İnanç, Sevgi ve Rehber Meselesi

İnanç çoğu zaman akılla açıklanmaya çalışılır. Oysa inancın kaynağı akıl değil, sevgidir. İnsan neyi seviyorsa ona inanır; inandığını savunur, savunduğunu da zamanla bir düzene dönüştürür. Bu yüzden inanç, sevginin ideolojiye dönüşmüş hâlidir. Bu bir eleştiri değil, bir tespittir.

Eğer sevgin Tanrı’ya ermek üzerine kurulmuşsa, din dediğimiz yapı ortaya çıkar. Kurallar, ritüeller, metinler ve peygamber figürü… Bunların tamamı sevginin dağılmaması için oluşturulmuş rehberlerdir. İnancı taşınabilir, aktarılabilir ve sürdürülebilir kılarlar. Bu anlamda din, sevginin kurumsallaşmış hâlidir.

Ancak burada belirleyici olan şey, rehberin nerede durduğudur.

Rehber gerideyse-yani yalnızca geçmişte kalmış bir örnekse-inanan onu taklit eder. Metni tekrarlar, kuralı uygular, biçimi korur. Bu, düzen üretir ama varoluş üretmez. İnanç burada bir ezbere, sevgi ise bir alışkanlığa dönüşür.

Rehber öndeyse-yani yürüyen, yaşayan, temsil eden biriyse-inanan onunla birlikte yürür. Rehber burada yalnızca anlatmaz; temsil eder. Söylediğiyle yaşadığı arasında mesafe yoktur. İnanç bu noktada dışarıdan bakılan bir sistem olmaktan çıkar; insanın varoluşunun içine girer.

Model ve temsil arasındaki fark tam da buradadır. Model uzaktan izlenir. Temsil ise yakından dönüştürür.

Sevdiğin, önünde yürüyen ve yaşadığıyla sana yol açan bir rehber olduğunda, sen artık seyirci değilsin; oluşun parçasısındır.

Bu durum inancı güçlendirir ama aynı zamanda tehlikelidir. Çünkü önde yürüyen rehber putlaşmaya açıktır.

Sevgi sorgusuz itaate dönüştüğünde, inanç canlılığını kaybeder. Sahici rehber, kendine bağlayan değil; yola bağlayan rehberdir. Kendini değil, yürüyüşü sevdirendir.

İnanç, sevgiyle başlar. Sevgi ideolojiye dönüşür. İdeoloji rehber ister. Rehber geride kalırsa tekrar başlar. Rehber önde yürürse, varoluş başlar.

Mesele Tanrı’ya ulaşmak değil; yürüyüşü diri tutmaktır. Çünkü Tanrı’ya giden yol, geride kalan bir şekilden değil; önde yürüyen bir hakikatten, geçer.

İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir iş göstereyim mi? Aranızda selâmı yayın.” (Müslim, Îmân, 93)

Sevgi Yaratmaktır

Sevgi çoğu zaman edilgin bir duygu gibi anlatılır. Hissetmekle sınırlı, yaşanıp geçen bir hâl gibi. Oysa sevgi, insanın iç dünyasında başlayan ama dış dünyada karşılığını bulan etkin bir güçtür. Sevgi tüketmez; üretir. Sahip olmaz; var eder.

İnsan sevdiğinde bir şey meydana getirir. Bir söz, bir davranış, bir anlam, bir ilişki… Sevginin olduğu yerde hareket vardır. Durgunluk sevgisizliktir. Çünkü sevgi, varoluşun akış hâlidir.

Bu yüzden her eylemin ardında sevgi vardır demek, saf bir iyimserlik değildir. İnsan yalnızca sevdiği şey uğruna harekete geçer. Sorun şudur: Sevgi her zaman olgun değildir. Bazen daralır, bazen yönünü kaybeder, bazen korkuyla zehirlenir. Yıkıcı eylemlerin arkasında bile, bozulmuş bir sevgi vardır. Kendini koruma arzusu, ait olma ihtiyacı, anlamı kaybetmeme çabası… Bunların hepsi sevginin çarpılmış hâlleridir.

Gerçek sevgi ile bozulmuş sevgi arasındaki fark nettir. Gerçek sevgi çoğaltır. Alan açar. Hayatı genişletir. Bozulmuş sevgi ise daraltır. Kapatır. Korumak adına yok eder.

Bilim insanı sevgiyle çalışır; hakikati sever. Sanatçı sevgiyle üretir; ifadeyi sever. Anne-baba sevgiyle var eder; hayatı sürdürmeyi sever. Sevgi olmadan üretim olmaz. Sadece tekrar olur.

Sevgi bir duygu değil, bir yönelimdir. İnsanın varoluşunu nereye doğru akıttığının adıdır. Yaratıyorsa sevgi olgunlaşmıştır. Yok ediyorsa sevgi korkuya teslim olmuştur.

Bu yüzden mesele, sevmek ya da sevmemek değildir. Mesele, sevginin neye dönüştüğüdür. Çünkü sevgi, insanın elinde ya hayatı büyütür ya da hayatı boğar.

Sevgi yaratmaktır. Üretmektir. Var etmektir.

İnsan, ancak sevdiği ölçüde dünyaya bir şey katar. Ve dünyaya bir şey katmayan insan, var olmuş sayılmaz.

Yunus’un diliyle “Sevelim, sevişelim Dünya kimseye kalmaz”

Boyutlar Arasında: Bilimden Sevgiye

İnsan tek bir düzlemde yaşamaz. Aynı anda birden fazla boyutta var olur. Doğanın içindedir; biyolojik bir varlıktır. Toplumun içindedir; ilişkilerle şekillenir.

Bilimin içindedir; aklıyla anlamaya çalışır. Ve sevginin içindedir; varoluşunu taşır. Bu boyutlar birbirinin alternatifi değil, katmanlarıdır.

Modern çağın temel yanılgısı, bu katmanlardan birini mutlaklaştırmasıdır. Kimi doğayı tek gerçeklik sayar, kimi toplumu. Kimi bilimi her sorunun cevabı sanır. Oysa her biri insanı açıklar ama hiçbirisi insanı tek başına tamamlamaz.

Modern bilim, özellikle kuantum düzeyinde, bize önemli bir şey gösterdi: Gerçeklik sandığımız kadar katı değildir. Madde mutlak değil, olasılıksaldır. Gözlemci, gözlenen şeyden bağımsız değildir. Evren, parçaların toplamı değil; ilişkilerin ağıdır. Bu, bilimin vardığı bir sınırdır.

Ama bu sınırdan öteye bilim geçmez. Çünkü bilimin işi açıklamaktır, yaşamak değil.

İşte tam bu noktada sevgi devreye girer. Sevgi, bilimsel bir kavram değildir; ama insanî bir zorunluluktur. İnsan, bilgiyi taşıyabilir ama anlamı ancak sevgiyle yaşayabilir. Sevgi, insanı bir boyuttan diğerine taşıyan geçittir.

Doğada yaşayan insan hayatta kalır. Toplumda yaşayan insan yer edinir. Bilimde yaşayan insan anlar. Ama sevgide yaşayan insan, var olur.

Sevgi burada bir duygu değil, bir varoluş biçimidir. İnsanın kendini yalnızca bir nesne olarak değil, bir ilişki olarak kavradığı hâlidir. Kendini evrenden kopuk değil, evrenle temas hâlinde hissettiği andır.

Bu yüzden boyutlar arasında geçiş bir sıçrama değil, bir derinleşmedir. Bilgiden bilince, bilinçten sorumluluğa, sorumluluktan sevgiye doğru bir akıştır bu.

Bilim bize evrenin nasıl işlediğini anlatır. Sevgi ise insanın neden yaşadığını.

Ve insan, bu iki alanı birbirine düşman etmeden bir arada tutabildiği ölçüde bütünleşir.

YARATICI KUDRET OLARAK AŞK

İnsan, kendini çoğu zaman yanlış yerden okur. Kendisini ya yalnızca etten kemikten ibaret sayar ya da bütünüyle hayale, metafiziğe savurur. Bu iki uç da hakikati eksik bırakır. Çünkü varlık ne sadece maddedir ne de yalnızca soyut bir anlam. Varlık, madde ile mananın birlikte iş görmesidir. Bu iş görmenin adı ise aşktır.

Aşk, sanıldığı gibi bir duygu değildir. Duygu, aşkın yalnızca psikolojik yüzüdür. Oysa aşk, varlığın kendisini harekete geçiren kudrettir. Yaratıcı kudretin “ol” demesinin iç enerjisidir. Fizikte enerji neyse, ontolojide aşk odur.

Ontolojik olarak bakıldığında, varlık tek ve bölünmezdir. Allah dediğimiz kudretin dışı yoktur. O’nun dışında bir mekân, bir boşluk, bir karşı yoktur. Eğer olsaydı, ikilik olurdu; ikilik ise şirk olurdu. Bu nedenle görünen âlem, O’nun dışında değil, O’nun içinde vuku bulur. Galaksiler, yıldızlar, atomlar, hücreler… Hepsi aynı varlığın farklı yoğunluklarıdır. Büyükte ne varsa, küçükte de o vardır.

İşte aşk burada devreye girer. Aşk, bu tek varlığın kendini açması, kendini görünür kılmasıdır. Bir bakıma ilahi kudretin içten parçalanmasıdır bu.

Parçalanma yok olmak değildir; çoklukta görünmektir. Tohumun ağaca dönüşmesi, insanın anne rahminde şekillenmesi, kozmosun galaksilerle bezeli hâli… Hepsi aynı iç dinamiğin sonucudur.

Psikolojik boyuta geldiğimizde ise tablo netleşir. İnsan benliği, aşk yoksa daralır. Daralan benlik savunmacı olur, bencil olur, düşman üretir. Sadece maddeye kıymet veren insan, maddeyi paylaşamaz. Paylaşamadığı için de çatışır. Bu, aşkın eksikliğidir.
Ama benliğini tamamen inkâr edip yalnızca hayale sığınan da hakikatten kopar. Tarihte buna “meczup” denmiştir. Çünkü o, varlığın yükünü taşıyamaz hâle gelmiştir. Demek ki mesele, benliği yok etmek değil; benliği aşkla dönüştürmektir.

Aşk burada psikolojik bir çözülme olarak ortaya çıkar. Ben, senlikten kurtuldukça genişler. Genişledikçe “biz” olur. Dostluk tam da burada başlar. Dostluk, iki bedenin değil, iki idrakin aynı merkezde buluşmasıdır. Dostluk, aşkın toplumsal tezahürüdür.

Bu yüzden Yunus, “Aşk anadan doğmadı” der. Çünkü aşk biyolojik değildir. “Kimseye kul olmadı” der; çünkü aşk benliğe boyun eğmez. Hükmüne tabi kılar; bilenle bilmeyeni aynı terazide tartar. Aşk adildir ama acımasızdır. Benliği törpüler, maskeleri düşürür.

İnsanın iç âlemine bakıldığında da aynı sistem işler. Vücut, baştan aşağı bir devriyattır. Hücreler birbirini yer, dönüştürür, yeniler. Ölen atılır, yeni olan yapılır. İçeride sürekli bir kıyamet hâli vardır. Beyin bu devriyatın merkezidir. Akıl ise çoğu zaman bu düzeni bozar. Çünkü akıl kişiseldir, nefsanidir. Menfaatini düşünür. İşte hastalıklar burada başlar.
Sevgi ve aşk ise içerideki anarşiyi sona erdirir. Uzuvlar uyumlanır, ritim tutar. Psikolojide buna bütünleşme denir; tasavvufta ise teslimiyet. Aşk olan yerde eğrilik kalmaz. Denge doğar.

İlahî aşk dediğimiz şey tam olarak budur. Ne romantik bir coşku ne de soyut bir vecd hâli. İlahi aşk, insanın kendini okuması, kendini tanıması ve bu tanıma ile evrenselleşmesidir.

Kendini bilen, Rabbini bilir sözü burada anlam kazanır.
Sonuçta dostluk, aşkın ahlâkıdır. Aşk, yaratıcı kudretin kendisidir. İnsan bu kudretle bütünleştiği ölçüde diridir. Ölüm denilen şey, bu idrakin kaybıdır. Yoksa varlık ölmez; sadece el değiştirir.

Mesele basittir ama ağırdır:
Ya benliğin avcısı olursun,
ya da aşkın avı…

Saygılarımla, 04.01.2026, Gaziantep, Ahmet Beyazlar

Yeniden Söylemek Üzerine

İnsanlık, yüzyıllar boyunca yaşamın hemen her yönünü deneyimleyip anlatmış, dile dökmüştür. Doğumun, ölümün, aşkın, inancın, yalnızlığın, umut ve korkunun her halini yaşanmış, her biri bir söze, bir ize dönüştürmüştür.

Artık birey, tüm bu söylenmişlerin, yaşanmışların içine doğmaktadır. O kültürle kendinde keşfederek onlara tanık olur. Ve yaşantısıyla da geleceğe köprü olur.

Fakat bu tanıklık edilgen değildir. Çünkü her insan, her çağda, yeniden keşfedilmesi gereken çok boyutlu anlam arayışıdır.

Daha önce söylenenler yaşanılanlar onun içine doğmaz; onların içine doğar. Ve ancak yaşamıyla o duruma geldiğinde, söylem ve yaşantısı canlanmaya başlar. Çünkü hayat diridir ve canlıdır. Yaşam da bununla kaimdir.

Söz, olay her yerde hazırdır. Ama yankısı kişiye göre değişir. Üç beş kişi bir arada bir hayatı yaşayabilir ama yaşananlar, duyulanlar başka başkadır.

Bu bağlamda her birey, geçmişin sesini canlılığıyla yeniden dile getirerek yeniden doğar. O sese canlılık ve tazelik katarak varoluşunun devamına aracılık eder.

Peygamberlerin ve onun yolunu takip edenlerin Nebi/sözcü olmaları ve tüm varoluşu teyit edip çağın şartlarına göre tazelemeleri böyle okunmalıdır.

Bu yüzden her şey söylenmiş olsa da hiçbir şey tam olarak söylenmemiştir. O tamlık da o sözü duyan ve yaşayan bireyde oluşur ve onun söylemiyle de yeniden tamlıktan ayrılıp yeni mana ve tamlık arar.

Çünkü hayat sonsuzdur ve Tanrı katında olan söz / kelam varoluşun manifestosu olarak varlığını her şartta devam ettirmek üzere insana ve yaşamına dönüşmüştür.

Bu nedenle her söz, her çağda yeniden duyulmak ister.

Söyleneni tekrar etmek, bir kopya değil; onu duyulur, yaşanır kılmanın ve gündemde tutmanın en insani biçimidir.

Ne güzel demiş Hazreti Mevlâna;

“Her gün bir yerden göçmek ne iyi,

Her gün bir yere konmak ne güzel

Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş,

Dünle gitti cancağızım

Ne kadar söz varsa düne ait

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım”

Ve başka bir yankı Yunus dilinden: “Biz sevdik âşık olduk, sevildik maşuk olduk, Her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası.”

Bugünün bireyine düşen görev, yeni bir söz bulmak değil; söylenmiş sözün içinde yeniden doğabilmektir. Söyleneni duymak, duyulanı yeniden söylemektir.

Çünkü yaşamak da düşünmek de söylemek de tekrar değil, varoluşun kendisidir. Dünyanın döngüsü ve oluşan hayat da bunun göstergesidir.

Görene duyana olana, yaşayana binlerce selam olsun.

Yeni Yılın En Sessiz Putu: “Ben Merkezli Yaşam”

Yeni yıla girerken herkes yeni hedefler, yeni sözler, yeni maskeler arıyor. Oysa çoğu zaman mesele “yeni” olana eklenmek değil, yanlış yere koyduğumuz eski ölçüyü fark etmek. Çünkü yıl değişiyor ama yaşam ölçüsü değişmiyorsa, sadece takvim eskimiş oluyor.

İnsanın en büyük yanılgısı, nefsini fark etmeden merkeze almasıdır. Kendine hak gördüğünü hak sanması, hoşuna gideni doğruyla karıştırması. Bu böyle başladığında mesele kişisel bir zaaf olarak kalmaz. Herkes kendi nefsini ölçü yaptığında, dünya küçük ilahçıklarla dolar. Her nefis kendi hükmünü mutlak görür ve çatışma kaçınılmaz hale gelir. Gürültünün, öfkenin, bitmeyen hak iddialarının kaynağı tam da burasıdır.

Bu yüzden yeni yıl için en sahici düstur basittir ama serttir: Kendine yakışanı yap. Fakat bu, “canımın istediğini yaparım” demek değildir. Hoşa gidenle insana yakışan birbirine karıştırıldığında bu cümle çöker. “Kendine layık görmediğini kimseye layık görme” sözü de buradan doğar. Bu bir empati edebiyatı değil, had bilme meselesidir. Haddini bilmeyen insan, iyilik yaparken de kırar; adalet dağıtırken de zulmeder.

Bugün en çok kaçılan gerçeklerden biri şudur: Yaradan, faili de fiili de var edip meydana koymuştur. Yani sen de varsın, yaptığın şey de bu varlık zemininde mümkündür. Bu zemini kabul etmeden özgürlükten söz eden, aslında sorumluluktan kaçıyordur. “Ben böyleyim” demekle, “benim böyle olmam mümkün kılındı” demek arasında büyük bir fark vardır. İlki mazeret üretir, ikincisi varoluşa yön verme kapısını aralar.

Mücadele meselesi de burada yanlış anlaşılıyor. Mücadele, varlığı kırmak, yok etmek, sıfırlamak değildir. Hayatı düşman belleyip sürekli savaş açan insan, eninde sonunda kendini tüketir. Asıl mücadele, olanın içinde kendine sahici bir yaşam alanı açabilmektir. Bu, teslimiyet süsü verilmiş bir pasiflik değil; çıplak bir gerçekçiliktir. Varlığı reddederek değil, varlığa razı olarak yaşamak.

Şükür de bu noktada yanlış yere konuluyor. Şükür, her şey yolundayken edilen bir teşekkür cümlesi değildir. Şükür, verilen zemini kabul etmektir. Başına geleni kutsamak değil; varlığın sana rağmen değil, seninle birlikte aktığını fark ederek yaşamaktır. Bu fark ediş insanı sakinleştirir. Sakinlik uyuşukluk değildir; sınır bilmenin getirdiği berraklıktır.

Sınırı gören insan ne tanrı oynamaya kalkar ne de sürekli kurban rolüne sığınır. Sınırı göremeyen ise iki uç arasında savrulur: Ya her şeyi kontrol ettiğini sanır ya da hiçbir şey yapamayacağına inanır. Oysa bu iki hâl de aynı nefsin farklı kılıklarıdır.

Yeni yıl için büyük laflara gerek yok. Daha çok üretmek, daha hızlı koşmak, daha çok kazanmak mesele değil. Ölçüyü yerine koymak yeter. Nefsini rab yerine koymamak. Kendini putlaştırmamak. Haddini bilmek. Varlığı inkâr etmek yerine onun içinde sorumluluk almak. Razı olmak ve bu razı oluşun adını doğru koymak.

Takvim değişiyor. Asıl soru şu değil: Yeni yılda ne olacağım, ne kazanacağım? Asıl mesele şu: Bu yıl yaşamımı neye evireceğim ve ben neye dönüşeceğim? Çünkü kendini nereye koyarsan, hayat oradan konuşmaya ve hüküm vermeye başlar.

Neden Yeni Yıl Kutluyoruz?

Yeni yıl, insanlık tarihinde önce doğanın diliyle başladı. Eski dünyada yılın dönüşü 21 Mart’tı. Kışın bahara dönmesi; soğuğun, kıtlığın ve karanlığın sona ermesi demekti. Toprak ısınır, bitkiler filizlenir, hayvanlar uyanırdı. İnsan için bu, hayatta kalmanın yeniden mümkün olmasıydı. Açlığın yerini umut, yokluğun yerini bolluk alırdı.

Elbette bayram olacaktı. Bu yalnızca insanın değil, doğadaki her canlının bayramıydı. Güneş bile daha cömert ışırdı.

İnsan, bu uyanışı örnek alarak kendini de yeniden doğmuş saydı. Ateşler yakıldı, o ateşlerin etrafında toplanıldı; arınmak için üzerinden atlandı. Bu yalnızca eğlence değil, toplumsal birliğin ve ortak ritmin kurulmasıydı. Nevruz dediğimiz şey tam olarak budur: Doğanın ve insanın birlikte ayağa kalkması.

Zamanla dünya değişti. Tarım toplumundan kopan, şehirleşen insan için doğa takvimi işlevini yitirdi. Yerini idari, ekonomik ve siyasal düzeni sağlayan miladi takvim aldı. 1 Ocak bu yüzden yeni yıl oldu. Bu bir inanç dayatması değil, küresel bir uzlaşmadır. Türkiye de bu dünyaya dâhil oldu; çünkü artık doğayla değil, şehirle yaşıyoruz.

Bugün sorun şu: Doğadan koptuk, ama içimizdeki yaşam enerjisi hâlâ duruyor. Ne olduğunu bilmeden bir coşku arıyoruz. Batı dünyası, Hz. İsa’nın doğumunu Noel olarak bayramlaştırdı ve bunu yeni yıl ile birleştirdi. Ailelerin bir araya geldiği, yemek yenilen, hediyeler verilen, şükredilen bir zaman yarattı. Yoğun çalışan insanlara nefes alma alanı açtı. İnsanları gezmeye, görmeye, kıyaslamaya teşvik etti. Bu da gelişmenin önemli bir parçası oldu.

Bizim coğrafyamızda ise doğanın uyanışı Nevruz olarak yaşatıldı; ama anlamı giderek boşaltıldı. Sadece gelenek kaldı, idrak kayboldu. Bunun yerine yeni yıl kutlamaları “Hıristiyan adeti” denilerek günah ilan edildi. Aynı zihniyet Mekke’nin fethini yeni yılın yerine koymaya çalıştı; bunu da namaz ve ibadet yüküyle korkuya dönüştürdü. Oysa Hz. Peygamber açıkça “korkutmayın, müjdeleyin” demiştir.

İnsan sevgiyle yaşar. Hayvan bile ilgi gördüğünde sakinleşir; şiddet gördüğünde korkar. İnsan da böyledir. Sürekli korkutulan, bastırılan toplum sağlıklı olamaz. Mirza Aliekber Sabir’in 150 yıl önce söylediği “nerede bir Müslüman görsem korkuyorum” sözü bir hakaret değil, acı bir tespittir.

Görsel medya sayesinde dünya küçüldü. Gençler, dünyanın başka yerlerinde insanların yeni yılı nasıl karşıladığını gördü ve sokağa çıktı. Eğlence sektörü bunu kullandı, televizyonlar program yaptı. Aynı anda kadın kamusal alanda görünür oldu. Daha düne kadar tek başına yürümesi bile günah sayılan kadınların araba kullandığını, gezdiğini gördük. Toplum buna alışırken ciddi sancılar yaşandı.

Kadını şeytanlaştıran, eğlenceyi günah sayan zihniyet; kapalı kapılar ardında her türlü ahlaksızlığı üretirken kamusal alanda güç kaybettiğini fark etti. Gündemde kalmak için baskıyı artırdı. Selefi anlayış adı altında Allah adına insan öldürenleri, kadınları ganimet sayanları gördük. Raina saldırısı bunun Türkiye’deki en kanlı sonucuydu. Afganistan ve Suriye’de kurdukları “dünyadan” kaçan insanlar, çareyi Hıristiyan ülkelere sığınmakta buldu.

“Gavur icadı” diyerek yeni yılı yasaklayanlar, aynı “gavurun” icat ettiği silahları, teknolojiyi ve düzeni insan öldürmek için kullanmakta beis görmedi. Dün kâfir ilan ettiklerini bugün evliya diye putlaştıran bu riyakârlık, saf inançlı insanları zehirlemeye devam ediyor.

Oysa tüm peygamberler aynı hakikatin taşıyıcısıdır. “İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır” diyen bir peygamberin ümmeti olarak bu zihniyete dur demek zorundayız.

Yeni yılı kutladık. Ne değişti? Borçlar silinmedi, düşmanlıklar bitmedi. Ama insanlar bir araya geldi, umutlarını dile getirdi, insan olmanın gereğini yaptı. Bayram dediğin budur. Hesap kapatmak değil, umut tazelemektir.

Resmî bayramlar acıyı hatırlatır ki tekrar yaşanmasın. Dini bayramlar inancın özünü yaşatsın diye vardır. Yeni yıl ise insanlığın ortak günüdür. Karnı doyan bir hayvan bile sevinç gösterirken, insana sevinmeyi yasaklamak insanlık düşmanlığıdır.

Nice insanlık bayramlarında, korkmadan, yasaklamadan, birbirimize benzeme mecburiyeti olmadan bir araya gelebilmek dileğiyle.

Yeni yılınız kutlu olsun.

Gelecekten umudunuz eksik olmasın.