Küfürün Doğa ve İnsan Bağlamındaki Anlamı

Küfür, dinî literatürde genellikle “inkâr” olarak anlaşılır. Ancak kelimenin kök anlamı “örtmek”tir. Bu açıdan bakıldığında küfür, inançsızlık değil, hakikatin, saf olanın ve doğaya uygun işleyişin üstünün örtülmesi demektir.

Doğadaki süreçlerle insanın davranışları arasında kurulan benzerlikler, küfür kavramına daha geniş bir bakış açısı kazandıracaktır.

İnsan bedeni, kendisini oluşturan biyolojik alt yapı üzerinde bir örtüdür. Derisi de bedeni üzerinde bir örtü. Düşünce sistemine girildiğinde ise aklın düşünce üzerinde bir örtü olduğu anlaşılmaktadır.

Arapçada tohumu toprakla örtene (çiftçiye) kâfir denmişse bu bağlamda peygamberin getirdiklerine inanmayanlar da hakikati örten anlamında kâfir olarak tanımlanmıştır.

Burada göz ardı edilmemesi gereken farkındalık çiftçinin tohumu yeşermesi için toprağa gömüldüğü gibi bireyin de içine konan özü işleyip ortaya çıkartmakla görevli olduğu bilinciyle hareket etmesi beklenir.

Bu bilinç küfrün imana, eminliğe ve geleceğe güvenle bakılmasını doğurur. Yani iman etmek isteyen birey önce küfrün ve kendinin ne olduğunu bilecek. Daha sonra bilinçli eylemlerle küfrünü imana dönüştürecek. Yoksa bireyin içinde doğduğu toplumun inancından ve dininden olduğunu bilmekle küfrü geçmez.

Bazı yemekler pişerken yüzeyde oluşan ve özden ayrılan köpüğe kef denir. Kef, yiyeceğin özünden kopan ve saf olanın üstünü örten bir atıktır. O atık alınmaz yemeğe karışırsa tadı bozulduğu gibi; aynı şekilde özümüzden gelen ve dışarı atılması gerekenler dilimizden küfür olarak dışarı saçılıyor.

Benzer şekilde küf, havasız ve dönüşümsüz ortamlarda ortaya çıkan, saf gıdanın üstünü kaplayan, onun doğallığını bozan bir tabakadır. Yani insan kendini kendi ile kapatır, akışkanlığa karışmayarak yeniliğe açık olmazsa küflenir.

O nedenle abdesti, arınmayı durgun suda değil akar suda alınması istenmiştir. Bu da donmuş kalıplaşmış düşüncede değil doğaya ve ilahi gidişata uygun düşüncede almamız gerektiğini gerektirir.

İnsan neden yaratılışına ve doğasına ters düşerek ve ters davranışlarda bulunarak küfür ve nankörlük eder? Bu durum muhakkak ki yaratılışındaki imtihan sırrından gelmektedir.

Bu benim kaderimmiş deyip kabul mü edlmesi gerekir yoksa kendimizi arıtarak yaratılışımızdan gelen güzellikleri ortaya çıkarmamız mı gerekir.

Çünkü güzellikler yapıcı, mutluluk verip sevgi üreticidir. Karşıtı ise yıkıcı, bozucu, stres üretip huzursuzluk verdiği herkesçe bilinmektedir. Lakin yapmaktan da geri durulmamaktadır.

Bir ağacı yetiştirmek senelerce zaman ve emek gerektirirken onu kesmek bir dakikalık zamana mal oluyor.

Birey, kendini iyi arkadaşla, iyi çevreyle ve bu doğrultuda oluşturulmuş düşünce sistemi içinde yaşamakla dönüştürür. İyilikleri, güzellikleri artırmak olumsuz görüş ve durumları ortadan kaldıracak örgütlenmelerin çoğalmasıyla bu durum toplumsal yapıya dönüşür.

İnsan kendini arıtmadığında doğasından var olan bencilliği hırsları ve bağımlılıklarıyla kendi kendini bozar. İnsanın içindeki sevgi, yardımlaşma, merhamet, yaratıcılık gibi iyi düşüncelerin ortaya çıkmasına fırsat tanımaz.

Fikir ve kir aynı kelimededir. Dervişin fikri ne ise zikri de odur denilmiştir. Bu bağlamda eylemsel projeler (fikirler) art niyetlerden arınarak, faydacılık ve kamuculuk düşüncesi ne kadar fazla ise kirden o kadar arınılmış olmaktadır.

İnanç ve din bağlamında sadece Tanrı’ya inanmamak olarak tanımlanan küfür aynı zamanda doğanın saf işleyişini bozmak, insan fıtratının özü, iyi ve güzel olanı, sevgiyi örtmek, varoluşun işleyişine aykırı düşünce ve davranışlarda ısrar etmek de küfür olarak değerlendirilmeli.

Biyolojik yapıya müdahale ederek gereksinimine göre meyve sebze üreten insanlık bu üretimin doğaya ve insana ne kazandırdığını ne getirip ne götürdüğünü değerlendirerek kendi yapısı ile örtüştürüp ona göre davranması gerekir.

Günümüz dünyasında Dünya nüfusunun fazlalığına dikkat çekilerek nüfusun azalmasına yönelik çalışmalar yürütüldüğü medyadaki yayınlardan anlaşılmaktadır.

Bu uygulamanın getirisinin – götürüsünün ne olacağı mevcut emperyal yönetimin anlayış ve yaşam tarzından anlaşılmaktadır. Emperyalist amaçlı ekonomik yönetimi esas alarak insanı ve doğayı tahrip eden bu anlayışın kafirin-küfrün kendi olduğu açıktır.

Yapılması gereken, varoluş amacı olan birlik beraberlik ruhunu pekiştirecek projelerle doğaya saygılı, insanın birlikte üretip birlikte tüketerek sevgiyle saygıyla paylaşmayı öne alıp karanlık ve yıkıcılık üreten odakların arkada kalmasını sağlamaktır. Aklı selim her zaman galip gelecektir.

Birey ve Nefs Kavramları Üzerine

Dil, varlıkların yalnızca nesnel adlandırma aracı değil, aynı zamanda içeriklerin biçimlendiği bir anlam dünyasıdır. Kavramlar oluştukları dilin içinde doğar, ait olduğu kültürün ve düşüncenin içinde gelişir ve derinleşir.

Bu bağlamda “birey, kişi, nefs kavramları, farklı kökenlerden gelip farklı içerikler taşımalarına rağmen, aynı varlığı yani insanı çeşitli boyutlarıyla dile getirir.

Birey: Kendi iradesi, düşüncesi, tercihleri olan insan demektir. Özgürlüğü, farklılığı, kişisel haklarıyla tanımlanır.

Aynı zamanda bir, bölünemez olan, sayı olarak bir, kişi anlamında Türkçe sözcüktür.

Burada dil, matematiksel-soyut bir içerik taşır. Bölünmez, tekil, özgün varlığı tanımlar. Yani insan birleyen ve özünde biri taşıyan varlıktır. O nedenle bir insanı öldüren tüm insanlığı öldürmüştür, yaşatan da tüm insanlığı yaşatır denilmiştir.

Sosyolojik bağlamda birey, toplum içindeki hak ve görevleriyle tanımlanır. Dolayısıyla birey kelimesi, modern düşüncenin ürünüdür; bireyi toplumdan ayırarak ona özgürlük ve özerklik yükler.

İçerik olarak birey, daha çok hukuk, siyaset ve sosyolojide kökleşmiştir. Mal, köle, kul gibi kullanılan nesne olarak görülen insan Cumhuriyet idaresinin kazanımıyla birey kabul edilerek Cumhuriyet iradesini temsil etme yetkisi verilmiştir. Bu insanın varoluşun temsilcisi misyonu ile özdeştir.

Batı kültürlerinde insan bireyselleştirilerek tüm toplumdan sorumlu kişi olarak yetiştirilirken, bizde bu kazanım maalesef bencil egoist, kendinden başkasını düşünmeyen, menfaati için her işi yapan kişi formuna maksatlı olarak dönüştürülmüştür.

Bu da kişilerin Cumhuriyet değerlerini ve kendi varlıklarını içselleştiremediklerine fırsat verilmemesinin göstergesi olarak değerlendirilmektedir.

Nazım Hikmet “bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine” diyerek bireylerin amaçlarının amacın ne olduğunu dile getirmiştir.

Kişi” Türkçe kökenlidir ve bireyden farklı olarak soyut değil, somut bir varlığa işaret eder. Kimliği, adı, yüzü, sosyal ilişkileriyle bir insan anlamındadır

Dil açısından kişi, bireyin toplumsal-kültürel yüzünü temsil eder. İçerik olarak, bireyin toplumla bağını koparmadan özneleşmesini ifade eder.

Vatandaş ve yurttaş ise bu kişinin ait olduğu siyasi idarenin hakim olduğu toprak parçasında yaşayan ve her türlü hak ve sorumlulukların sahibinin tanımıdır.

Nefs, Arapça kökenli olup İslam düşüncesinin merkez kavramlarındandır. Kelime, “nefes, öz, benlik, içsel varlık” anlamlarını taşır. Burada dil, insana doğrudan manevi ve psikolojik içerik yükler. Batı dillerindeki “ego” veya “psyche”ye benzer, fakat yalnızca akılla değil, ruhsal mertebelerle ilişkilidir.

İçerik olarak nefs, insanın içsel çatışmalarının alanıdır: arzu ile irade, kötülük eğilimi ile iyilik potansiyeli arasında salınır. Tasavvuf dilinde nefs, terbiyeden geçerek olgunlaştırılması gereken bir iç varlıktır.

Arap ülkelerinde çoğu zaman “toplum” ümmet, kabile, millet kimliği üzerinden tanımlanır. Birey, tek başına özgür bir varlık değil ya iktidarın kuludur ya da içinde bulunduğu kabilenin bir uzantısıdır.

Vatandaşlık, modern anayasal anlamda gelişmediği için insanlar daha çok itaat eden nefisler gibi görülür.

İnsan, kökü Arapçadan gelir “ünsiyet, yakınlık, toplumsallık” anlamlarını taşır. Dil, burada varlığın hem biyolojik hem de sosyal yanını vurgular. Ünsiyetle insan varlığı kendine bağlayarak varoluşun sesi olmuştur.

İçerik açısından insan, bütünün adıdır. Hem birey hem kişi hem de nefsiyle ve kendini var edenle var olan varlıktır.

Felsefede “akıllı hayvan”, dinde “eşref-i mahlûkat”, sosyolojide “toplumsal varlık” olarak farklı anlam evrenlerinde içerik kazanmıştır.

Bu dört kavramın dili ve içeriği aslında aynı merkez etrafında döner. Özü de Adem’dir.

Adem, bireyselliğini, kişiselliğini aşan evrensel insanın adıdır. Aynı zamanda nefs ve ruh bağlamında yaratılmış insanın özel adıdır. Herkes kendi içinde Ademi taşır ve kendi adı olarak sahip çıka bilir.

Allah, Âdem’e “Ruh” üflediğinde, ona nefs (benlik, öz), kendilik vermiştir. Bu yüzden insan, hayvandan farklı olarak sadece canlı değil, kendi benliğinin farkında bir varlık olarak insan formunda yaratılmıştır.

Gizem Dini ve Dili

İnsan, yaratılışından bu yana her daim görünenin ardında görünmeyeni, bilinenin ardında bilinmeyeni aramıştır. Hatta her insan bireysel özelliği ile kendi özelini kurarak gizemini oluşturur.

Bu oluş ve arayış, giz kavramını doğurmuştur. Gizem de kendine özgü bir dil ve din anlayışını (ezoterik) üretmiştir.

Gizem dili ve dini, bir yandan insanın hakikate yönelmesini sağlayan derin bir arayışın ürünü iken, öte yandan kötüye kullanıldığında yanıltma ve aldatma aracına dönüşebilir.

Bir de sır var Arapçadan dilimize geçen. Her ne kadar gizil olanı çağrıştırsa da başkasına verilmeyen anlamındadır. O nedenle sır sırrı bilenle eş denilmiştir.

Sufilerin “Ben insanın sırrıyım, insan da benim sırrımdır” sözü bu manada ‘ben’ olmada anlam kazanmaktadır.

İslam inancında, bireyin her din ve tanrıyı reddederek ilahi olanı bireyin İslami yaşantısı ile ortaya çıkartması istenmiştir.

Bu yaratılışı okuyup anlamaya ömürler yeterli olmayacağından da önce kendini bil, tanı sonra rab olduğu hakikate erersin denmiştir. Hz. Peygamber ‘nefsine arif olan rabbine arif olur’ buyurmuştur.

Bu bağlamda Kur’an’ı Kerim’de önce “ıkra bi ismi rabbikellezi halak” buyurulmuştur.

Oku fiili sadece yazılı metin okumak değildir. Okumak, anlamak, kavramak, çözmek anlamlarına gelir. Yani burada bireyden evreni, hayatı, insanı ve hakikati okuyup eylemleyerek bilinçli olması teklif edilmektedir.

Gizem dili, hakikati doğrudan söylemeyen; onu semboller, mecazlar ve örtük anlatımlarla aktaran bir dildir. Bunun nedeni hakikatin kendinde gizlidir.

Bu nedenle konu çok katmanlı, çok anlamlı, herkesin kavrayamayacağı bir anlatım tarzı olmuştur. Bu dili anlama gibi bir zorunluluk ya da şart koşulmamıştır.

Bu dile neden ihtiyaç duyulmuştur diyenler olabilir. Cevap olarak da konu ilgili anlatımlara “Bu muymuş, ben bunu zaten biliyorum” deyip de varoluşun bilincinde olmayanlara karşı doğal olarak bu dilin oluştuğu düşünülmektedir.

O nedenle ‘gördüğün gibi de bildiğin gibi değil’ derler. Yani bilgiyi hafıza değil eylemsel bağlam ortaya çıkartır.

Bu dilden amacın varlığın sırlarını korumak ve yalnızca içsel yolculuğa çıkanlara kapıyı aralamak olduğu anlaşılmaktadır.

Yakıcı olduğu kadar ısıtıcı, aydınlatıcı, yemek pişirici, koruyucu, haberleşme ve diğer anlam ve her türlü maddi manevi enerjiyi içinde barındıran ateş nasıl tek düze kabul edilip kullanılabilir.

İbrahim’e karşı “berden salimen” serin ol denilen ateşin ne olduğu İbrahim olup ateşe girmeden ve o imanı göstermeden nasıl elde edilebilir.

Gizem dili, insan zihninde bilinenden öteye işaret ederek insanı keşfe çıkartır ve varoluşun zenginleşmesini sağlar.

Peygamber mucizeleri ile evliya menkıbeleri hep bu keşfin ürünüdür.

Bu bilgi öğreti ve gizem dinimizde de varoluştur. Burada dinin hakikatlerini sır olarak saklayan ve bu sırları ritüel, sembol ve inisiyasyon (bir sırrı, bilgi veya yetiyi öğrenmek için yapılan törenli giriş) yoluyla aktaran inanç biçimlerindedir.

Antik Çağ’da Eleusis gizemleri, Orfik öğretiler. İslam dünyasında tasavvufun bâtıni yorumları, modern dönemde ezoterik tarikatlar ve hermetik akımlar bu inancın ürünü olarak varlıklarını sürdürmekteler.

Bu tür dini yapılanmalar, hakikati korumak amacıyla giz oluşturur. Böylelikle hakiki inanç sahibi insan bu öğretiyi alıp kendi bilincini aşarak hakikate erer.

Bu bağlamda “Hakikate erenin dili laldir, aklı mat” sözü devreye girerek gizin -sırrın anlatılamayacağı ancak erilebileceği ifade edilerek gizem korunmuş olmaktadır.

Bundan sonraki yaşam o gize aittir. Bu inisiyasyondan geçmeyen ondan bir şey anlayamaz. Bu bağlamda erenlerden biri “bir sırrım vardı sıradan oldu gitti” diyerek hayatın kendisinin yaşanması gereken gizem dolu olduğunu belirtmiştir.

Gizem dili ve dini, insanın merak duygusunu canlı tutar, bilinmezliğe karşı hayranlık üretir, sır ile hakikat arasındaki bağlantıyı diri tutar.

Bu sayede gizem, insanı dogmatik kesinlikten korur ve daima arayış halinde olmasını sağlar. Hakikate ulaşmanın düz yolla değil, dolambaçlı ve derinlikli, çileli yolda verilen emek ve feragat gerektirdiğini gösterir.

Ne var ki gizem, çoğu kez aldatma ve manipülasyon için de kullanılmaktadır. Kendini “sırların taşıyıcısı” gibi gösterip kitleleri sömüren kişiler. Sıradan nesneyi “gizemli, eşsiz, kutsal” diye pazarlayarak insanların zaaflarını sömürenler hakikati arayan insanların merakını da kullanarak sahte oluşum ve karizmatik liderler oluşturarak hep var ola gelmişlerdir.

Burada gizem, hakikate açılan kapı olmaktan çıkar, bir sis perdesine dönüşür. Bireyi hakikate yaklaşmak yerine hakikatten uzaklaştırılır.

Gizem dini ve dili, insan varoluşunun ayrılmaz bir parçasıdır. Çünkü insan yalnızca “bilineni” değil, “bilinmeyeni” de yaşamak ister.

Bu bilinmeyen, gizem araştırılarak dile gelir. Bu bağlamda gizem, hakikate götürdüğünde bir yol, aldatmaya götürdüğünde bir tuzaktır.

Dolayısıyla gizem, hem varoluşun derinliğini besleyen kutsal bir dil hem de yanlış ellerde istismar edilen bir araç olur. Onu değerli kılan da, tehlikeli hale getiren de aynı özelliği de “Bilinmeyenin cazibesi”dir.

Felsefi ve Mutasavvıf Yaklaşımlar

Düşünce tarihine bakıldığında, farklı geleneklerin insan varoluşunu tanımaya, ahlakı ve toplumsal düzeni gözlemleyip yorumlamaya çalıştığı görülmektedir.

Doğu toplumları dini terminoloji ile tek tanrı-yaratıcı inancıyla doğa ve toplumsal yapıyı tanrının-yaratıcının tezahürü olarak yorumlarken batı toplularında insanı doğanın tezahürü olarak ele aldıklarından birey ile yaratıcı arasında bağ kurulamamaktadır.

Doğu toplumlarında kutsiyet, varoluşu hakkın kutsal emaneti, yaratılanı yaratandan dolayı hoş görme düşünceleri gözlemlenmektedir. Batı toplumlarında ise bu bağ bulunmamaktadır. Neden olarak toplumsal yapının aristokrasinin egosal varoluşunu sürdürme isteğindendir. Halkın ve doğanın aristokrasinin kontrolünde olması ve bireylerin bu konularda söz ve yaşam hakkı verilmemesinden kaynaklandığı görülmektedir.

Felsefik ve mutasavvıf (tasavvuf işiyle uğraşan kişi) yaklaşım, her ikisi de insanı merkeze alır, lakin yöntem ve öncelikler bakımından farklılık gösterir. Felsefe insanı hayvan-canlı olarak ele alırken tasavvuf Allah’ın kulu, varoluşun özü olarak değerlendirir.

Felsefeciler, kendilerine köken olarak Yunan filozoflarını kaynak olarak alırlar ve genellikle bireysel akıl ve mantık üzerinden düşünürler. Bu süreç, çeşitli ekollerin ortaya çıkmasına ve bazen birbirini eleştiren veya reddeden fikirlerin doğmasına yol açar. Sonuçta varoluşsal zincirin birbirinden kopuk halkaları gibi algılanır ve bireyde birleşerek evrensel hakikatin ortaya çıkıp yaşamasına müsaade etmez. Düşünce sahibinin veya takipçisinin sürekli diyalektik içinde yaşamasına neden olur ve bireye huzursuzluk getirir.

Bazı felsefeciler özel yaşamlarında bu durumu yansıtmaktadır. İntiharla sonuçlanan yaşamlar düşüncesinin yaşamda karşılığı olmadığının göstergesi olarak yorumlanabilir. Halbuki mutasavvıflar halkın içinde ve söyledikleri gibi yaşayan sıradan bireyler olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Hatta düşüncelerini içinde bulundukları toplumlarına mal etmişlerdir. Sıradan bir köylünün, bireyin söylem ve türküsünde evrensel hakikatin dile getirdiği ve yaşadığı görülmektedir.

Mutasavvıflar, ilmi müminin yitik malı olarak görüp kendi kendilerini yok’a çıkarmak ile benliklerini varlıkta eritmek ile varlığın ve varlık bilgisinin içlerine doğacağına inanırlar. Bu konuda kendilerinden önce her ne denmiş ve yapılmış ise kabul ederek az veya çok kendi yaşamlarında deneyimlerler.

Mutasavvıf yaklaşım, söz ve eylem uyumunu önemser. “Dildeki söze elde varak (belge) gerek” diyerek söylemin yaşamda uygulamasını ister.

Böylelikle temel değerler olarak rıza, hak görme, sevgi, saygı ve hoşgörü öne çıkar. Bu eğilim, bireyler arasında uyumu artırır ve toplumsal barışa katkıda bulunur. Ancak burada da tüm mutasavvıfların mükemmel veya hatasız olduğunu söylemek yanıltıcı olur; bireysel farklılıklar her zaman mevcuttur.

Felsefi ve mutasavvıf yaklaşım, insan deneyimine farklı katkılar sağlar. Felsefe eleştirel düşünceyi ve mantıksal analizi ön plana çıkarırken, mutasavvıf yaklaşım içsel uyum ve toplumsal barışa katkı sağlar. Her iki yaklaşım da kendi bağlamında değerlidir; ancak genelleme yaparken, iddiaların tartışmaya açık olduğu ve istisnaların bulunabileceği unutulmamalıdır.

Duygular ve Duygularına Egemen İnsan

İnsanı diğer varlıklardan ayıran en temel özelliklerden biri, akıl ile duygu arasındaki dengedir. Duygular kadimdir; sevinç, korku, öfke ve tutku gibi halleriyle insanın en doğal varoluş ifadeleridir.
Akıl ise bireyin yaşadığı zamana, mekâna ve kültüre göre gelişen anlam kurma yetisidir.

Bu iki boyutu dengeleyen ve bireyi insan yapan en kapsayıcı duygu ise sevgidir. Sevgi, evrensel nitelik ölçüsünde yaşatıcı ve bütünleştiricidir.

Duygular hayatımıza yön veren güçlü enerjilerdir. Ancak yalnızca duyguların hükmü altında yaşamak, bireyi çoğu zaman iradesinden uzaklaştırır ve bilinçli seçimler yapmasını engeller. Bu nedenle “duygularına egemen insan” kavramı hem bireysel hem toplumsal huzurun anahtarıdır.

Duygulara egemen olmanın ilk adımı, onları yansıtan kişileri tanımak ve kabul etmektir. Birey, öfkesini veya kıskançlığını bastırarak değil; kaynağını anlayarak yönetebilir. Kusuru yalnızca karşıda değil, kendinde görüp hak vererek yaklaşmak, duyguları dönüştürmenin temelidir.

Öfkenin arkasında çoğu zaman korku, çaresizlik ya da hayal kırıklığı olabilir. Bu farkındalığa varmak, tepkinin kontrol altına alınarak olayı yönetmenin, etkili olmanın yollarını açar.

Duyguların farkında olmak, onları reddetmekle değil bilinçle gözleyip yaşamla uyumlu bir güce dönüştürmektir.

Farkındalıktan sonra gelen adım, duyguların yapıcı biçimde yönlendirilmesidir. Bu, mevcut duyguyu yok saymak değil; enerjisini doğru kullanmaktır. Öfke duygusu üretken bir tutkuya dönüşebilir; korku duygusu daha özenli kararlar için uyarıcı olabilir; üzüntü duygusu ise empati ve içsel derinlik kazandırabilir.

Duygularına egemen birey, tepkisel değil yapıcı yönde etkili davranır; anlık dürtülere kapılmak yerine, sabırla değerlendirme yapma gücü kazanır.

Duygularını yöneten kişi yalnızca kendini kontrol etmez; aynı zamanda karakterini ve ilişkilerini de şekillendirir. Sabır, empati, adalet ve öz disiplin gibi erdemler bu süreçte doğal olarak gelişir. Böyle bir birey öfkeyle yargılamaz, kıskançlıkla hareket etmez ve korkularına teslim olmaz. Hem çevresine güven verir hem de toplumsal ilişkilerde istikrar sağlar.

Bugünün dünyasında hızlı bilgi akışı, yoğun sosyal etkileşim ve sürekli değişen koşullar, duygusal dengeyi zorlamaktadır. Sosyal medya, iş hayatı veya özel ilişkilerde duygular kolayca tetiklenebilir. Bu yüzden duygularına egemen olmak artık sadece bir erdem değil, başarı ve huzurun da ön koşuludur.

Meditasyon, dini ritüeller, farkındalık ve kişisel iç sorgulama çalışmaları bu beceriyi geliştirmede önemli araçlardır.

Duygular insanın yaşam enerjisidir. Doğru yönetilmediğinde, duygular yıkıcı bir güce dönüşebilir. Duygularına egemen birey, onları gözlemleyip bilinçle yönlendiren, içsel huzurunu koruyan ve çevresine güven veren kişidir. Böyle bir bireysel portre, modern dünyada ruhsal olgunluğun ve ahlaki derinliğin sembolüdür.

İnsanın İçsel İhtiyacı Olarak Din

Din, insanın kendini aşan bir varlığa veya ilkeye adanmışlık ihtiyacından doğan duygunun kadim zamandan günümüze kadarki süreçte oluşan birikim olarak değerlendirilmektedir.

Bireyin ölümlü olması, her doğan bireyin bu duygularını karşılama isteği inancın-dinin canlılığını sürdürmektedir.

Töre ve toplumsal yapı bu konudaki birikimi yasalaştırıp yaşayarak topluma dahil etmiş olsa da toplumsallığın arkasındaki ilahi güce ermek isteyen her birey bu duyguları deneyimleyerek ilahi yaşamayı tercih etmektedir.

Birey, varoluşa anlam arayarak, ölüm, acı, belirsizlik gibi deneyimlerle karşılaştığında dini bir sığınağa ihtiyaç duyar.

Bu noktada din, bu ihtiyacı sağlayan kurum olarak ortaya çıkarak yaşamın amacını, doğru-yanlışı, kaderi ve nihai anlamı belirler.

Toplum içinde oluşan birey de bu kurum ve söylemleri referans alarak inanç dünyasını oluşturur.

Bu durumun onu tatmin etmemesi durumunda toplumun değil kendini adaması ile o kadim olan ile ilişkiye girerek zaman ve mekan ötesi olan ilahi boyut ile etkileşime girer.

Bu bireysel adanmışlıklar peygamber, evliya, eren denilen kutsal kişi ve yaşamları doğurmuştur.

Bu yaşamlar toplumsal bir düzene dönüştürülmediğinde kaos olur.

Dini yasalar, ritüelleri ve normları araçlarıyla toplumda düzeni sağlayarak ortak değerleri üretir ve pekiştirir, Toplumsal dayanışmayı güçlendirir, adalet, ahlak ve etik için rehberlik sunar.

Din, tarih boyunca bireylerin bilgi eksikliğini ve belirsizliği yönetme aracı olmuştur. Doğal olayları, yaşam döngüleri ve evrensel düzeni açıklamak için ortaya çıkmıştır.

Modern zamanlarda bilim, birçok işlevi devralmış olsa da din hâlâ içsel anlam, ritüel ve toplumsal bağ kurma alanında vaz geçilmezdir.

Din, insanın kendi varlığını ve evrensel olanı kavrama çabasının bir ürünü olarak da görülebilir.

Bireyin kendini aşması, adanmışlık ve bilinçsel gelişmesi, dinin temel motivasyonlarından biridir.

Burada din hem psikolojik destek hem de felsefi sorgulama alanıdır.

Bu bağlamda din, bireysel adanmışlık ihtiyacı için varlığına ihtiyaç olunduğu gibi toplumsal düzen ve etik rehberlik görevi görür.

Bunun yanında anlam arama belirsizliği ve evrenin karmaşasıyla baş etme aracı olması yanında psikolojik ve felsefi bir araç olarak da insanın anlam arayışını destekler.

Çeviri, Anlam ve Tefsir: Âdem ve “Ben Olan Ben’im” İfadesi Üzerine

Çeviri, Anlam ve Tefsir: Âdem ve “Ben Olan Ben’im” İfadesi Üzerine

Dinî metinler, insanlık tarihinin en önemli kültürel miraslarıdır. Ancak bu metinler farklı dillere çevrilirken, kelimelerin kökenindeki derin anlamlar her zaman tam olarak karşılamayabilir.

Bu durum, yorum farklılıklarını ve tefsir ihtiyacını doğurur. Hz. Musa’ya Sina Dağı’nda vahyedilen “Ehyeh Asher Ehyeh” ifadesi ve “Âdem” ismi, bu bağlamda dikkat çekici iki örnektir.

Türkçe’de ben: men, meni beni/bana ait olan anlamındadır. Bu ayrım, b ve m döngüsünden kaynaklanmaktadır.

Türkmen ifadesinin, sen kimsin sorusuna verilen yanıt olarak Türk = menem anlamındadır. Bu ifade ben türküm ve Türk iman etti anlamlarıyla algılanıp ifade edilmiştir. Halbuki soruya verilen yanıt Türk’üm ve o benim, ben onu temsil ediyorum anlamında özün, için-iç sesidir.

Mey,veya meni, sözcüğü beyin -ilik / ilk ile eş kökenlidir. Vücudu ve bireyi yöneten bey ve beyin de bu bağlamda anlam kazanmaktadır. (İlk başta olan ve en önde, en son ortaya çıkan)

Yusuf Has Hacip’in Kutatgu Bilig’ (Kutsal Bilgi, mutluluk veren bilgi) kitabında da manīdin törümüş özüŋ [meniden yaratılmış benliğin] denmektedir.

İbranice orijinal metinde Turu sinede Tanrı kendisini Musa’ya “Ehyeh Asher Ehyeh” olarak tanıtır. Bu ifade, klasik çevirilerde “Ben Ben’im” ya da “Ben Var Olanım” şeklinde aktarılır. Ancak dilsel bağlamdan koparıldığında bu ifade soyutlaşır ve belirsizleşir. Aynı durum Arapça, Süryanice veya Yunanca çevirilerde de geçerlidir.

Tevrat’ta Hz. Musa’nın On Emir’i aldığı dağın adı şu şekilde geçer:

İbranice Har Sinai yanan çalı anlamındadır ve Tanrı Musa’ya dağda yanan bir çalıda gözükmüştür. Yani uyanmış tur ettiğinin idrakine gelmiş kamil insanın sinir sistemi islami anlatımla kökü yukarıda dalları yerde Tuba ağacı.

Diğer dillerde tur dağ anlamına gelmekle birlikte Türkçede dönüş, dönmek anlamlıdır ve Gök Tanrı inancında dört unsur olan toprak hava su ve ateşin tur edip dönüşerek varoluşu ürettiği ve sürdürdüğüne inanılır.

Bilimin ilerlemesi ile varoluşun cemaat, nebat ve hayvanat olarak tur ettiği ve bu turun en uç ve üst halkası olan insanda bilinç olarak ortaya çıktığı anlaşılmıştır.

Sin: Ay’ı, sembol olarak alır ve dişil olan anlamıyla bedeni ve kadını simgeler. Yine sin kabir-kubur anlamıyla insan bedenini ve mezarı simgeler. Sine sinilen yer olarak da insanın gönlü sevgi dünyası anlamındadır.

Sinema da hareket, yazılanların hareketli gösterimi yapılan yer anlamında aynı köken ve anlamlı bir kelimedir.

Sidretü’l-Müntehâ Hz. Peygamberin Allah ile buluştuğu yer anlamındadır.

Sidr ağacı Arapçada halk arasında kiraz veya lotus benzeri ağaç diye de anılır. Ve örtülü tenha yer olarak da anlamlandırır.

Sadr: Göğüs, ön taraf, kalbin bulunduğu yer anlamındadır ve dini terminoloji de Kalbin merkezi, ruhun oturduğu yer olarak kabul edilir.

İbranicedeki sineai ve Arapçadaki sadr sözcüklerinin farklı kültürlerde aynı anlamlı sözcükler oldukları anlaşılmaktadır.

Benzer biçimde Âdem ismi de çoğu zaman insan-ilk insan olarak veya kırmızı toprak olarak çevrilir.

Oysa kök anlamına bakıldığında, adım, benlik tanımı ve bildirimi anlamlarıyla herkesin kendini tanımasına rehber olan içsel bir kelimedir.

Bu bağlamda İbranice ‘Ben Olan Ben’im’ İfadesi: ‘Ben, beni adlandıranım= Ben adım= addaki manayım, ruhum’ anlamına geldiği düşünülmektedir.

Yunus Emre ‘bir ben var bende benden içeri’ derken ifade etmek istediği “ben” olanla, yaratanla karşılaşma durumunu anlatmaktadır.

Semavi dinlerdeki ilk yaratılan insan olan Adem adının Sümer dilindeki karşılığı Adapa, “adap = ritüel, dinsel tören” köküyle bağlantılı olup dilimizdeki karşılığı Adap, edeptir.

Edep’te varoluşa uygun, saygın ve saygılı yaşamak yani adam olmak demektir. O nedenle tasavvufta önce “illa edep” yani adam/Adem olmazsa olunmaz derler.

Âdem kelimesi, kök olarak Türkçe’deki “ad” sözcüğüyle ses ve anlam benzerliği taşır. “Ad-em” ifadesi, ben kimim sorusunun karşılığı olarak varoluşun merkezi anlamıyla birlikte adım em= derdim bana derman, ben tanımlayanım, tanımlanan benim anlamları içerir.

Bu açıdan Âdem, yalnızca bir bireyin ismi değil, insanlığın kendini adlandırması, kendini tanımlaması olarak da görülebilir. Zaten insanlığın ortak atası olarak kabul edilip âdemoğulları olarak tanımlanması da bu hakikati göstermektedir.

Söyleneni Anlamak

İletişim, insan olmanın temel taşlarından biridir. Ancak çoğu zaman insanlar, bir konuşmayı veya tartışmayı tam olarak anlamaya çalışmadan, kendi algı ve önyargıları çerçevesinde yanıt vermeye eğilimlidir.

Bu durum, sözlü veya yazılı ifadelerde karmaşık bir yapıya, kakafoniye (gürültü kirliliği) dönüşmesine yol açar.

Kakafoni, yalnızca gürültü değil, aynı zamanda anlamın bozulması ve yanlış anlaşılmaların çoğalması anlamına gelir.

Bu kakafoninin temel nedeni, insan zihninin duyduğu veriyi hemen yorumlayıp kendi referans çerçevesinde bilgiye dönüştürme eğilimidir.

Söylenen sözün kendisine odaklanmak yerine, söyleyene ve dinleyene odaklanarak kendi varsayımlarıyla yanıt üretilmektedir.

Bu da iletişimin yapısal bir sorununa yol açmasına neden olmaktadır. Sonuç olarak, ne söylendiği anlaşılamaz olmakla birlikte kişiler arasında yanlış anlamalara, gereksiz tartışmalara neden olarak iletişim ve bireyler arasında kopukluklara neden olur.

Sorunun çözümü ise basit ama etkili bir yaklaşımla mümkündür: Çözüm, söyleneni kabul etmek ve konuyu olumlu bir yönde ilerletecek katkıda bulunmaktır.

İfadedeki “kabul etmek”, kişi, tüm fikirlerini veya değer yargılarını bir kenara bırakıp, karşı tarafın ifadelerini gerçekten anlamaya çalışmasının anahtarı olarak kabul etmek anlamındadır. Bu anlayış temelinde, kişinin yapıcı ve olumlu katkı sunması iletişimi verimli kılar.

Olumlu katkı, sadece doğru yanıt vermek değildir. Aynı zamanda konuşmanın yönünü yapıcı yönde geliştirerek, anlamı derinleştirecek ve taraflar arasında köprüler kuracak biçimde olmalıdır.

Örneğin bir tartışmada karşı tarafın düşüncesini özetleyip, kendi bakış açısını bu özet üzerinden sunmak hem anlayışı güçlendirir hem de tartışmayı yapıcı bir zemine taşır.

Sonuç olarak, iletişimde ortaya çıkan kakafoni, söyleneni anlamadan kendi yorumunu dayatmaya çalışmaktan kaynaklanır. Bunu önlemenin yolu ise karşı tarafa değer verme, aktif dinleme, kabul ve olumlu-yapıcı katkıdır.

Yapıcı-tamamlayıcı, katkıda bulunucu, kişinin kendini içinde bulacağı yaklaşım, bireyler arasında daha sağlıklı bir iletişimi mümkün kılar ve toplumsal etkileşimin kalitesini artırır. İnsanlar birbirini anlamaya çalıştıkça, iletişim karmaşası azalır ve yapıcı bir diyalog ortamı doğar.

Din, Bilim ve Evrensel Bilinç:

İnsanlığın anlam döngüsü ve gelişimi, insanın varoluş serüveni, anlam arayışı etrafında şekillenen büyük bir yolculuktur.

İnsanlığın bu yolculuğu din, bilim, felsefe ve psikoloji bilimini doğurmuştur. Bu durum farklı zaman ve coğrafyalarda aynı ihtiyacın varlığı kavrama ve yaşamı yönlendirme amaçlı farklı yüzleri olarak değerlendirilmektedir.

Mevcut ihtiyaçlar aynı zamanda insan diye tanımlanan varlığın var oluşunun maddi ve manevi boyutunu oluşturur.

Din adanmışlığın toplumsallaşmış hali, bilim doğayı çözümleyen aklın kurumsallaşması, felsefe ise insanın kendini ve evrensel bilincini sorgulama alanıdır. Teknoloji bu oluşum sürecinin yan ürün olarak varoluşa katılmıştır.

Din, özünde bireyin kendini aşan bir varlığa ya da ilkeye adanmasıdır. Bu adanmışlık kişide bir fark ediş, bir yöneliş olarak başlar. Ancak bireysel kalması halinde akim kalma (sönme) riski vardır. Din, toplumsal yasalar ve ritüeller aracılığıyla bu adanmışlığa müspet ve menfi anlamda dengeleyici rol oynar.

Bu durum da engellerin tarikat örgütlenmesi ile aşılmasını doğurmuştur. Ancak aynı sorunlar bu oluşumlarda da ortaya çıkmıştır. Bu bir sorun değil, sistemin ikili bir yapıda çalıştığının göstergesidir.

Bu yapı bireyin yerelden evrensele, ulaşmasını sağlar. Dinler ortaya çıktığı yer ve zamanının kültürü ile dondurulmuş organizmalar olduğundan bireysel adanmışlıkla canlanmaktadır. Bu durumda dinler bir yönü ile evrenseli temsil ederken diğer yönü toplumsallığı tutmaktadır.

Halbuki semavi dinlerin amacı birbirini güncelleyerek varlığını devam ettirmektir. Bireysel adanışlarla bu güncellemelerin yapıldığı anlaşılmaktadır.

Dinin koyduğu yasalar, evrensel ve seküler bir düzleme taşınarak modern hukuk, insan hakları, toplumsal sözleşme ve anayasa gibi kavramları oluşturmuştur. Bu durum, dinin özünde evrensel ilkeler bulunduğunu göstermektedir.

Sonuçta, dinin tarihsel misyonunun tamamladığı Kuranı kerimdeki ‘bugün sizin dininizi ikmal ettim’ ayetinden anlaşılmaktadır.

Bilim gözlem ve akıl aracılığıyla doğayı açıklamanın evrensel yöntemi olarak ortaya çıkmıştır. İlk başlarda dini anlayış ve ifadeleri ret ederek kendini evreni anlamanın tek yolu olarak ispatlama rolüne girmiştir.

Bilim, varoluş nasıl oluştu sorusuna, felsefe ise niçin sorusuna bir anlam aramaktadır. Bu durum da kendileri dahil kimseyi tatmin etmemiştir.

İlim (ilahi bilgi) yaratanın yaratılanda olduğunu esas alarak bireyin bu oluş içinde var olmasını sağlayıp soruların ortadan kalktığı yaşam boyutunu sunmaktadır.

Yaratılan her şeyin bir amacı ve yapılış düzeni olduğu gözlemlenmektedir.

Bireyler, bireysel gereksinimleri karşısında içinde bulundukları toplumun varlığıyla var olurken adanmış insan (Adem) tüm varoluşa ad verip idrak eder.

Adem, burada bilinçle varlığın gizli hazinesi olarak keşfedilmeyi bekleyen gizli özne konumundadır.

Bu durum bir zorunluluk değil, varoluşun mecburiyetidir.

İnsan Kâinatın Aynası, Kendi Dünyasının Yaratıcısıdır

İnsan Kâinatın Aynası, Kendi Dünyasının Yaratıcısıdır

Kâinat dediğimiz kozmik düzen, bu büyük oluşum, biz olsak da olmasak da kendi düzeni içinde sürüp gidiyor. Yıldızlar dönüyor, rüzgâr esiyor, hayat akıyor. Biz insanlar ise kendi bireysel dünyamızda, bu işleyişi gözlemleyip varoluşu ve kendimizi tanımaya-anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyoruz.

Dini ve sosyal bilimler, bilim ve teknolojide alınan yol, denizin içinden, yerin altından göğün üstüne kadar yapılan araştırmalar bunun göstergesi.

Ancak insan bu oluşu kabul ederek kendi içini-özünü araştırma ve yönelmeyi ihmal etmektedir. Halbuki bir bilim dalına verilen emek bireyin kendini tanımasına yönelik verse başarısını en az ikiye katlayacağı açıktır.

Ama bütün bu uğraşların ötesinde unutulmaması gereken bir gerçek var: İnsan ölümlüdür. Ölümsüzlüğü ise insanlıkta yatıyor. O da “Esfeli Safilinden Ahseni Takvime,” yani eksi sonsuzdan artı sonsuza değin değerli içinde barındırmaktadır.

Varlıktaki her şey değişim ve dönüşümle varlığını devam ettiriyor. Ama bizim bireysel döngümüz buna paralel olmadığında bunun gerisinde kalıyor, dışına düşüyoruz ve azap çekiyoruz. Böylelikle yaşamı kaçırıyoruz. Bunun hızın üzerine çıkıldığında ancak da bu döngünün üst katmanlarında kendi dünyamızı kurup yaşıyoruz.

Bu bağlamda insan geçmiş, şimdi ve geleceği temsil eden bir ayna konumundadır. Kâinat dediğimiz varoluştakilerin her ne kadar bireysel göz ve akılları var ise de insan kâinattaki tüm varlığın işleyişini görüp bilen ve tanıyan biri olan varlıktır.

İnsan zihni sürekli meşgul, sürekli üretiyor. Bu onun özgür bir birey olma aracıdır. Ancak ne yazık ki buna esir.

Malzemesi sınırsız ve her an işlemekte ve kendi esaretine duvarlar örmektedir. Bir odağa, bir dine veya öğretiye bağlanıp donduğunda bir yörüngede var olmaya başlıyor fakat gerek bağlandığı odak gerekse de kendi güncel olamadığından varoluş ile çelişkiye düştüğü gözlenmektedir.

Bu çelişkinin nedeni bireyin içinde büyüdüğü toplumun basmakalıp aldığı bilgisidir. Yani kendini arıtıp işlemeden öğretiyi kendi benliğince işlediğinin göstergesidir.

Bu durum, toplumsal yaşantının kopyası olduğunu ve toplumu oluşturan farklı inanç ve öğretiler ile değer yargılarının süregelen çelişkisi olarak değerlendirilmektedir. Kutsal kitabımızda,” yaratılışta bir eksiklik göremezsiniz” buyurulmuştur.

Günün toplumsal değerleri içinde bilimsel modernci yaşayanlarda ise geçmişi ve halkı dışlama – aşağılama söylemleri gözlenmektedir.

Bu da bir dini öğretiye bağlanan gibi bilimsel öğretiye bağlı, hakikatle bağı olmayan aklın eylemidir. Varlığı ve varoluşu kapsayıcılık düşüncesi gelişmemiştir. Bunların gelecek inançları da olmadığından bedensel yaşayan ölümlüler olarak değerlendirilmektedir.

Toplumsal dönüş hızının üzerine çıkıldığında kainattaki varoluşu gözlemleyen bir konumda olur ve ilahi yasanın işleyişine tanık olarak doğa ve toplum yasalarını kabul edip ilahi yasaya uygun bir yaşamla varoluşa teslim olur.

Bu döngünün dışına nasıl çıkarız? Kuranı Kerimin Rahman Suresi 33. Ayette “Eğer göklerin ve yerin ötesine geçmeye güç yettirebilirseniz, haydi geçin. Ancak aşma yetkisi verilmeden geçemezsiniz” buyurulmuştur.

İnsanoğlu varlığı zihni ile kavramaktadır. Bu bağlamda öncekilerin ürettiği, genetiğine yüklenenler ve içinde bulunduğu durum onun zihnini meşgul eder. Yani insan işgal edilmiştir ve bu işgalden de bu zihni ile kurtulabilir.

Zekâ ile zihin aynı anlamlı kavramlardır. O nedenle zihnin tezkiye edilip zekâtı verilmeli yani bildiklerini eylemleyerek varoluşa katıp etkisini gözlemlemeli. Haramdan kazandığı yani varoluşun ilke ve kurallarına uygun olmayan düşünceleri atmalı. Eylemlemediği düşünceleri var saymamalı, kendi kazanıp üretmediği bilgileri eylem ve söylemleriyle ortaya sürmemelidir.

Bu yapmasın demek değil farkındalığın uyanması için gereken bir kural olsa gerek. Beşer şaşar” demişler. Şaşkınlık hayrete ve hayranlığa yöneldiğinde beşer bişr’e müjdeciye dönüşür.

Asıl mesele hedef koymak ve odağa bağlanmaktır. İnsan o odağa yöneldiğinde, benliğini aşarak o odağa dönüşür.

İşte bu, bireysellikten boşa çıkıp hangi seviye olursa olsun hakikate yönelmenin yoludur.

Burada karşımıza basit ama en temel gerçek çıkıyor: Bir yaratıcı vardır. Her şeyi O yaratmıştır, bizi de ve bizden de ayrı değildir.

Eğer yaptığımız her işi O’nun yasalarına ve gidişatına, rızasına uygun olarak yaparsak, ona odaklanarak dış dünyanın olumsuz etkilerinden korunuruz. Kendimize layık görmediğimizi başkasına yapmadığımızda, elimizi, dilimizi, nefsimizi doğru kullandığımızda içsel dönüşüm başladığında olumsuzlukların olumluya dönüştüğü tanrı ülkesinde-cennette var olmaya başlarız.