Varoluş, kendi içinde bir bütünlük taşır. Ama hiçbir bütün durağan değildir, dolayısıyla hiçbir kaba sığmaz; kendi içinden taşmak, çoğalmak ister.
Canlılığın ilk organize yapısı hücre bölünerek, çoğalarak, değişip dönüşerek farklı organizmalar haline gelip kendi aralarında iş birliği yaparak yaşamı sürdürür. Bölünme öncesi yakınlık hücrenin işleyiş ve oluşumu, bölünme sonrası ise farklılığı ve farkındalığı doğurur.
Bu yasa hücrede nasılsa bedenlerde ve toplumda da geçerlidir. Bu, itim ve çekim yasasının işlemesiyle sağlanan denge ve bu dengenin oluşumu ve devamı yönündeki işleyiş olan yakınlık ve ıraklığı doğurur.
Aynı kökten gelen iki hücre artık ayrı yerlerde ama aynı yoldadır. Aynı varoluş yasalarına tabi ve aynı misyonludur. Eskiler bu duruma “yanımdaki Yemen’de Yemen’deki yanımda” diye ifade etmişler.
Bu durum yakınlık ve ıraklığın düşünce bazında olduğu gibi anlaşılsa da bedenle ruhun iç içe olduğunu, aynı ruha sahip olanlarda ayrılık ve ıraklık bulunmadığını anlatmaktadır. Ayrıca bu durum anlatanın, konumlayanın konumuna, bakış açısına göre ifadesidir.
Bu, bireysel işleyişte yaşam enerjisini idrak edip dönüştüren nefstir, nefestir (h, hu) Nefes sese, ses manaya kavuşarak bilinci doğurup varoluşu kavrayarak anlam kazanmaktadır.
Bu anlam “lah” yokluğu ile her şeyi kapsayan, her şeyin ondan olduğu ve onunla hayat bulduğunu söyleyen nefse dönüşmektedir. Bu bağlamda insan özünde “hu” olan; nefise, biri olduğunda diğeri görülmeyen anlam varlığına dönüşmektedir.
Lah , Allah isminin bir türevi olarak görülür. Ancak kelimenin iki yönlü bir anlam kökü vardır: “Lâ” “Yok, değil” anlamına gelir. “Hû / Hu” (“O” (mutlak varlık) anlamını taşır. Dolayısıyla “Lah”, tasavvufî yorumlarda “Lâ + Hû” birleşimiyle, yani O’ndan başka hiçbir şey yok” anlamını kazanmıştır.
İbni Arabi “Lahût” ve “Nâsût” kavramlarını sistemli biçimde kullanan ilk büyük düşünürdür. O “Lahût”u, Tanrı’nın bilinemez özünün bulunduğu mertebe olarak tanımlar. Yani “Lah” her şeyi kapsayan Tanrısal özün mekânsızlık hâlidir. İnsanın oraya “idrakle” değil, ancak “fenâ” (benliğin yokluğu) hâliyle yaklaşabileceğini söyler.
Abdülkerim el-Cîlî “lahût”u, “Zât’ın kendi Zâtını bilmesi” mertebesi olarak açıklar. Bu, tüm varlıkların kaynağı olan, ama hiçbirinin özdeş olamayacağı mutlak idraktir. Ona göre insan, ruhuyla nâsût’tan lahût’a doğru yükselir.
Sühreverdî ise doğrudan “lah” kelimesini kullanmaz, ama “nûrü’l-envâr” (ışıkların ışığı) kavramıyla aynı alanı ifade eder. “Lahût” burada “mutlak nur” anlamına gelir.
Hallâc-ı Mansûr da “Ben Hakk’ım” derken kastettiği, benliğin ‘Lâ’ ile yok edilip ‘Hû’ ile birleşmesidir. Bu da “Lah” idrakinin deneyimsel karşılığıdır.
Mevlânâ bunu “hiçlik”, “yokluk”, “Lâ-mekân”, “Hû” kavramlarıyla dile getirir. Mesnevî’de: “Hiçlikten geldik, yine hiçliğe gideceğiz; ama o hiçlik, her şeyin menbaıdır” demektedir.
Tasavvuf ve teoloji tarihinde “Lah” kavramı genellikle Lahût biçiminde geçer. Bu kullanımın kaynağı Hristiyan teolojisidir: Lahût (Latince: Divinitas, Yunanca: Theotes) = Tanrısal doğa. Nâsût = İnsanî doğa (Hz. İsa’nın beşer yönü).
İslam düşünürleri, özellikle 9–12. yüzyıl arası dönemde bu terimleri felsefeye taşıyarak “İlahi Zât” ve “beşerî zuhûr”u ayırmak için kullanmışlardır.
Her oluş ve bozuluş lah’ın içinde olmaktadır ve lah’ın, dışı yoktur. Bir bedende yoğunlaşıp donması iç ve dış kavramını doğurmaktadır. Yoksa beden nasıl nefsin elbisesi ise bedenin elbisesi de tüm varoluştur.
Yakınlık üç aşamada belirtilir. İlimle, görerek ve olarak. Yani yakınlık bireyde bedenleşerek akışkanlığa perde olur ve bu perdeden konuşur. Bu ses aynı zamanda varoluşun bedenlenmesini doğurur. Birey değer yargıları ile bu perdelere anlam katarak kendini tanımlar.
“Lah” idraki bu bütünün bilinçte uyanmasıdır. Nefes alırken fark edilmez gibi görünen yaşam soluğu, aslında varoluşun özüyle birleşir. Yakınlık deneyimle, ıraklık idrakle görünür. Bedenin sağlıklı işlemesi, nefesin ritmi ve yönlendirilmiş inanç bu farkındalığın kapısını açar.
Yakınlık ıraklık doğurur, ıraklık idraki açar, Lah nefesin, yaşamın ve evrenin tek bir ritminde birleştiği andır. Ve o anda insan hem içeriden hem dışarıdan hem bireysel hem evrensel olarak varoluşun bütünlüğünü hisseder.
