İnsan, kendini çoğu zaman yanlış yerden okur. Kendisini ya yalnızca etten kemikten ibaret sayar ya da bütünüyle hayale, metafiziğe savurur. Bu iki uç da hakikati eksik bırakır. Çünkü varlık ne sadece maddedir ne de yalnızca soyut bir anlam. Varlık, madde ile mananın birlikte iş görmesidir. Bu iş görmenin adı ise aşktır.
Aşk, sanıldığı gibi bir duygu değildir. Duygu, aşkın yalnızca psikolojik yüzüdür. Oysa aşk, varlığın kendisini harekete geçiren kudrettir. Yaratıcı kudretin “ol” demesinin iç enerjisidir. Fizikte enerji neyse, ontolojide aşk odur.
Ontolojik olarak bakıldığında, varlık tek ve bölünmezdir. Allah dediğimiz kudretin dışı yoktur. O’nun dışında bir mekân, bir boşluk, bir karşı yoktur. Eğer olsaydı, ikilik olurdu; ikilik ise şirk olurdu. Bu nedenle görünen âlem, O’nun dışında değil, O’nun içinde vuku bulur. Galaksiler, yıldızlar, atomlar, hücreler… Hepsi aynı varlığın farklı yoğunluklarıdır. Büyükte ne varsa, küçükte de o vardır.
İşte aşk burada devreye girer. Aşk, bu tek varlığın kendini açması, kendini görünür kılmasıdır. Bir bakıma ilahi kudretin içten parçalanmasıdır bu.
Parçalanma yok olmak değildir; çoklukta görünmektir. Tohumun ağaca dönüşmesi, insanın anne rahminde şekillenmesi, kozmosun galaksilerle bezeli hâli… Hepsi aynı iç dinamiğin sonucudur.
Psikolojik boyuta geldiğimizde ise tablo netleşir. İnsan benliği, aşk yoksa daralır. Daralan benlik savunmacı olur, bencil olur, düşman üretir. Sadece maddeye kıymet veren insan, maddeyi paylaşamaz. Paylaşamadığı için de çatışır. Bu, aşkın eksikliğidir.
Ama benliğini tamamen inkâr edip yalnızca hayale sığınan da hakikatten kopar. Tarihte buna “meczup” denmiştir. Çünkü o, varlığın yükünü taşıyamaz hâle gelmiştir. Demek ki mesele, benliği yok etmek değil; benliği aşkla dönüştürmektir.
Aşk burada psikolojik bir çözülme olarak ortaya çıkar. Ben, senlikten kurtuldukça genişler. Genişledikçe “biz” olur. Dostluk tam da burada başlar. Dostluk, iki bedenin değil, iki idrakin aynı merkezde buluşmasıdır. Dostluk, aşkın toplumsal tezahürüdür.
Bu yüzden Yunus, “Aşk anadan doğmadı” der. Çünkü aşk biyolojik değildir. “Kimseye kul olmadı” der; çünkü aşk benliğe boyun eğmez. Hükmüne tabi kılar; bilenle bilmeyeni aynı terazide tartar. Aşk adildir ama acımasızdır. Benliği törpüler, maskeleri düşürür.
İnsanın iç âlemine bakıldığında da aynı sistem işler. Vücut, baştan aşağı bir devriyattır. Hücreler birbirini yer, dönüştürür, yeniler. Ölen atılır, yeni olan yapılır. İçeride sürekli bir kıyamet hâli vardır. Beyin bu devriyatın merkezidir. Akıl ise çoğu zaman bu düzeni bozar. Çünkü akıl kişiseldir, nefsanidir. Menfaatini düşünür. İşte hastalıklar burada başlar.
Sevgi ve aşk ise içerideki anarşiyi sona erdirir. Uzuvlar uyumlanır, ritim tutar. Psikolojide buna bütünleşme denir; tasavvufta ise teslimiyet. Aşk olan yerde eğrilik kalmaz. Denge doğar.
İlahî aşk dediğimiz şey tam olarak budur. Ne romantik bir coşku ne de soyut bir vecd hâli. İlahi aşk, insanın kendini okuması, kendini tanıması ve bu tanıma ile evrenselleşmesidir.
Kendini bilen, Rabbini bilir sözü burada anlam kazanır.
Sonuçta dostluk, aşkın ahlâkıdır. Aşk, yaratıcı kudretin kendisidir. İnsan bu kudretle bütünleştiği ölçüde diridir. Ölüm denilen şey, bu idrakin kaybıdır. Yoksa varlık ölmez; sadece el değiştirir.
Mesele basittir ama ağırdır:
Ya benliğin avcısı olursun,
ya da aşkın avı…
Saygılarımla, 04.01.2026, Gaziantep, Ahmet Beyazlar
