratıp kontrol eder. Dinsel ifade ile varlık ve varoluş tanrının zuhurudur.

Kur’an’da varlığın oluşu için “kün fe yekün”-ol der ve olur-denir. Bu oluş, doğa yasaları kapsamında varlığın değişim ve dönüşümle yeni ve anda kalmasını sağlar.

Peki “ol” emri bir askerin “hazrol” komutu mudur, yoksa patronun sistemin işleyişindeki iradesi midir? Bence bunun da ötesinde, patronun ve sistemin, komutan ve askerin birliğinde vücuda gelen bir emirdir. “Ol” emri oluşun içindedir. Oluştaki “ol” emrini okumak ise insanın görevidir. Çünkü kutsal kitap “oku” diye başlar ve eylemlememiz istenir. Tanrı-yaratıcı olan biliş değil oluştur.

Okumak, oluş ve işleyişle bir olmak için bir yaratıcıya ihtiyaç vardır. Bu olmadığı zaman insan, kendinden ve bütünden koparak belirsiz nesneye dönüşür. İdeolojilerle fraksiyonlarda, anlam kargaşası içinde kendi kendisiyle kavga eder. Bir yaratıcıya bağlandığında ise onunla olur, onda olur. Yaratıcı sonsuz hayat sahibidir.

İnsan, tüm varoluş gibi, bireysel yaşam mücadelesini vererek beslenme, barınma ve üreme faaliyetlerini sürdürür. Daha sonra kendi konumunu tanıyarak varoluş ile uyumlu yaşamın yolunu açar ve kendine tanrılık dahi roller biçer.

Tanrı tanımını “varlığı var eden” olarak ele aldığımızda, insan bu varoluşun bir parçası konumuna gelir ve kendisini bütün içinde konumlandırır. Burada insanın ad koyuculuğu ortaya çıkmaktadır. “Cinleri ve insi bana ibadet etsin diye yarattım” ayeti bu gerçeği dile getirir. Âdem için “halife” (Tanrının halini ifa eden), peygamberler için ise “hem kul hem irsal edeni reisi” denmektedir. Yani insanın içinde tanrının ruhu vardır.

Ruh, Arapça “nefes” demektir. Bu bağlamda insan, nefis sahibi olmasıyla bireysellik ve bireylerin bağlı olduğu hava ile var olabilmektir. Yani maddenin üç halinin devir daim ettiği biyolojik varlıktır. Derin mana aramak gerekirse mana, anlamdır. Bu da her bireyin kendi yaşamına bağlı özel durumdur.

Bu anlamı kazanabilmek için konan kurallar, din külliyatının literatürünü oluşturur. Buna evrilmeyen, bu dili anlamayan bir şey anlamaz ve “çağ dışı” der.

Çağ dışı diye tanımlayanlar aslında dini kendi amaçlarında yorumlayanların teknikleridir. Oysa psikanaliz, psikoloji ve bilimin aydınlattığı dünya, insanın ve varlığın birliğini ortaya koymuştur. Bugünün en büyük dindarı, işini severek yapan her kademeden insandır diyebiliriz. Bu konu da uzmanlık gerektirir ki teoloji-ilahiyat konuyu bilim olarak ele alır. Din ve tasavvufa, insanı bulunduğun noktadan varoluşla bir ve uyumlu olmasını sağlar diyebiliriz.

İnsanın doğasında bulunan hırslar uygulamada, insana ve doğaya zarar verse de bu zararlar görüldüğünde tedaviye yönelik uygulamalar da yapılmaktadır. Kendi hırslarımızı dengelediğimizde ve kök inançlara sıkı sıkıya bağlı, aynı zamanda aşırılıklardan uzak bir yaşam formunu benimsediğimizde çevremizle birlikte dengeli bir yaşama kavuşuruz.

Bunu çağ dışı tedrisat ve siyasi-ideolojik anlayışla değil, çağdaş eğitim yöntem ve araçlarıyla, hayatın içinde yapıcı uygulamalarla yapabiliriz.

Dindar; yasaları kendine uygulayan, yasalara uygun yaşayan kişidir. Dinci görünen ise, söylem ve şekil olarak öyle görünür ama dinin emirlerini kendine uygulamadan kendi çıkar ve amaçlarına göre yorumlayan kişinin tanımıdır.

Üzerinde yaşadığımız topraklarda, içinde bulunduğumuz çağda, başta hükümet ve yöneticiler olmak üzere, aynı dile ve yasaya bağlı kalarak birlik ve beraberliği koruyacak ve yaşatacak model insanlar olarak yaşamak birinci vazifemiz olmalıdır. Böylelikle yaratılışa uygun yaşayarak varlığımızı devam ettirebiliriz. Aksi takdirde o ülke- sistem batmıştır ve tek başına kurtuluş yoktur.

İnanma ve İnanmama Üzerine

İnanmak, temelde bir düşüncenin, sözün veya olayın doğruluğuna güvenmek, şüphe duymamak, delil aramadan, gönül rızasıyla “bu böyledir” demektir. Bu güven, yalnızca zihinde değil, yaşam biçiminde de kendini gösterir; gereğini yapmayı, o inancı eyleme dönüştürmeyi gerektirir.

Bilmek ise bilimsel bağlamda doğruluğu kanıtlanmış, ispat edilmiş şeyi zihinsel olarak kavramaktır. Bir nesnenin yapısını, şekil alış sürecini, kullanım yöntemini ve alanını anlamak bilmenin konusudur. Tanımak başka bir boyuttur; yapmak ise bambaşka.

Bilmek, Türkçe bil- kökünden gelir; “farkında olmak, anlamak, öğrenmek” demektir. Genelde bilgi, olgu, durum, kural gibi soyut şeylerle ilgilidir.

Tanımak ise tanı- kökünden gelir; “ayırt etmek, farkını görmek, yüzünü/özünü bilmek” anlamında. Daha çok kişiler, varlıklar ve somut deneyimler bağlamında kullanılır.

Mesela, bir ilin yöneticisinin var olduğunu, unvanının vali olduğunu ve o ilin yönetiminde bulunduğunu bilirsiniz; ama onu tanımış olmazsınız. Tanımak için, onun pozisyonuna ve yönetimine tanıklık etmek gerekir. Onu tam manasıyla tanımak, bir bakıma “o olmak”tır.

Peki, nasıl “o olunur”? Onun yollarını takip ederek, oluşun içinde olarak. Vali olmamız şart mı? Hayır. Ama Türkçede güzel bir deyim vardır: “Baş ol, ol da soğan başı ol.”

Bir er sınırda Genelkurmay Başkanı’dır; çünkü o, bulunduğu yerde içinde bulunduğu milletin ve devletin varlığını temsil ettiğinin bilincindedir. Binlerce selam ve saygı o kınalı kuzulara olsun.

Bilincinde olamayanlar mı? Onlar genelin içinde kaybolur.

İnanma genelde varoluş ve bu varoluşla paralel yaşama konusunun külliyatı olan dini bağlamda kullanılır. Burada din o kişinin eski inanç ve itikadını kesip başka bir boyuta evirmektedir. Bu bağlamda kişiyi doğasından ve kendinden kesmektedir. O nedenledir ki kişi inancı ile toplumsal olan din algı ve anlayışını birbirine karıştırarak kendi doğrusunu yaratıp o yolda gitmeyi tercih eder

Bir de inanmama vardır: “Senin söylediğine, bildiğine inanmıyorum.” Bu, karşı tarafın bildiği ve söylediğine karşı kendi inancını ve bilgisini, kendi kanaatini ortaya koymaktır. Bu durum bir yerde, konunun sağlamasını yapmak gibidir. Bu bağlamda inanma ve inanmama aynı kökten beslenir; fark, kabul veya reddedişte ortaya çıkar.

Reddeden kendi algısını, kabul eden de kendi algısını kabul eder varlık ise olduğu gibidir. Bilinen ve söylenenler eylemlerle ortaya konulduğunda bu varoluşla yaşamın kapısı aralanır.

Bir de iman meselesi vardır ki “inan” kelimesiyle tarif edilir. İman, inandığını ve bildiğini bedelini ödeyerek eylemde somutlaştırmak, ona evrilmek, o olmaktır; emin olma hâlidir. Kur’an-ı Kerim’de “inanma” kelimesi geçmez; bunun yerine “iman edip salih amel işlemek” ifadesi kullanılır. Bu da neye inanırsan inan farketmez. Yeter ki inancını yapıcı eylemlerinle yaşayıp ortaya çıkar anlamında anlaşılmaktadır.

Kur’an’da birçok ayette Türkçe meallerde “iman eden ve salih amel işleyenler için sayısız nimetler olduğu” müjdelenir.

Müjdelenen bu nimetler, çocukluk dönemimizde ailemizin ikramı ve içinde bulunduğumuz milletin bize sunduğu imkânlardan başlar; salih eylemlerimizle devam eder ve eylem sonunda selahiyetli, huzurlu yaşantılara dönüşür.

İnsanın Serüveni

İnsanın kendinden söz ettirmesi yine insan eliyledir. İnsan, ne – kimlerden olduğunu, nerden geldiğini, niçin burda olduğunu sorgulamış ve yüklü bir külliyat oluşturmuştur.

Bu külliyatın kendini tatmin etmemesi daha doğrusu eylemleyerek bilince aktaramaması nedeniyledir ki bilinmez yerlerden (uzaydan veya batmış kıtadan) geldiğini savlayarak varlığına bir meşruiyet aramaktadır. Ekseriyet de bir inanca tabi olarak dünyevi ve uhrevi diye ikili bir kurgu ile hayatlarına devam etmekteler.

Bilim evrim teorisi ile, dinler kendi literal dilleri ile varlık sebebini ve varoluşu anlatıyor ama bireyin bu anlatılanları duyup anlayıp anlamadığı veya ne anladığı kendi özel durumudur.

İnsanın kurdu insandır, yani insan insanın düşüncesini yiyerek insan olur. Ziya Paşa da: Adama adam gerek adam etsin adamı. Adam adam olmayınca adam ne yapsın adamı diyerek insanın orijinal ilk halinde kendini bilip adam olacağını dile getirmiş.

Simge olarak Hz. Adem ve çocuklarının ürettikleri günümüz düşün dünyasını oluşturmuştur. Her bir akıl sahibi bu düşünceyi ya inanıp temsil etmede ya da yaşayıp yaşatmadadır. O zaman biz payımıza düşeni ortak paydamız olan Hz. Adem’e atfederek kendi hakikatimizi anlayacağız. Başka türlü farklı paydalar olarak bir araya gelip birlik ve beraberlik içinde yaşamamızın imkanı yok.

Her din ve dil, ırk diye yapılan ayrımların evrensel olan Âdem katında hiçbir değeri yok. Birbirine bağlantı dili olan ‘Rab’cayı bilip uymadan anlaşmanın mümkünü yoktur.

Rab dili varoluşun doğa yasalarına bağlı sistem temelli insanın bu sistemle bütünleşik yaşamı idame ederek yaşayıp yaşatma sistemidir. Ben değil biz, biz değil, hepimiz merkezlidir. Fatiha suresi boşuna “elhamdulillahi rabbil alemin” olarak başlamıyor. Bu yolda yürüyerek din gününe hazır olmak bireye düşmektedir.

Tarihte Hz. Nuh bireysel kurtuluşla, Hz. Musa kabilesel kurtuluşla, Hz. Muhammet ümmetsel kurtuluşla, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ulusal kurtuluşla ilahi sistem olan birbirini tamamlayıcı sevgi ve paylaşımla, birlikte yaşam sistemini kurma mücadelesi vermişlerdir. Ardılları maalesef bu sisteme ters işlem yaparak dünyalık derdine düşüp ben odaklı yaşamın safına geçmişlerdir.

Günümüzde Birleşmiş Milletler kurularak oluşan siyasi birliktelikler tanınmış ve oluşturulan hukuk sistemi içinde yaşanmasının yolu açmaya çalışılmıştır lakin güçlü siyasi iradeler hak ve adaleti değil de kendi gereksinimini önde tuttuğundan zayıf idarelerdeki yaşamı bozmaktalar.

Halbuki insan olmanın gereği herkesin yaşam, sağlık ve gıda hakkı korunsa ve dünyaya ait değerler gereğince değerlendirilse dünya yaşamaya doyulmaz bir cennete dönüşecek. İlahi düşünce hep bunu oluşturmak üzere yasalar koymuştur. Ama yaratıcı indinde tek din olmasına rağmen siyasi irade bu dini kendi kültürüne göre yorumlayıp menfaati doğrultusunda kendilerini önceleyip ötekini kafir ilan edip dışlayarak düşmanlık üretmişlerdir.

Din olgusunun kökenine bakıldığında her varlığı kutsal ruhun donmuş hali olarak gören animizmden başladığı ve birlikte yaşamın kutsanarak sürdüğü yaşama itaat değil, siyasi idarelere itaat edip hesap vermeye dönüşerek birey-insan ortadan kaldırılıp din siyasi ideolojilere köle yapılmıştır.

Bu idarelerce denizler, yer yüzü, gökyüzü talaan edilmekte hayatı oluşturan döngü kırılarak insanın yaşam alanı yok edilmektedir. Bu gidişle insan görünümlü bu organizmaların ortadan kalkarak yapay bir biyo robotik bir varlığa dönüşeceği kaçınılmazdır.

Yaratıcı kudret içinde nice yaşamlar barındırmaktadır ve insan ahseni takvim üzere halk olunmuştur. İnsan, kendini selahiyete çıkartacak eylemleriyle içindeki kirlerden arındığında doğa yeniden onda yaşamaya başlar. Doğa çalışır, döngü işler, denge kurulur. O zaman yeniden hatırlarız: Her ne kadar insanın kurdu insan olsa da insan, yine insanla iyileşir. Yaşayan canlarımız sağ olsun

Varlığın Dili

Konuşma ve diller nasıl ortaya çıktı sorusuna verilecek en kestirme yanıt herhangi bir nesnenin adı farklı kültür ve coğrafyalarda farklı adlar ile anılmasıdır. Yani varlığın kendi bir dil ve konuşuyor. Tek hücreli bir yapıdan bir galaksiye her biri ayrı bir sistem ve ifadeler ve sesler farklı olsa da konuşan bir dil.

Tasavvufî düşünceye göre: Varlık, Allah’ın “kelâm”ıdır. Her şey, ilahi isim ve sıfatların tecellisidir. Dolayısıyla varlık bir “ayet”tir; varlıkla konuşmak, ayetleri okumaktır. İbn Arabî: “Her varlık bir harftir.” Varlıklar, Allah’ın kelimesinin harfleridir. Bu anlayışta evren bir “kitap”tır (Kitâb-ı Kebîr), dili ise sembolik ve tefekkür yoluyla anlaşılır demektedir. Yunus Emre ise “Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlâm seni” diyerek varlığın dilini okuduğunu ve bir parçası olarak bütünlüğünü dile getirir.

Matematik ve fizik diline göre evrenin dili matematiksel olarak okunabilir. Galileo: “Doğa kitabı matematik diliyle yazılmıştır.” Fiziksel yasalar, doğanın “dilidir” der. Biyolojik düzeyde canlılar, genetik kod (DNA) üzerinden bilgi aktarır. Bu kodlamalar da bir “dil” olarak tanımlanabilir Kuantum fiziğine göre de maddenin temelinde bir titreşim, bilgi ve ilişkisellik yapısı bulunduğuna dair yorumlar, evrenin bilgiye dayalı bir yapıda olduğunu ima eder.

Bunlardan değişim ve dönüşüm üzerine esas olan varlığın kendinin bir dil ve konuşma (nefes), bilgi olduğu anlaşılmaktadır.

Varoluş bağlamında varlığın beden dili, eylem dili ve söylem dili olmak üzere üç dili olduğunu düşünüyorum. Beden dili (bireysel ve tümel olarak) ne olduğunu, eylem dili ne yaptığını-ne işe yaradığını, söylem dili de ne olmak istediğini dile getirmektedir. Biz insanlar, bilsek de bilmesek de varlığı düşüncemizde dondurup, bulunduğumuz mekan ve zamandan görüp duyup algıladıklarımızla bu üç dili yaşayarak temsil ediyoruz. Varlığ ait bilgiyi de bu donmuş bireysel temsil yetkisi ile okuyup anlamak istiyoruz. Hiç düşünmüyoruz! Yere göğe sığmayan bizim bireysel aklımıza sığar mı?

İnsanın bilme isteği ve varoluş sürecine ait izlere baktığımızdaki yaklaşık 50.000 yıl öncesine tekabül etmektedir. Mağara döneminde insanların ne düşünüp ve yaptıklarını gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla somut ve soyut resimler yaparak varlığın şekil dilini kullandıkları anlaşılmaktadır. Bu aynı zamanda bir sözlü anlaşma dili geliştirdiklerini ve adlandırdıkları çevresindeki nesnelerin şeklini ve sembollerini kullanarak bunu gelecek kuşaklara aktardıkları anlaşılmaktadır. Anlatılan mitolojiler varlığı ve işleyişi semboller, doğa güçleri, hayvanlar, rüyalar ve kutsal anlatılar dilden kulağa aktarılarak günümüze gelmiştir. Bunun yanında kutsal metinlerin hafızalara işlenerek dilsel sözsel olarak nakledilmektedir.

Tarihte günümüzden 30 bin yıl önce damgalar kullanılarak aidiyet ve içerik bilgisi ile çevreye hakimiyet ve iletişim dili etkinleştirildiği anlaşılmaktadır. Yazının icadı olarak bilinen Sümer döneminde ise dilin grameri oluştuğu, sembollerle soyut ve somut terimler üretildiği, bunun yazılı belgeye dönüştürüldüğü, bireyler, toplumlar ve devletler arası iletişim diline dönüştüğü anlaşılmaktadır. Günümüzde aynı temelli alfabe ve iletişim kullanılmaktadır. Dillerdeki farklılığın sadece sessel olduğu anlamda ve eylemde bir değişiklik olmadığı anlaşılmaktadır. Bundan da varlığın bir bütün olduğu ve her dili ve alfabeyi kullanarak kendini izhar ettiği anlaşılmaktadır.

İbn Hazm veya Mevlânâ: Kalbin dili, doğanın dili, sessizliğin dili gibi formlarda varlığın çok katmanlı dile gelişini işlerler. Doların üzerindeki piramidin üzerindeki her şeyi gören göz ve “R harfi” şeklindeki yürüyen göz sembolünden insanın varlığın gören gözü ve söyleyen dili, tutan eli olduğunu söyleyebiliriz.

İlginç olanı ise insanoğlunun binlerce dil ve milyonlarca kelime geliştirmesine rağmen kendi kendine ve kendi cinsine meramını anlatmasına yetmemektedir. Hoca Nasrettin Efendi damdan düştüğünde soranlara içinizde damdan düşen var mı diye sormuş. Var mı damdan düşüp de meramını anlatmak isteyeniniz! Sessizlik…

Süleyman Nazif: “Derdimi ummana döktüm âsumâna inledim Yâre de ağyâre de hâl-i derûnum söyledim Âşina yok derdime ben söyledim ben dinledim. Gözlerim yollarda kaldı gelmedin çok bekledim” diyerek kendi halini dile getirmiş.

Denilebilir ki varlık her an başka bir iş yapıyor ve başka bir oluş içinde yapmaktan konuşmaya vakti mi var. Uyarıp farkındalık geliştirmek de varlığın bir dili değil mi?

İtikat inanma mıdır?

Sözlüklere bakarsan birbirini karşılığı. Ama itikat Arapça ve konan kaidelere uygun davranışta bulunma demek. İnan ise öz ve öz Türkçe. Bir de anane var an dan ana gelen.

Sümer Medeniyeti inanışına göre An (veya Anu) “gök” anlamına gelmekte ve Sümer panteonunun en yüce tanrısıdır. An, göklerin hâkimi, kozmik düzenin kaynağı olarak kabul edilir.

Sümercedeki bu “An” kavramı, hüküm verme, yazgıyı belirleme ve “zamanın başlangıcı” kavramlarıyla ilişkilidir. Bu da Türkçedeki “An” ve “dem” “şimdi” bağlantısı çağrıştırıyor.

An: Türkçede hem “çok kısa zaman dilimi” (şimdiki zamanın kesiti) hem de “hatırlama” eyleminde kök olarak bulunur (anmak).

İlişkisi Anmak: Türkçede iki yönlüdür: Hatırlamak (geçmişe dönük çağırma) Adını söylemek (varlığı dile getirme) Bunun Kuranı Kerimdeki karşılığı “zikir” kelimesidir. Zekeriya adı bu bağlamda erkek adı olarak kullanılmaktadır.

Kur’an’ı Kerim’de Allah’ı çokça zikrediniz/anınız” buyurulmuştur. Gazi Mustafa Kemal Atatürk de “Bu söylediklerim hakikat olduğu gün, senden (Türk Milleti’nden) ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur: BENİ HATIRLAYINIZ!” demiştir. Buradaki ben, sadece şahıs olarak Atatürk değil; temsil ettiği değerler, bağımsızlık mücadelesi, Cumhuriyet idealleridir.

Türkçede anmak: Bir kişiyi, olayı veya değeri bilinçte canlandırmak, hatırlamak ve dile getirmek ve yaşayıp yaşatmaktır.

Günümüzde zikir denince tanrıya ait adları tekrar etme, bilinçte sürekli tutma eylemi anlaşılmaktadır. Halbuki “Anmak”, onu geçmişte bırakmak değil, o ruhu şimdiki zamana taşıyarak onun ilkelerini yaşantımıza hakim kılmak olmalıdır.

16. YY mutasavvıflarından Niyazi Mısri. “Anı daimdir hakikat güneşi An’ım, ben gelmezem, ben gitmezem Sır ile bana içimden söylenir Misriya ben doğmazem ben ölmezem “diyerek bu düşünceyi şiir olarak dile getirmiştir.

Tanrı nerde diye sorardım küçükken büyüklerimize. Onlar da “an”dığın yerde diye cevap verirlerdi. Ama biz an”da olduğumuzun idrakinde olmadığımız dan bir ömür Tanrı aramaya çıktık. Sonra mezarlıklardan geçerken sorduklarımızı andık Şimdi çocukluğumu anıyorum. Bireysel varlığımla dostlarımın anısındayım ve en fazla üç kuşak sonra bu anı ortadan kalkacak. Ama hakikat güneşini doğuran Hz. Adem ve onun bilinci ebedi parlayacaktır. Ne mutlu Adem olmanın erdeminde olanlara…

Temsil Yetkisi: Biyolojik, Evrimsel ve Toplumsal Bir Analiz

Temsil olgusu, yalnızca siyasal ya da toplumsal bir kategori değildir; biyolojik, evrimsel ve felsefi boyutlarıyla canlılığın varoluşuna içkindir. Bu makalede temsil kavramı, önce biyolojik ve etolojik (özellikle evrim, nöroanatomi ve ekoloji gibi bazı bilim dallarıyla sıkı bir iş birliği içinde yürütülen, laboratuvar ve alan çalışmaları) düzeyde, ardından insana özgü toplumsal ve sembolik bağlamda ele alınacak; nihayetinde yerel ile evrensel arasındaki gerilim çerçevesinde değerlendirilecektir.

Biyolojik ve Evrimsel Açıdan Temsil

Canlılar doğrudan bilinçli temsil yetkisine sahip değildir. Ancak varlıkları ile her birey, türünün genetik bilgisini DNA aracılığıyla temsil eder. Hayatta kalma ve üreme başarısı, bu bilginin gelecek nesillere aktarılmasını sağlar.

Bu açıdan bakıldığında, canlılığın sürekliliği temsil mekanizmaları üzerine kuruludur; temsil burada biyolojik bilgi aktarımının eşdeğeridir. Bu temsiliyet ve devamı canlıların içinde bulunduğu ortam şartları doğrultusunda evrilip değişip dönüşerek devam eder.

Bazı canlı topluluklarında temsil niteliği taşıyan işlevsel roller bulunduğu gözlemlenmektedir. Sürü hayvanlarında alfa birey, yönlendirme görevini üstlenir ve grup adına karar verir. Arı ve karınca kolonilerinde kraliçe, üreme tekelini elinde tutarak tüm koloniyi biyolojik olarak temsil eder.Ancak bu temsil bilinçli değil, biyolojik rol paylaşımı düzeyindedir.

İnsanı diğer canlılardan ayıran nokta, temsilin bilinçli ve sembolik boyuta taşınmasıdır: İnsan yalnızca genetik bilgiyi değil, aynı zamanda düşünce, inanç ve kültürü temsil eder. Lider veya temsilci, topluluk adına konuşarak siyasal-sosyal temsil işlevi üstlenir. Dil ve semboller aracılığıyla insan, yalnızca var olanı değil, olmayanı da temsil edebilir (ör. idealler, kavramlar, tanrısal varlıklar). Bu bağlamda temsil, insanın özgün toplumsal örgütlenmesinin ve kültürel sürekliliğinin temelidir.

İnsanı ayırıcı kılan özelliklerden biri de temsilcilerini bilinçli seçim yoluyla belirleyebilmesidir: Antik Yunan’da (özellikle Atina’da) yurttaşların oylamasıyla temsil mekanizması doğdu. Roma’da senato ve konsüller aracılığıyla temsil kurumsallaştı. Modern çağda ulus-devletler ve anayasal düzenler, seçimle temsil ilkesini demokrasinin temeline yerleştirdi.

Eski Türklerde “keneş” denilen topluluğu oluşturan bireylerin bir araya gelerek olayları yorumlayıp oluşa yönelik karar alındığı yani kendiliklerin itlendiği bir sistem varmış ve bu kararlar bağlayıcı olduğundan toplumsal birlik ve hedef sağlanırmış.

Bu süreç, temsilin yerelden evrensele doğru genişleyen tarihsel evrimini ortaya koyar.

Bir kural veya değer, yalnızca yerel/toplumsal düzeyde geçerli olabilir. Ancak evrensel boyuta taşınabilmesi için insanlığın ortak ilkeleriyle uyumlu olması gerekir. Aşiret, tarikat ya da kapalı cemaat kuralları yerelde temsil gücü doğurur, fakat evrensel ölçekte geçerli sayılmaz. Evrensel temsilin ölçütü, insan hakları, ortak etik ve kozmopolit hukukla uyumdur. Evrensel boyuta taşınamayan temsil biçimleri, kendi bağlamında geçerli kalsa da insanlığın ortak sözünü temsil edemez. Bu bağlamda yaşam ortamı bulması mümkün olmadığından yok oluş sürecinin kuralları çerçevesinde olayrın olması kaçınılmazdır.

Bu anlatılan gerçekler üzerine yapılan bir değerlendirme. Bir de evrensel sistemde temsil yetkisi almış yerel siyatçilerin konumu var ki bunun üstlendiği misyon ve uygulamalarını Allah kimsenin başına vermesin.

Temsil gücü farklı kaynaklardan doğabilir: Doğrudan seçim (demokratik): Evrensel meşruiyete en yakın biçim. Atama veya iç grup seçimi: Yerel düzeyde geçerlidir, evrensel temsil gücü sınırlıdır. Gelenek, güç veya dogma temelli yetki: Evrensel ölçekte meşruiyeti en zayıf biçimdir.

Sonuç olarak, evrensel temsil için dayanak noktası, insanlığın ortak vicdanı, akıl ve doğa yasaları, evrensel insan haklarıdır.

Bugün de birçok toplumda temsilciler mezhepsel, etnik veya ideolojik dar bakışlara dayanarak seçilmektedir. Bu tür temsil, evrensel düzeyde kabul görmemektedir. Çünkü bağlı oldukları kural ve değerler, insanın “insan olma ortak paydasını” kapsayamamaktadır.

Temsil, biyolojik düzeyde DNA’nın aktarımından, toplumsal düzeyde demokratik seçime kadar farklı formlarda varlık bulan bir ilkedir. İnsan, temsil kavramını bilinçle evrenselleştirebilen tek canlıdır. Ancak temsilin evrensel geçerlilik kazanması için dayandığı kural ve değerlerin, yerel sınırları aşarak insanlığın ortak vicdanına uygun olması gerekir.

Deizmin Tarihsel Kökeni ve Tanrı

M.Ö. 1. yüzyılda Filon (Philo) gibi Helenistik Yahudi düşünürler, Tanrı’yı evrenin yasalarının kaynağı olarak tanımlar. Buna göre Tanrı müdahale etmez, onun yasaları evrende zaten işler. Bu, doğrudan bir deist anlayış olmasa da Tanrı’nın doğrudan iradesi yerine “logos” (akılsal yasa)” fikrini öne çıkarır.

M.S. 2. yüzyılda Marcion, Eski Ahit Tanrısı’nın kötü, cezalandırıcı ve dünyevi olduğunu savundu. Ona göre Gerçek Tanrı İsa’nın bahsettiği sevgi dolu, müdahale etmeyen Tanrı’dır. Yani Tanrı’nın yaratıcı ama sonra ilgisiz olduğunu düşünen bir yaklaşımdır. Ona göre gerçek Tanrı ise aşkın, müdahale etmeyen, salt “bilinç” ve “ışık” olan varlıktır.

8.-10. yüzyılda İslam dünyasında etkin olan Mutezileler Tanrı’nın adaletini ve akılcılığı öne çıkarır. Tanrı’nın müdahalesini adalet ve insan özgürlüğü sınırında değerlendirir. Cüz’î irade (insan özgürlüğü) fikriyle Tanrı’nın doğrudan müdahalesini sınırlarlar. Bu anlayış deizme benzemez ama Tanrı’nın sürekli “müdahaleci” olmadığı fikrine kapı aralar.

19.-20. yüzyılda Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Fazlurrahman gibi düşünürler: Tanrı’nın doğrudan müdahalesini değil, toplumsal yasalarla çalıştığını belirtir. Tanrı “sünnetullah” (doğal-toplumsal yasa) üzerinden işler. Bu anlayış, dışsal, tam anlamıyla deist değilse de yarı-deist eğilimler taşır.

İnsanoğlu varlığa bir yaratıcı, (Tanrı) aramış ve bu doğrultuda ona kendi inanç ve kültürlerince farklı adlar vermiş ve tapınmıştır.

Tanrı denilince ne anlıyoruz? Nasıl bir tanrıya inanıyor ve ne diye adlandırıp hangi misyonları yüklüyoruz. Bu soruya herkes inancınca cevabı vardır ve hepsine de saygı duyulmalıdır. Ve kendi kendimize sormalıyız tanımladığımız- kendi yarattığımız bir tanrının bize ne gibi bir faydası var? O nedenle İslam Dini “La ilahe” deyip ilayı kendimizin yaşamımızla ortaya koymamızı istemiş ve bu bağlamda dini eğitim ve ibadetlerle buna ermenin kuralları konmuştur.

Yaratıcı bir gücü kabul ediyor, buna enerji, doğa, yaratıcı gibi adlar koyuyoruz. Böylelikle zorlayıcı bir “din” anlayışı yerine, özgür bilinçle varoluşu kavrama arayışına giriyoruz ama yaşantımız ona evrilmediğinden söylemde kalıyor bu bilince gelemiyoruz.

Bir yaratıcı ve bir yaratılan tanımı varlığı tanımak için kendimize indirgediğimizde dahi ikiliğe neden olmaktadır.

Halbuki bir ressamın yaptığı tablodan dahi ressamın düşüncesi okunmaktadır. Dualist anlatıdan amacın bireyin kendini görüp tanıması olması gerekirken birey sanki kendini bilip tanıyormuşcasına yarattığı tanrısını tanıyıp tanımlamaya çalışmaktadır.

İslam inancında “ol” deyince olan bir yaratıcının varlığından söz edilmekte. Bunu fi tarihinde ol demiş olacak her şey olmuş olarak anlayanlar olduğu gibi ol emrinin her an oluşta olduğunu ve eylemlerimizin onun etkisinde olduğuna inananlar da var. Bazen de Evrene doğrudan müdahale eden, doğa yasalarını ihlal eden bir Tanrı anlayışından medet bekler inanca evriliyoruz. Halbuki Sen Allah’ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın (Fatır 43) buyurulmuştur. Yani, yanlışı görüp yaşayarak doğruyu model alıp yaşamamız istenmekte.

Kuranda yazılan Vahyi, kitap, kelime olarak okuyor ve bununla tanrıya layık kul olacağımıza inanıyoruz. Halbuki vahiydeki ayetler varlığa ait hal ve oluşu anlatarak bizim de ona uygun bir yol tutmamızı istenmektedir.

Bu da ne tamamen içkin (her şeyde olan), ne de tamamen aşkın (her şeyin dışında) bir tanrının varlığını doğurmaktadır. İsim veya put tanrı değil hayat veren, varlığı kul ile yaşayan, ama kuldan bağımsız da olan bir “bilinç kaynağı” olarak konumlandırmaktadır. Kısaca kelimeyi tevhid olarak bilinen “La ilahe İllallah, Muhammedün Resulullah”sözü ile ifade edilen gerçektir.

Kuranı Kerimde “Allah indinde din islamdır” ayeti bulunmaktadır. Ayet ile Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık olarak tanımlı toplumsal yaptırım ve inançla örülü birbiri ile döğüşen ve döğüştürenlerin dinlerini değil, vahiyde anlatıldığı gibi sünnetullah denilen doğa yasaları ile insan doğasına ve aklına uygun, aklı ve bilimi öne alan fedakarlık ve feragatlı eylemleri ile var edeceği canlı bir dini, (yasayı ve uygulama yolunu) içinde barış ve selamet bulunan yaşamı kuracak, kendisi ve çevresi ile barışık insanları hedeflediği anlaşılmaktadır.

Huydan Hu’ya: Beşerî Doğadan İlâhî Hakikate Yolculuk

Geleneksel anlamda “huy”, bir canlının doğuştan gelen ve süreklilik gösteren eğilimleri, davranış kalıplarıdır. Arapça kökenli “huy” kelimesi, tabiat, mizaç, karakter anlamlarına gelir.

Bu bağlamda “huy”, insanın hayvani doğasıyla ilişkilidir, çünkü bedene ve içgüdüsel benliğe aittir. Yunus Emre’nin “Huyun gitmeden Hakk’a varılmaz” sözü de bunu ima eder.

Huylanma, bir şeyden etkilenme, ona karşı içsel bir tepki geliştirme hâlidir. Korkudan, alışkanlıktan, sezgisel bir fark edişten veya önceden oluşmuş kalıtsal bilgilerden doğabilir. Huylanmak, bilince yaklaşan ama bilinçaltında yer eden bir tepki biçimidir. O nedenle huyumuzu kontrol altına alarak varoluştaki yerini anlamamız gerekir.

İnsanın beşer (beden-huy) kısmı doğuştan gelir; fakat Adem oluş —yani bilinçli bir varlık hâline gelme sonradan olur. Bu bağlamda “huy”dan “insanlığa” geçiş, bir arınma sürecidir. Tasavvufta da “nefsin terbiyesi” bu süreci anlatır. Bu da varlığın temsil yetkisinin insanda olduğunu; insanın hem senarist hem aktris, hem rejisör hem de yönetmen olduğunu gösterir.

Tasavvufta: Kibirlilik, haset, riyâ (gösteriş) hırs. Öfke, şehvet, tamah ve inat kötü huy olarak tarif edilir ve merhamet, hilm (yumuşak huyluluk) sabır, şükür, kanaat, ihlas, adalet ile tezkiye – düzenlenmesi gerektiği belirtilir.

Bu geçiş, insanın kötü – olumsuz ve iyi, olumlu taraflarını gösteren huyları olarak değerlendirilebilir. Ama her iki huyun etkisinde olan insan kendi gerçeğini hakkıyla kavrayamaz. Büyük mutasavvıf Niyazi Mısri: Kahr u lûtfü şey’i vâhid bilmeyen çeker azap,


Ol azaptan kurtulup sultân olan anlar bizi” diyerek hakikati anlamanın yolunu göstermiştir.

Huydan arınmadan insan özgürleşemez, çünkü huy, bireyi hayvani sınırlar içinde tutar. Huylar, içgüdüsel, kalıtsal ve çoğu zaman bilinç dışı davranış kalıplarıdır. İnsan, bu içgüdülerin ötesine geçerek: Huylarını kontrol ederek kullanabilme, seçim yapabilme yetisi kazanır. Bu noktada huy bir kader olmaktan çıkar, fark edilip dönüştürülebilir bir ham mizaç (doğuştan gelen, henüz işlenmemiş, farkına varılmamış huyların potansiyel) hâline gelir. Bu da insanı Tanrının isim ve sıfatlarını yaşayıp yaşatan -yansıtan varlık (halife – hali ifa eden) konumuna yükseltir. O nedenle Mevlânâ Sen huyunu bırak da huya (Hu’ya) karış; bir isim ve resimle kalma der.

İnanma ve İnanmama Üzerine

İnanmak, temelde bir düşüncenin, sözün veya olayın doğruluğuna güvenmek, şüphe duymamak, delil aramadan, gönül rızasıyla “bu böyledir” demektir.

Bu güven, yalnızca zihinde değil, yaşam biçiminde de kendini gösterir; gereğini yapmayı, o inancı eyleme dönüştürmeyi gerektirir.

Bilmek ise bilimsel bağlamda doğruluğu kanıtlanmış, ispat edilmiş şeyi zihinsel olarak kavramaktır. Bir nesnenin yapısını, şekil alış sürecini, kullanım yöntemini ve alanını anlamak bilmenin konusudur. Tanımak başka bir boyuttur; yapmak ise bambaşka.

Bilmek, Türkçe bil- kökünden gelir; “farkında olmak, anlamak, öğrenmek” demektir. Genelde bilgi, olgu, durum, kural gibi soyut şeylerle ilgilidir.

Tanımak ise tanı- kökünden gelir; “ayırt etmek, farkını görmek, yüzünü/özünü bilmek” anlamında. Daha çok kişiler, varlıklar ve somut deneyimler bağlamında kullanılır.

Mesela, bir ilin yöneticisinin var olduğunu, unvanının vali olduğunu ve o ilin yönetiminde bulunduğunu bilirsiniz; ama onu tanımış olmazsınız. Tanımak için, onun pozisyonuna ve yönetimine tanıklık etmek gerekir. Onu tam manasıyla tanımak, bir bakıma “o olmak”tır.

Peki, nasıl “o olunur”? Onun yollarını takip ederek, oluşun içinde olarak. Vali olmamız şart mı? Hayır. Ama Türkçede güzel bir deyim vardır: “Baş ol, ol da soğan başı ol.”

Bir er sınırda Genelkurmay Başkanı’dır; çünkü o, bulunduğu yerde içinde bulunduğu milletin ve devletin varlığını temsil ettiğinin bilincindedir. Binlerce selam ve saygı o kınalı kuzulara olsun.

Bilincinde olamayanlar mı? Onlar genelin içinde kaybolur.

İnanma genelde varoluş ve bu varoluşla paralel yaşama konusunun külliyatı olan dini bağlamda kullanılır. Burada din o kişinin eski inanç ve itikadını kesip başka bir boyuta evirmektedir. Bu bağlamda kişiyi doğasından ve kendinden kesmektedir. O nedenledir ki kişi inancı ile toplumsal olan din algı ve anlayışını birbirine karıştırarak kendi doğrusunu yaratıp o yolda gitmeyi tercih eder

Bir de inanmama vardır: “Senin söylediğine, bildiğine inanmıyorum.” Bu, karşı tarafın bildiği ve söylediğine karşı kendi inancını ve bilgisini, kendi kanaatini ortaya koymaktır. Bu durum bir yerde, konunun sağlamasını yapmak gibidir. Bu bağlamda inanma ve inanmama aynı kökten beslenir; fark, kabul veya reddedişte ortaya çıkar.

Reddeden kendi algısını, kabul eden de kendi algısını kabul eder varlık ise olduğu gibidir. Bilinen ve söylenenler eylemlerle ortaya konulduğunda bu varoluşla bireysel yaşamın kapısı aralanır.

Bir de iman meselesi vardır ki “inan” kelimesiyle tarif edilir. İman, inandığını ve bildiğini bedelini ödeyerek eylemde somutlaştırmak, ona evrilmek, o olmaktır; emin olma hâlidir. Kur’an-ı Kerim’de “inanma” kelimesi geçmez; bunun yerine “iman edip salih amel işlemek” ifadesi kullanılır. Bu da neye inanırsan inan farketmez. Yeter ki inancını yapıcı eylemlerinle yaşayıp ortaya çıkar anlamında anlaşılmaktadır.

Kur’an’da birçok ayette Türkçe meallerde “iman eden ve salih amel işleyenler için sayısız nimetler olduğu” müjdelenir.

Müjdelenen bu nimetler, çocukluk dönemimizde ailemizin ikramı ve içinde bulunduğumuz milletin bize sunduğu imkânlardan başlar; salih eylemlerimizle devam eder ve eylem sonunda selahiyetli, huzurlu yaşantılara dönüşür.

Yerel ile Evrenselin Dengesi: Kadın ve Erkekten Oluşan Sevgi Toplumunun Yönetim Modeli

İnsanlık, daima iki yönlü bir yolculuk içindedir: Bir yanda yerelin kökleri, diğer yanda evrenselin ufku. Yerel, toplulukların kendi varlığını sürdürme çabasını ifade ederken; evrensel, bütünün ortak yaşamını ve insanlığın geleceğini gözetir.

Bu iki kutup arasında insan, kendi kimliğini de ortak paydasını da korumak zorundadır.

Kur’an’ın miras konusundaki düzenlemesi bu gerilimi anlamak için iyi bir örnektir. 7. yüzyıl Arap toplumunda kadın mirastan tamamen dışlanmışken, Kur’an ona erkek payının yarısı oranında da olsa bir hak tanımıştı. Bu, yerelin karanlık gerçekliğinde evrensel bir kapının aralanmasıydı. Bugün, kadının erkekle eşit birey olması, o kapının tamamen açılmasıdır. Eğer hâlâ 1400 yıl öncesinin oranlarına dönmek istenirse, bu evrensel ufku terk edip hükmü dar yerel bağlama hapsetmek olur.

Bu şu demektir peygamberlik sistemi yani siyasi idarenin peygamberler eli ile yürütülmesi sistemine peygamberin kendisi son verilmiştir. Onun yerine peygamberin getirdiği yönetim sistemine bağlı olarak güçler arasında sevgi ve paylaşımı öne alan bir yönetim anlayışı. İslam peygamberinin adının “Muhammed” oluşu onun sevginin en yüce yaşandığı bilinç seviyesi demektir. Bu da üretim ve paylaşımın bir sistem içinde sevgi ve rızalıkla paylaşımını yani sosyal adalete dayalı bir yönetim tesisi demektir.

İnsanlığın hedefi, kadın ve erkekten oluşan sevgi toplumunu kurmaktır. Sevgi toplumu, yalnızca duygusal bir ideal değil, aynı zamanda yönetimsel bir modeldir. Çünkü sevgi, eşitlik ve karşılıklı temsil olmadan yaşayamaz. Kadın ve erkeğin eşit söz hakkına sahip olduğu, birlikte seçtikleri temsilcilerle ortak irade oluşturduğu bir düzen, hem yerelin hem evrenselin ihtiyaçlarını dengeleyebilir.

Burada karşımıza modern dünyanın emperyal sistemleri çıkar. Emperyal düzen, evrenseli temsil iddiasındadır: İnsan hakları, küresel hukuk, dünya barışı… Fakat çoğu zaman bu temsil, eşitsizlikleri yeniden üreten bir güç mekanizmasına dönüşür. Sevgi toplumunun yönetim modeli, emperyal sistemin evrensel iddiasını da içine katmalı; fakat onu kadın-erkek eşitliği, yerel kimliklerin korunması ve ortak seçime dayalı temsil mekanizmalarıyla dengelemelidir.

Böyle bir model üç temel ilkeye dayanır:

1. Temsil: Kadın ve erkek, eşit bireyler olarak toplumu temsil eder. Hiçbir toplumsal karar tek cinsiyetin onayıyla geçerli sayılmaz.

2. Seçim: Yerel topluluklar kendi temsilcilerini özgür seçimle belirler, fakat bu temsil evrensel insanlık ilkeleriyle uyumlu olmak zorundadır.

3. Denge: Evrenseli temsil eden küresel düzen, yereli ezmeden; yerelin kimliğini koruyan düzen de evrensel hakları reddetmeden işler. Bu denge, sevgi toplumunun omurgasıdır.

Sonuçta, kadın ve erkekten oluşan sevgi toplumu, yalnızca yerel bir kültürün değil, evrensel insanlığın hedefidir. Temsiliyet ve seçim, bu sevginin kurumsal ifadesidir. Evrenseli temsil eden emperyal sistem, sevgi toplumu perspektifinde dönüştürülürse, insanlık ilk kez kökleriyle ufkunu aynı bedende taşıyabilecektir