İnsanı Tanımak

Tanıyan ve tanıtan bir varlık olarak insan kendisi ile de ilgili çeşitli şekillerde tanımlanmıştır. Anne karnına düşmesinden mezara konmasına değin geçen süreçte cenin, bebek, çocuk, akil baliğ, ihtiyar ve cenaze adlarıdır.

Bu varlık, içinde var olduğu toplumda ailesince konan ad ile çağırılır ve o kültür ile işlem görür. Bu nedenle ona Arapçada ‘beşer’ denmiştir; bu, dış yüzeyiyle görünen, ‘derisiyle tanınan’ anlamına gelir. Dışı, derisi topluma dönük, içi varoluşa, düşüncesi ise çağlar ötesine.

İnsan kelimesinin de köken olarak unutan ve ünsiyet eden anlamında olduğu belirtilmiştir. Fakat insan ve faaliyet alanı incelendiğinde onu tanımaya kelimelerin kifayet etmeyeceği anlaşılmaktadır. Bunu bir birey olarak ele aldığımızda bir baba ve anadan doğan bebek onu meydana getiren özü, anne babasının düşünsel birikimi, hafızasal bilgisini unutarak-haberi olmadan genetik birikimi yaşamak üzere dünyaya geliyor.

Türkçedeki “insan” kelimesi, Arapçadan alınmıştır. Türkçede “kişi”, “adam”, “erkek”, “kul” gibi kelimeler insan karşılığı olarak kullanılır. Modern Türkçede insan kelimesi biyolojik tür (Homo sapiens) anlamında da ahlakî ve felsefî varlık anlamında da kullanılır.

Tasavvufta “insan” kelimesi sadece biyolojik bir varlığı değil, ilahi sıfatları taşıma kabiliyeti olan bir varlığı ifade eder. “İnsan” Kendinde “üns” olan, Varoluş ile yakınlık kurabilendir. İbn Arabî’nin ifadesiyle: “İnsan, varlığın özeti ve âlemlerin aynasıdır.”

Bu anlamda insan hem topraktan yaratılmış fani hem de ilâhî ruh taşıyan baki bir varlıktır. Osman Kemali Efendi:” İnsan ikiden hali değil iş bu cihanda Ya canını ten, ya tenini can eyledi gitti” der.

Kuranı Kerimde: Gerçek olan şu ki, doğmadan önce Âdem’in bedenine tüm hakikatlerimizi yazdık. Fakat o kendine bakmayı unuttu ve bizi anlamada kararlı olamadı.” (Tâhâ 115) buyurulmuştur. Burada Adem’in “unutması”, insan oluşuna işaret kabul edilir ve unutması ve varoluşu yaşayarak kavraması insanın varoluş misyonu olduğu ve bir taşıyıcı olduğu anlaşılmaktadır. Yasin süresi 41 ayette “Hâlbuki biz onların çocuklarını gemilerde taşıyoruz” buyurulmuştur.

Kur’an ve klasik Arapça’da “Âdem”, insanlığın atası olan ilk insan ve peygamberin adı olarak kabul edilir.

İbranicede “Adam” = Topraktan yaratılan, toprak insan anlamındadır.

Tasavvufta Âdem: insanlığın özüvarlığın aynasıdır. İbn Arabî gibi sufilere göre: Âdem, isimlerin öğretilmesiyle (esmâ) varlığın anlamını taşıyan, Allah’ın halifesi kılınan ilk bilinçli varlıktır.

Arapça Adem yokluk anlamında iken Âdem yaratıcıyı varlığı yaşayan ve yansıtan-gösteren anlamı kazanmaktadır.

Kutsal kitaplarda Âdem ile İblis’in mücadelesi anlatılır. İblis Arapçada ümidini kesti, hayal kırıklığına uğradı anlamında olup Antik Yunanca Diabolos” iftira atan, ayıran, suçlayan anlamındadır. İblis, varlığı tanımayı reddeden, anlam arayışından vazgeçmiş bilinç hâlini temsil eder.

Sad Suresi 72 -74 ayette: Onu en güzel sıfatlarla düzenledim ve içine ruhumdan üfledim. Varoluşu anlayıp tüm varlığınızla sevip kabul edin. Varlığın sûretinde kalıp sîretini görmeyen kabulleniş içinde olmaz, kibirlilik içinde kalır ve hakikatleri görmemezlikten gelip örtenlerden olur” buyurulmuştur.

Hak: Gerçek, doğru, sabit olan, değişmeyen, yerli yerinde olan, adaletli olan, hakikat ise hakkın gerçekleşmiş, zuhur etmiş, özü ortaya çıkmış hali” anlamında kullanılmaktadır. Bu tanımdan yaratıcı ve yaratılan, varoluş ve var olan bağlamı ile her an ayrı bir yaratılış içinde olduğumuzu gösteriyor.

Bilgi olarak varlık insan aklıyla ulaşılan doğruluk hakikatin bir yansımasıdır ama kendisi değildir. Metafizik düzlemde ise hakikat, “varlığın varlığı”dır. Görünenin ardındaki sabit özdür. Bu öz Tanrı, idea mutlak, birlik, vahdet olarak tanımlanır. Âdem, varlığın hakikatini temsil eder; insan ise bu hakikati bireysel düzeyde yaşayan ve deneyimleyen bilinçtir. Tüm varoluş ise, hakikatin bizzat kendisidir.

Adem’in Oluşumu/Varlığın Kendine Tanıklığı

Dinler, tarihlerini Adem/insan ile başlatırlar. Bu her ne kadar bir rivayet veya inanç gibi algılansa da dinin düşün dünyamızın oluşumundaki rolü nedeniyle akıl ve bilim yolu ile de açıklanması ve yaşanılması gereken bir konu olarak değerlendirilmektedir.

Kur’an’ı Kerim’in İnsan süresinde “dehrin üzerinden öyle zaman geçti ki insan onda anılır bir şey değildi” denmektedir. Adem Hava kısası insanın eyleme geçmesi eylemine sahip çıkarak bilinçle var olduğunu, bilincin de varlığı ve var oluşu kapsadığını anlatmaktadır.

Adem’in ortaya çıkışı yalnızca biyolojik bir süreç değil, aynı zamanda varlığın kendi üzerine kıvrılarak bilince dönüşmesidir.

Adem, oluşumsal çizgide bir türün adı olmaktan öte, düşüncenin kendini yaşadığı ve görünür olduğu varlık biçimidir. Bu makale, insanı yalnızca genetik ve biyolojik düzlemde değil, aynı zamanda ontolojik ve bilinçsel boyutuyla ele almayı amaçlar.

Adem’in oluşumu: Günümüz insan cinsinin 300 bin yıl önce Afrika’da ortaya çıktığı kabul edilmektedir.

Antropolojik veriler onun alet yapabilen, dil geliştirebilen ve sembollerle düşünebilen bir tür olduğunu gösterir. Ancak insanı diğer canlılardan ayıran şey, yalnızca beyin hacmi veya zekâ değil, kendini bilme kapasitesidir.

Bu noktada varoluş süreci, biyolojik sınırlarını aşarak başka bir düzleme taşınır. İnsan, yalnızca doğanın ürünü değil, doğanın kendisini fark eden bilincidir.

Bu bağlamda Adem’in bir hikaye konu edinilen dini bir figür değil de bir sembol olarak el’an varolduğu anlaşılmaktadır.

2. Düşünce ve Düşünenin Birliği

Felsefi düzlemde bakıldığında, düşünce ile düşünen arasında kesin bir ayrım yoktur. “Ben düşünüyorum” diyen özne, aslında düşüncenin kendi kendini tanımasından başka bir şey değildir. Biz ona toplumsal ad koyarak o düşünceyi bütünden ayırıp tanıyarak içselleştirip dönüşüyoruz.

Özne düşünceyi var ederken düşünce özneyi kapsayarak başka bir boyuta taşıyor.

Ama gerçekte özne ve düşünce, aynı hakikatin iki yüzüdür.

Bu anlamda insan, “düşüncenin kendini düşünen” formudur.

3. Varlığın İnsan Kılığına Girmesi

Burada derin bir metafizik hakikat belirir: Varlık, insanda kendini bilince çıkarır. İnsan yalnızca bir tür değil, varlığın kendi üzerine tanıklığıdır.

Taş, su, ateş ve hava milyonlarca yıl boyunca birleşip canlılığın alt yapısını oluşturur. Bu alt yapı kendi içinde bilinç kıvılcımları üretir. Bu kıvılcım Adem’de büyük bir ateşe dönüşür.

İşte bu anda varlık, insan kılığına girerek kendini tanır. İnsan, evrenin kendi kendine tutulmuş aynasıdır.

4. Yaratıcı Düşünce Olarak İnsan

İnsanın bilinci yalnızca “kendini bilmek”le sınırlı değildir. Aynı zamanda yaratıcının var ettiği yaratıcıdır.

Dil icat eder, mit kurar, sanat yapar. Doğayı dönüştürür, kavramlar üretir. Kendi anlamını yaratır. Bu yüzden insan, “yaratıcı düşüncenin bedenlenmiş hali”dir. Varlık, insanda yalnızca kendine arif olmakla kalmaz, aynı zamanda varlığı her an yeniden yaratır ve yaşatır.

5. Evrim mi Tekamül mü?

Evrim, biyolojik bir süreçtir; doğal seçilim ve mutasyonlarla işler. Tekamül ise, bilinç ve değerler düzeyinde bir olgunlaşmadır.

Evrime, dünyanın oluşumunda ortaya çıkan bir atomun günümüz biyolojik dünyasındaki varlıkların oluşum şeklidir diyebiliriz.

Tekamül bu beden aracılığıyla varlığın bilince yükselmesini sağlar. Bu anlamda insan, oluşum ile tekamülün birleştiği noktadır. Bu bağlamda gerek müsbet gerek menfi davranışlar onda ortaya çıkar

İnsanı anlamak, yalnızca antropoloji ve biyolojiyle mümkün değildir. İnsan, varlığın kendi üzerine eğilerek bilince çıktığı yerdir. Varlığın vücudu bu bilincin içsel ve dışsal taşıyıcısıdır.

Şu cümle, bütün anlatılanların özeti olabilir:

İnsan, varlığın insan kılığına girerek kendini tanıması ve kendi varlığına tanıklık etmesidir.”

Bu yüzden insan ne yalnızca etten-kemikten bir hayvandır, ne de soyut bir ruh. İnsan, varlığın kendi üzerine açılan gözüdür.

Nefs ile Ruh Arasında: Kendilik, Menfaat ve Hedef Üzerine

İnsanın kendine dair en büyük sorusu, aslında bir denge arayışıdır. Ben kimim, niçin varım, hangi yolda yürümeliyim? Bu sorular, yalnızca felsefenin değil, tasavvufun da özünü oluşturur. “Kendim ve menfaatim, hedefim ve kapasitem, nefsim ve ruhum” dediğimizde, insanın dört ayrı yüzünü görürüz.

Kendim ve Menfaatim

“Kendim”, özdür; varlığın özü, benlik bilinci, Allah’ın insana üflediği nefes. “Menfaatim” ise dünyanın içinde varlığı korumak için gerekli ihtiyaçlar. Yunus Emre der ki:

“Mal da yalan, mülk de yalan, Var biraz da sen oyalan.”

Menfaatler oyalanma içindir, özü beslemek için değil. İnsan menfaatini özünün önüne geçirirse, kendini kaybeder. Ama menfaatini inkâr eden de varlığını koruyamaz. Doğru olan, menfaati kendini korumanın aracı kılmaktır; özü esir alan bir zincir değil.

Bedenimizde bir kendilik bilinci bir diriliş meydana gelmiş ne nefsim (bireyselliğim-kişiselliğim) diye tanımlıyoruz. Peki hedefimiz ve kapasitemiz ne bilmiyoruz. Ancak yönelmemizle emeğimizle, bedel ödeyerek yaşantımızla ortaya çıkacak sorular.

Hedef, insana yön verir; kapasite ise o yönü taşımaya yetecek kudreti gösterir. Kapasiteyi aşan hedef kibri, hedefi aşan kapasite ise tembelliği doğurur. Niyazi Mısrî der ki:

“İlm ile hikmet gerek, ârif olasın gönül, Hedefin aşk ola, maksudun Hakk ola.”

Hak nedir? Hak ettiğin-hak gördüğün. Nasrettin Efendi kadılık görevini yaparken davacıya da davalıya da haklısın dediğini duyan hanımının sorusuna sen de haklısın cevabını vermiş. Haksız bir nesne yok. Ancak hak görme ve hoş görme olmadan hak bir adalet ilkesi olmadan çıkıp bir zulüm aracına dönüşür. Üzerimizde bedenin de ruhumuzun da hakkı var. Peygamberimiz buna çift kanatlı kuş demiş.

Nefs, dünyaya bağlayan yön; ruh ise Allah’a yükselten kanat. Hz. Peygamber “Nefsine arif olan (tanıyan bilen) Rabbini bilir.” Yani hedefine ve amacına erer buyurmuştur.

Kendim, menfaatimle dengede; hedefim, kapasitemle ölçülü; nefsim, ruhumla terbiye edilirse, insan kendi özünü-dengesini bulur. Çünkü insan, ancak bu dengeyle “adam” olur. Yunus’un diliyle:

“İkilik kinini at, birliğe varasın, Menfaat gölgesinden, hakikate çıkasın.”

İnsanın en büyük imtihanı, kendini kaybetmeden menfaatini yönetmesi, hedefini kapasitesiyle uyumlu kılması, nefsini tanıyıp terbiye edip ruhunu yüceltmesidir. İşte bu noktada, insan yalnızca yaşayan bir varlık değil, Hak ile yaşayan bir şahit olur. Maide Süresi 83.ayette: “Peygamberlere indirileni duydular mı gerçeği tanıdıklarından görürsün ki gözleri yaşla dolar da taşar. Derler ki: Rabbimiz, inandık biz, bizi gerçeğe tanık olanlardan et.”

Olayları Nasıl Okumalıyız?

Modern bilim, insanın anne karnına düştüğü andan itibaren beyninin çevresini okumaya başladığını ve buna göre bir yaşam formu geliştirdiğini söyler.

Bunun ardında genetik kod yazılımı olduğu kabul edilse de bu olguyu daha yalın bir biçimde şöyle düşünebiliriz: İçinde yaşadığımız çağın, ait olduğumuz kültürün ve bireysel gereksinimlerimizin oluşturduğu bir etkileşim alanının içindeyiz.

İnsan, olayları kendi gereksinimleri doğrultusunda; varlığını kurmak ve sürdürmek amacıyla okur.

Okumak yalnızca yazılı bir belgeyi çözmek değildir. Tüm varlık ve eylemleri, yazılı bir kitabın kelimeleri veya canlı yaşamın cümleleri gibi görüp okumak mümkündür.

Okullarda önce renkler ve şekiller, sonra bunların birleşiminden doğan yeni biçimler öğretilir. Ardından harfler, heceler ve kelimeler tanıtılır. Daha sonra da “ne” olduğu, “nasıl” olduğu ve “niçin” olduğu açıklanır. Neticede, toplumsal ve dönemsel iradenin biçimlendirdiği yaşamı deneyimlemek bireyin payına düşer.

Toplumu bir arada tutan kişiler, farklı dil ve inançlardan bireyleri de kendi ihtiyaçları doğrultusunda okur. Bir harfin sedası bellidir ve bir sesli harfle dile gelir. Başka kelimelerle bir araya geldiğinde ise o ses yeni bir bütünün içinde kaybolur ve farklı anlama dönüşür. Anlam ise bireysel isteklerimizle yoğrulur; bağlamlar oluşturur ve eyleme dönüşür. Yani okumak, aynı zamanda yazmaktır.

Doğada bunu yapmayan hiçbir varlık yoktur. Gazlar, taşlar, bitkiler, hayvanlar… Hepsi çevresi ve birbiriyle etkileşim içinde, varlıklarıyla doğayı okuyup yazarak hayatın anlamını kendi dillerinde ortaya koyar.

Okur-yazar olmak, yalnızca bir okul diploması almak değil; bireyin, anlam bağlamında yaşamın içinde olduğunun bilincine varmaktır. Daha üst bir manada ise, bireyin-varlığın-içinden hayatın aktığı bir boru olduğunun farkına varmasıdır.

Kur’ân-ı Kerîm’in İsra Suresi 14. ayetinde şöyle buyrulur: “Oku! Kendini tanımak için kendi vücut kitabın sana yeter. Her an, kendindeki niteliklerin sahibini anlama çabası içinde ol.”

Bundan anlaşılıyor ki her okuma, varlığa ait bir olayı tanımadır. Varlık, yaşayarak dile gelir; insan ise o yaşamın içindekini kendi hâl ve söylemi ile dile getirir.

Kendini Bulmak

İnsan, içindeki Adem’in, nurunun uyanması ile vücut bulmuştur. Kuranı Kerimin Nur Suresi 35. Ayetinde “Allah göklerin ve yerin nurudur” buyurulmuştur.

Nur, ışık mecaz olarak da aydınlatıcı bilgi anlamıyla da dilimizde yer edinmiştir. Bu ayet ışığın yani Allah’ın hem bilgi hem de enerji olarak insanı içten ve dıştan sardığını anlatmaktadır. İnsandan da bunun kavranarak varoluşun ve kendinin farkındalığında olması istenmektedir.

İnsan, doğduğu toplumun bilgi dünyasında var oluşunu idrak etme sürecine girmektedir. Birbirini seven veya yutan-reddeden binlerce varlık ve işleyiş formu içinde insanoğlu şaşkınlığa düşmektedir. İçinden ayrı, dışından başka bir ışıkla her zaman ikilem içinde kalmaktadır. Bireyselliğinin gerekliliği ile toplumsallığın şartları karşısında gözü kamaşıp aklı şaşıyor birbirine karıştırıyor ve içindekine uygun bir odakta karar kılarak bir işe-uğraşa alışıp 70 -80 yıllık ömrünü zayi etmektedir. Hâlbuki yapması gereken içteki ve dıştaki bilgiyi birleştirerek kendini ortadan kaldırıp ışığa, ışık olana, aşka kavuşup aşka karışıp aşkın olmasıdır.

Işığın kaynağını merak edip kendi varoluşlarını araştıranlar yaratılış noktasında buluşurlar. Neticede kendilerini oluşturan bireysel ve toplumsal zaaf ve renklerinden arınıp bu noktadan meydana gelen bunca elvan varlığın özünün aynı olduğu idrakine gelirler. Bu idrakle kendi ışıklarını ilahi nura dâhil ederek fevkaladelerle dolu yaşamı kutsayarak yaşamaya devam ederler.

Her varlığın kendine özgü bir yasası vardır. Varlığı var edenin yasası da İslam’dır. Dilimizdeki karşılığı ise sevgi, birlik teslimiyet ve barış. Yani yapılan işi en güzel şekilde, aşkla yaparak tüm varlığa hizmet edip birliğe sevgiyle yaşayarak layık olmaktır.

İlahi sisteme günümüz teknolojisi olan bilgisayar ve internet sunucusu ağ ile “server” ne güzel bir örnektir. Her ne istersek onunla ilgili bilgileri bize sunuyor ve katkımız ne olursa olsun kabul ediyor. Yeter ki biz ne istendiğinin ve yapılacağının bilincinde olunsun.

Madde ve mana âleminin serveri, irsal eyleyeni (Resûlullah,) Hz.Muhammed Mustafa (tesfiye edilmiş arıtılmış saf sevgi ve bilgi kaynağı (s.a.v.) ve onun sunucusu (Kevser havzı sakisi)Hz. Ali Efendimiz. Ali yoluna girip, Âli olmadan o kevser havuzundan bir damla içilmesi mümkün mü?

Birlikte var olduğumuz ve aynı zamanda birliğimizin teminatı olan varoluşun serverine giriş her daim varlığa sevgiyle, hizmetle ve kendin de yok olmakla mümkündür.

Yunus Emre Gönül için “Gönül Çalabın tahtı Çalap gönüle baktı. İki gönül bedbahtı kim gönül yıkarsa” tanımını kullanır.

Gönüllerde gezenle karşılaşıp gönlünüzce yaşam dileklerimle.

Türk Kültüründe Kandillerin Önemi

Kandiller, Türk kültürüne İslamiyet’in etkisiyle girmiş ve hem dini hem toplumsal boyutları olan özel günlerdir. Kandiller, özellikle camilerde kandillerin yakılmasıyla anılır, dualar edilir ve ibadetler yoğunlaşır.

Türk kültüründe kandillerin hem manevi anlamı hem de toplumsal etkileri vardır.

“Kandil” kelimesi Arapça kökenli olup “ışık, meşale” anlamına gelir ve manevi aydınlanmayı, nurlanmayı simgeler.

Bu gecelere has Kur’an okunur, namazlar kılınır. Allah’a şükür ve tövbe edilir. Sosyal dayanışma ve hayır işleri yapılır.

Peygamber Hz. Muhammed’in doğumunu konu alan Mevlit Kandili ile mevlit okutularak o kutsal gün yeniden canlandırılarak kutsal ruhun bireyde uyanması amaçlanarak özel gece olarak kutlanmaktadır.

Bu bağlamda peygamber sevgisi, insanlık için rehberlik ve örnek hayatı hatırlama ve hayatında rol model olarak yaşaması amaçlanır.

Burada ilginç olan peygamberin ruhunun günümüz bireylerinde uyanması iken bireyin peygamberden önceki çöl şartlarında oluşan Arap kültürünün yaşatılmasına yönelik eğitim ve istekte bulunulmasıdır.

Halbuki burada asıl olan peygamberin düşünce yapısı ve ideallerinin aktarılmasıdır. Bu durum, farklı mekan ve zamanda yaşayan bireylerin yaşamlarında tezatlık oluşturarak asıl olandan uzaklaşılmasına neden olunmaktadır.

Peygamberin ve peygamberliği ortaya çıktığı şartlarda dönemin evrensel sorunlarını tespit edip, kabileler halinde yaşayan yerel halkların, evrensel insan hak ve misyonuna katılmasına yönelik verdiği mücadelede abdest, namaz, oruç gibi bireysel ve toplumsal gelişim ve eğitime yönelik eylemler bağlamından kopartılarak ideolojileştirilip kimlik ayrıştırma aracına dönüştürülmüştür.

Günümüz şartlarında bu kandiller aracılığıyla aile ve komşuluk ilişkileri ile toplumsal dokunun-yapının pekişmesini, yardımlaşma ve paylaşma duygularının gelişmesini sağlandığı gibi bireylerin ruhsal temizlenip bireyin kendi aslını düşünüp aslına yönelmesine de neden olan günler olarak değerlendirilmektedir.

Bazı odaklarca bu tür günlerin dinde olmadığı ve sonradan ekleme olarak görse de Türk Milletinin inanç yapısının toplumsal birlik ve yardımlaşmayı, paylaşmayı esas aldığı ve bu inanç yapılarından biri olan Mevlit Kandili kutlu, milletimiz daim olsun.

Şefkatin İzinde Meryem

Meryem sözcüğünü bir ad veya kültür olarak ele aldığımızda kültürlerin bin yıllık hafızasında yer etmiş bir simge olduğu anlaşılmaktadır. Bu simge, kutsal kitaplarda kutsal ruhu doğuran olarak tanımlanmaktadır. İbranice “Miryam” kökünden gelen bu ismin etimolojisi konusunda sözlükler belirsiz olduğunu “ayrı, üstün olan” ya da “denizin yıldızı” anlamlarını taşıdığını söylenir.

Adı farklı dillerde ve kültürlerde, Meryem, Meryam, Miryam, Mary, Maria, Marie gibi farklı biçimlerde yankılansa da kutsal ruhu doğuran olarak kutsallığı yaşatılmaktadır. İslam’da adına sure nazil olarak “Hz. Meryem – Meryem Ana” olarak kutsanmıştır.

Sembolizm ve kullanımı göz önüne alındığında Meryem’in zekayı doğuran olduğu anlaşılmaktadır. Eski “mar” sözcüğünün hem zehir hem panzehir anlamında sembol yılan sembol olarak kullanılmıştır. Kuranı kerimde şeytanın yılanın ağzında kovulduğu cennete tekrar girerek Havvayı kandırdığı anlatılır. Bu bağlamda ‘Maryam’ kelimesi anlamına ‘yılsnı yiyen’kavuştuğu düşünülmektedir.

Meryem’in Betül-bakire oluşu ile kulak zarı arasında da bir bağlantı kurulur. Kulağımıza gelen ses dalgaları kulak zarımızı bozmadan aklımız yolu ile zihnimizde canlanır ve zekanın parlaklığına yansıyarak bir bilgi olarak dile gelir. İşte bu ortaya çıkan kutsal ruh, ilk yaratılan, Allah katında olan kelam; kıyamete yakın ortaya çıkacak olan Hz. İsa efendimiz olarak sembolize edilir.

Kelam dilsizdir. Daha doğrusu tüm dilleri ortaya çıkartan odur. Ama o, sevgi, (rahmet ve merhamet,) paylaşma dilini kullanarak varlıkları devam ettirir. Bunun olabilmesi için bireyin zihninin varlıkla senkronize olması, arınması ve kendine ait hiçbir varlığının olmaması gerekir.

İslam inancına göre kıyametten önce ‘Deccal’ ortaya çıkacak ve daha sonra Hz. İsa Efendimiz o deccalı öldürerek egemenliğini sağlayacaktır.

Deccal, Arapça “aldatma” kökünden türemiştir ve “insanları aldatıcı, yalan söyleyen, fitne çıkaran kişi” anlamını taşır. Dışarıdan gelen sözler ile içdeki inanç veya ön yargılar mücadeleye girişir. Yalan olan, aldatıcı olan söz (deccal) ölerek hakiki kelam – bilgi ortaya çıkar anlamındadır. Bu mücadelenin kendisi varoluşun amaç ve varlık sebebidir. Çünkü ikilik olmadan birlik olmaz ve her şey zıddıyla kaimdir. Güneşin ortaya çıkışı karanlığın yok olduğunu değil aydınlığın varlığını ve gücünü gösterir.

Meryem ve çocuk figürlerinde masumiyet ve merhameti açığa çıkartılarak Tanrı katında yaşamın oluşumunu ve devamının nasıl olduğu simgelerle anlatılır. Onun yaşamaya başlaması, ona inanop gelenlerin hastalık ve kusurlarından kurtularak ona dönüşmesi sembolleriyle Hz. İsa Efendimizin örnek yaşamıyla tanımlanmıştır. O çocuk doğanın ve toplumun yaşamını gösterir. İyi ve güzeli arayanlara model olması açısından insanlığa yol gösteren deniz feneri gibi parlamaktadır.

Rahmet, merhamet merhem kavramları da bu bağlamda anlam kazanmaktadır. Yaralarımıza sürdüğümüz merhem bir anne veya sevgilinin yüreğimize dokunuşu ile rahmet ve merhamete dönüşerek ruhumuzda açılan yaraları tedavi eder.

Allah’ın şefkati “Er-Rahmân ve Er-Rahîm” isimleriyle ifade edilir. Tevbe suresi 14. Ayette “Ve Allah, inananların kalplerine şifa verir.” Buyurulmuştur. Emredilene inanıp eylemleyenler şifaya ve şefkate kavuşan insanın şevki parlaklığı – ışığı güneş gibi alemi aydınlatmıştır. Candan talep edenler kendi yollarını açarak hedeflerine ulaşacaklardır. Çünkü Tanrının rahmeti sonsuz olarak tanımlanmıştır.

Adı farklı dillerde ve kültürlerde, Meryem, Meryam, Miryam, Mary, Maria, Marie gibi farklı biçimlerde yankılansa da kutsal ruhu doğuran olarak kutsallığı yaşatılmaktadır. İslam’da adına sure nazil olarak “Hz. Meryem – Meryem Ana” olarak kutsanmıştır.

Sembolizm ve kullanımı göz önüne alındığında Meryem’in zekayı doğuran olduğu anlaşılmaktadır. Eski “mar” sözcüğünün hem zehir hem panzehir anlamında sembol yılan sembol olarak kullanılmıştır. Kuranı kerimde şeytanın yılanın ağzında kovulduğu cennete tekrar girerek Havvayı kandırdığı anlatılır. Bu bağlamda ‘Maryam’ kelimesi anlamına ‘yılsnı yiyen’kavuştuğu düşünülmektedir.

Meryem’in Betül-bakire oluşu ile kulak zarı arasında da bir bağlantı kurulur. Kulağımıza gelen ses dalgaları kulak zarımızı bozmadan aklımız yolu ile zihnimizde canlanır ve zekanın parlaklığına yansıyarak bir bilgi olarak dile gelir. İşte bu ortaya çıkan kutsal ruh, ilk yaratılan, Allah katında olan kelam; kıyamete yakın ortaya çıkacak olan Hz. İsa efendimiz olarak sembolize edilir.

Kelam dilsizdir. Daha doğrusu tüm dilleri ortaya çıkartan odur. Ama o, sevgi, (rahmet ve merhamet,) paylaşma dilini kullanarak varlıkları devam ettirir. Bunun olabilmesi için bireyin zihninin varlıkla senkronize olması, arınması ve kendine ait hiçbir varlığının olmaması gerekir.

İslam inancına göre kıyametten önce ‘Deccal’ ortaya çıkacak ve daha sonra Hz. İsa Efendimiz o deccalı öldürerek egemenliğini sağlayacaktır.

Deccal, Arapça “aldatma” kökünden türemiştir ve “insanları aldatıcı, yalan söyleyen, fitne çıkaran kişi” anlamını taşır. Dışarıdan gelen sözler ile içdeki inanç veya ön yargılar mücadeleye girişir. Yalan olan, aldatıcı olan söz (deccal) ölerek hakiki kelam – bilgi ortaya çıkar anlamındadır. Bu mücadelenin kendisi varoluşun amaç ve varlık sebebidir. Çünkü ikilik olmadan birlik olmaz ve her şey zıddıyla kaimdir. Güneşin ortaya çıkışı karanlığın yok olduğunu değil aydınlığın varlığını ve gücünü gösterir.

Meryem ve çocuk figürlerinde masumiyet ve merhameti açığa çıkartılarak Tanrı katında yaşamın oluşumunu ve devamının nasıl olduğu simgelerle anlatılır. Onun yaşamaya başlaması, ona inanop gelenlerin hastalık ve kusurlarından kurtularak ona dönüşmesi sembolleriyle Hz. İsa Efendimizin örnek yaşamıyla tanımlanmıştır. O çocuk doğanın ve toplumun yaşamını gösterir. İyi ve güzeli arayanlara model olması açısından insanlığa yol gösteren deniz feneri gibi parlamaktadır.

Rahmet, merhamet merhem kavramları da bu bağlamda anlam kazanmaktadır. Yaralarımıza sürdüğümüz merhem bir anne veya sevgilinin yüreğimize dokunuşu ile rahmet ve merhamete dönüşerek ruhumuzda açılan yaraları tedavi eder.

Allah’ın şefkati “Er-Rahmân ve Er-Rahîm” isimleriyle ifade edilir. Tevbe suresi 14. Ayette “Ve Allah, inananların kalplerine şifa verir.” Buyurulmuştur. Emredilene inanıp eylemleyenler şifaya ve şefkate kavuşan insanın şevki parlaklığı – ışığı güneş gibi alemi aydınlatmıştır. Candan talep edenler kendi yollarını açarak hedeflerine ulaşacaklardır. Çünkü Tanrının rahmeti sonsuz olarak tanımlanmıştır.

Ahlak, Yasa ve Yasa Koyucu

Hulk: halkoluş/olunuş kendi fiziki ve sosyal kuralları ile yokluktan varlığa devrederek hayatı daima ayakta tutmada. Bu oluşta da genel ve özel oluşum ve yaşam kural ve yasalarını doğurmaktadır.

Yani ahlak halkoluştandır. Halk oluşun halkaları gelişip farklı tip ve topluluklar oluşmasıyla bu kurallar yasaya-dine dönüşerek kutsiyet kazanmaktadır.

Tüm varlık bu yasaya tabidir ve bunun dışına çıkamaz. İnsan çok yönlü değişken ve dönüşken bir varlık olduğu için yasanın ve ahlakın üzerine etik kuralları getirilerek var oluş sürecindeki etkisi tanınıp tanıtılmaya çalışılmaktadır.

Her varlık bağlı olduğu yasalarla varlığını sürdürür. Bu yasalar dışarıda doğa yasaları, bireyde diğer bireylere karşı savunma ve hayatta kalma, hayatını sürdürme yasaları şeklindedir.

Bir de sevgi yasaları vardır. O da paylaşım ve özveriyle işler. Tüm bu kural ve yasalar, insan topluluklarında töreye/yasaya-devlete-güce dönüşür. Bu güç topluma hem dışında hem de içinden etki eder. Bir toplumun diğer toplumlarla yaşamsal amaç doğrultusunda etkileşimi evrensel gücün ortaya çıkmasını sağlar. O zaman o gücün adı da etkisi de evrensel olur.

Toplumda her zaman o bireye ve topluma etki eden maddi ve manevi birden fazla güç / yönetici vardır. O gücün adını da etkisini de her toplumun kendisi kor. Çünkü onunla iç içedir. Bu içiçelikten koptuğunda o toplumun felaketi başlamış olur. İlahi gücü (iradesi) dışarıda olanın yöneticisi de dışarıda demektir.

Bu iradeyi birey kendinde bulur ve toplum gücü ile birleştirdiğinde yeni bir güç doğar. Buna örnek, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Var olduğu milletin içinden milletin gücünü arkasına alarak Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurarak evrensel yasalarla donatıp ilelebet var olması yönünü belirlemiştir. Bu güçten kopanlar Devletin yönünü etkileyerek kaosa neden olmaktalar.

Gücün kullanıldığı yere göre hem iyi hem de kötü, aynı zamanda görünen ve görünmeyen yüzü vardır. Yani Devlet gücünü halkına kullanmaz. Ona varlığını hissettirerek devam ettirmek amacıyla güç verir. Aynı durum toplumlar için de geçerlidir. Günümüzde Avrupa Birliği veya Uluslararası müktesebatlar o topluluk üyesi olmayan devletlere dayatılarak değişim dönüşüm sağlanmaya çalışılmaktadır. Bu durum da homojen olmayan toplumlarda kargaşaya ve itirazlara neden olmaktadır.

Bir topluluğun aynı güç birliği içinde olmadığı durumlar da vardır. Bu durum görünüşte aynı devlet yasaları altında olsa da içinde yaşanılan çağda ve toplumlarda kendi bireysel ve toplumsal ahlak ve yasaları olan federatif devletlerde görmekteyiz. Bunun dinsel karşılığı çok tanrıcılıktır.

Tarihte İslam idaresi altındaki devletlerde devletin teokratik yasasının kabul edilmesiyle herkes kendi inancı ile kabul edilerek bir yönetim sergilenmiş. Günümüzde var olan demokratik devlet yasalarını kabul etmeyip kendi inanç ve yapısınca kabul ettiği yasaları hâkim kılmaya çalışan yozlaşmış güçler ortaya çıkmıştır.

Bu gücün tek başına var olması mümkün görülmemektedir. Yaygın olan az gelişmiş topluluklarda gücü kendinde görenler vatanlarını kendi menfaatleri için düşman devletlere teslim etme riskine girmekteler.

İnsan toplulukları, zaman- mekân ve çevre şartlarına göre farklı tepkiler vermesi ile varlığını ve etkisini gösterir.

Yaşam değişim ve dönüşümle bakidir. Peygamberimiz, “Bir topluluk neye layık ise onunla yönetilir buyurulmuştur.” Ayrıca, Yüce Atatürk; “Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.” demekle gücün asıl sahibine nasıl yaşanılması ve nasıl mücadele etmesinin yolunu göstermiştir.

Yani dert etmeye gerek yok. 70 – 80 yıllık ömürde bu olanlar çerçevesinde varoluşun yasaları ile güçlenerek yaşama layık olup yaşamın keyfini çıkartmak asıldır. Lakin bu yaşam alanını kuracak güç ve kudretin de kişinin iradesiyle yükseldiğinin idrakiyle kaimdir.

Bağ ve Bağcı

“Hangi bağın bağbanısan gülü sen; aldın aklım, ettin beni deli sen. Kırk yıl kalsa yine kendi malımsan. İsterem ki bir gün evvel gele sen” diye seslenir bir halk türkümüz…

Bağ, bağcı ve gül üçlemi varoluşun olmazsa olmazıdır. Bağ kelimesi üzüm tiyeklerinden oluşan bahçenin adı yanında bir şeyi bir şeye bağlamak anlamı ile birlikte engel, set anlamı da taşımaktadır.

Kuranı Kerim de sizi ‘bir erkekle bir dişiden, tek nefisten yarattık’ der ve ilk emir olarak da oku, bağı kur ‘alaka’ ve araştır’ olarak emredilmiştir.

Ne yazık ki bağlamak eylemi yapısı gereği, bağlanmadan, düğüme dönüşmeden bilinmiyor ve düğüm çözülmeden de bağıntı anlaşılmıyor. Varlıktan ayrı bir insan oluşmuyor ve düğüm çözülmeden de insan anlaşılmıyor.

Üzüm (özü) yetiştirene de bağcı derler. Hatta Antik Çağda Tanrı olarak kabul edilen Dionysos’un bir adı da Bağcı’dır.

Bağcı, toprağa diktiği bir çubuktan üzüm yetiştirir ve o üzümleri bağlarından kopartıp tanelerini ezerek suyunu çıkartır ve dönüştürerek şarap olmasını sağlar. Yani doğanın özünü ortaya çıkartarak çıra, sirke ve şarap olduğu gibi insan da bağ çubuğu gibi yetişerek özünün ortaya çıkması ile yüce yaratıcının varlığına ve birliğine delalet eder

Bir damla suya Allahın nefhetmesiyle başlayan hayat dünyayla bağlanır. Bu bağlantı 40 yılda olgunlaşarak bağlayanı ve bağlantıyı bir bağcının elinde yetişerek olgun kamil ortaya çıkmada. Hangi sanat sahipsiz, ustasız pirsiz elde edile bilir ki?

Tasavvuf ilminde, kainatın özü olan Hz. Muhammed bu bağlantıdan ortaya çıkan gül olarak sembolize edilmiştir. O sevgi ve muhabbet olarak varlığın içindeki güzellik olarak ikram edilmiştir. Bu varlığı eylemleriyle kendinde birleyip ortaya çıkartmak ise bireyin gayretine bırakılmıştır. Nereye yönelirse onda başarılı olur.

Gayret bireyden Tevfik Allah’tandır.

Nefsten Kâinata: Birey, Kudret ve Varlığın Tezahürü

İnsanın varlık sebebini ve bireyin anlamını sorgulamak hem felsefî hem de dinî düşüncenin temel sorularındandır. Hz. Peygamber bir hadisi şerifte “Nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki ya iyiliği emreder kötülükten sakındırırsınız ya da Allah yakında sizin üzerinize öyle bir bela gönderir de sonra Allah’a dua edersiniz de duanız kabul edilmez” buyurmuştur.

“Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim” ifadesi, insanın kendilik iddiası ile mutlak kudret arasındaki ince bağı gösterir. Nefis, bireyin öznel benliği, tanıma, sahip çıkma ve var olma iddiasını temsil ederken, Allah’ın elinde olması, bireyin mutlak kudretin tasarrufunda olduğunu gösterir. Bu bağlamda, birey ve kudret arasındaki ilişkiyi anlamak, insanın varlık amacını ve kâinattaki yüce yerini kavrayabilmek için önemlidir.

Birey, görünüşte bağımsızdır; özünde kendilik duygusu, yani benliği vardır. Ancak bu benlik, mutlak kudretin tecellisi olmadan var olamaz. Eğer nefis gerçekten Allah’ın elindeyse, bireyin bağımsız bir varlık olduğunu söylemek ya da Allah’ın varlığını reddetmek, mantıksal bir çelişki doğurur. Bu bağlamda birey, bağımsız özne değil, kudretin yansıması ve sınırlandırılmış bir varlık olarak ortaya çıkar. Yani bireyin doğal, toplumsal ve bireysel döngüden ayrı bir varlığı yoktur.

İslâmî metinlerde insan, Allah’a ibadet etsin ve O’nun kudretini bilsin, varlığı işleyerek varlığın özünü ortaya çıkarması için yaratılmıştır.

Bu ibadet yalnızca ritüellerden ibaret değildir; ahlâk, adalet ve sorumluluk ile tezahür eden bir bilincin ifadesidir. Tasavvufî bakışla ise insan, Allah’ın tecellilerini taşıyan bir aynadır; her birey, kudretin yansımasıyla var olur.

Bu anlayış, kâinatı da bir enerji reaktörü gibi görmemize olanak sağlar. Tüm varlık, kudretin dalgalanmasıdır; enerji, hem yayılır hem de form kazanır Kâinat, atom çekirdeklerinden galaksilere kadar, bu kudretin sürekli hareket eden ve aynı zamanda sabitlenmiş bir yansımasıdır. Varlığın varlığı ve döngüsü bu dalgalanmayı, dağılmayı ve toplanmayı, hareketi ve canlılığı doğuruyor.

Birey; nefis, kâinat ve kudret arasındaki ilişkiyi, aynı zamanda varlığın hem göreli hem de mutlak boyutunu gösterir.

“İnsanın varlığı, kudretin akışı, birey, kudretin aynası, kâinat da kudretin sahnesidir.” Peki ne oluyor da insan birbirini yiyor. Aslında tüm varlık birbirini yiyerek var oluyor ve bu varoluşun yönü birliğe, iyiliğe, insanın çağın gereksinimine göre yaşamasını doğuruyor.

Başlangıçta ifade edilen hadisi şerif arif olmayı, bilgiye vakıf olarak eylem yapmayı, bu düşüncede olanlarla bir arada olmayı önermektedir.

Her birey kendi dininin, dilinin ve ırkının egemen olmasını istemektedir. Bu da bireyin kendini din dil ve ırka hapsettiğinin göstergesidir. Kendi dilini anlasa varoluşun dilini de anlayıp kabul edecek.

Kişi kendi bireyselliğine egemenliğini sağlasa her yerde aynı din (yasa) aynı dil (eylem) ve ırkın (genetik devriyatın, insanın) var olduğunun; senlik ve benliğin birbirini tanımamadan kaynaklandığı ve tanımayı doğurduğu idrakine gelecek, var olmak için birbirini tanımanın da- öldürerek-kavga ederek yiyerek mücadele ettiğinin göstergesidir. Halbuki Birbirimizi severek, birbirimize ikram ederek birlikte var olma ve varlığı devam ettirme yolu da var.

Birinci Dünya Savaşının sonunda Osmanlı coğrafyasını yeme mücadelesine karşı kendilerini yok etmeye çalışan ortak düşmana karşı verdikleri mücadele sonrası Mustafa Kemal’in birlik ve dirliğimizi canlandırıp bir bayrak altında birleştirerek Türkiye Cumhuriyeti Devleti adı altına almasıyla varlıklarını yüz yıldır devam ettirmektedir. Kurulan Cumhuriyet idaresi ve anayasal vatandaşlık bağı da herkesi kapsamakta ve herkese aynı imkanı sunmaktadır.

Yaşam mücadelesi dün olduğu gibi bugün de birbirini yiyerek devam etmektedir.

Balkanlardan İran’a ve Mısıra kadar olan bölgede aynı kültür coğrafyası olan Anadolu’da var olan bizlerin özgür ve bağımsız yaşama arzusundan özge bir dinimiz (yasa) dilimiz (eylem) ve düşüncemiz bulunmamaktadır.

Peygamberin “emri bil maarif nehy anil münker hadisi her ne kadar dini ve ahlaki bir tebliğ olarak tanımlanıp iyiliği emret kötülükten alıkoy olarak yorumlansa da aynı zamanda akıl ve bilimle olanlarla olmamızı, onu reddedenle olmamamız istemektedir.

Eğer böyle olunmazsa da “Allah yakında sizin üzerinize öyle bir bela gönderir de sonra Allah’a dua edersiniz de duanız kabul edilmez” buyurulmuştur.

İçinde bulunduğumuz çağda dışarımızdaki ve içimizdeki olayları okuyup anlamak için taahhütlü zarf ile eylemlerinizin ürünüdür diye bir tebliğ mi bekliyorsunuz?